KİTAP KOKULU ODA
Zamanıdır, Zamanı Gelmenin!
“vakt
erişti, herkesler bilsin bunu!
Artık çiçek açma zamanıdır taşın,
yüreğinse tedirginlik zamanı.
Zamanıdır, zamanı gelmenin.
Artık
zamanıdır.”
Bu
dizeler, Türk şiir okurları tarafından “Bademlerden Say Beni”, “Ölüm Fügü” gibi
şiirleriyle tanınan Paul Celan’ın Corona’sından. Evet, “zamanıdır, zamanı
gelmenin!” Özellikle bu dize, geldi dolandı dilime, sabahtan beri. İlk okuduğum günden beri hatta. Bazı
dizelerin böyle tuhaf bir büyüsü vardır
işte, insanın göğüs kafesini umutlu ve sabırsız bir nefesle dolduran. İçimizde
dört duvar içre kıvranıp duran biri varmış da, artık fırlayıp çıkacakmış gibi
yerinden. Nicedir kıvrandıran bir hasret, sonu vaadli bir vade sona ermiş,
birileri “öte geçelerden” o hanidir beklenen ıslığı çalıvermiş gibi.
Clarissa
P. Estes’in Kurtlarla Koşan Kadınlar’ını okuyordum. Oradaki bir cümleydi
aslında beni Paul Celan’a götüren. Diyordu ki orda da: “Zamanı geldiğinde
zamanıdır. Hazır olmasanız bile, işleriniz bitmemiş olsa bile, bugün geminiz geliyor
olsa bile.” Değil midir? Öyledir. Zamanı geldiğinde zamanıdır, bunu herkes
bilir. Çağrı büyük yerdendir çünkü; içimizden, içimizdeki o her şeyi bilen
vahşi doğadandır. La Loba! Biz uyurken tüner bir ağaca, ulur durur aya karşı.
Duyar da duymazlıktan geliriz, bilir de bilmezlikten. Ne uğruna ve ne pahasına?
Estes,
insanlığın ortak bilinçaltının aynaları olduğunu düşündüğü masallar
aracılığıyla, -pentimento tekniğiyle oluşturulmuş bir resmi kazır gibi tıpkı-, o
masalların üzerindeki çörü çöpü bir güzel üfleyip, masallarda yansısını bulan
ve hepimizin derinlerinde yatan kadim bilgeliğin izlerini sürüyor. Uzun uzun,
sevgiyle; hiçbir basamağı, ince ayrıntıyı atlamadan yaptığı yorumlarla.
Clarissa P. Estes’in, o zengin ve berrak üslubuyla, bizi kadın psişesinin
derinliklerine doğru çıkardığı yolculukları okurken, o en-en-en büyükannemiz,
tarihin derinliklerinden çıkmış da, yumuşacık sesiyle, zaten ezelden beri
bildiğinizi fark ediverdiğiniz sırları kulağınıza fısıldayıvermiş gibi
oluyorsunuz. Estes, içimizdeki vahşi ruhu, mutsuzluğumuz pahasına terk edip
bastırdığımız vahşi ruhlarımızı geri çağıran bir medyum! Ama yok, sanmayın ki
ekten püften bir “new age” yazarıyla karşı karşıyasınız; hayır; Kurtlarla Koşan
Kadınlar, yazarın 1971 yılında başlayıp yirmi yılı aşkın bir sürede tamamladığı
dev bir yapıt ve Estes de, uluslararası
platformda tanınan, Jungcu Psikanalist Diplomatı ünvanı da bulunan bir
bilim kadını. Ayrıca, uzun zamandır kendini insanlığa adamış bir aktivist,
âsâ-çarık dolaşarak dünyanın her yerinden masallar derlemiş-derleyen bir
kantador (:eski öyküler derleyicisi) ve aynı zamanda bir şair! Hem nasıl!
Yaklaşık beşyüzelli sayfalık kitabının hemen her satırında hissediyorsunuz
zaten o şiiri. Şiir tozu serpilmişçesine ışıldıyor her satır kitaptaki.
“Şiirsel imgelerle düşünme yeteneğini tanımlamak için” de kullanılan “El-
Duende” için bakın şöyle diyor bir dipnotta: “Öykü toplayan Latin
curandera’ların arasında kendi ruhundan daha fazla ruhla dolma yeteneği olarak
anlaşılır. İster sanatçı olunsun, ister izleyici, dinleyici ya da okur, el-duende bulunduğu zaman, insan,
dansın, müziğin, sözcüklerin, sanatın altındakini görür, duyar, okur, hisseder;
orada olduğunu bilir. El-duende orada
olmadığı zaman, olmadığını bilir.”
Ah!
Ne zaman, ne zaman koptuk o büyük şefkatten ve ne zaman “öteki” oldu doğa,
insan için? Gregory Colbert’in doğayla insanın bütünleştiği o enfes
fotoğraflarına bakıp böyle düşünmüştüm bir vakit. Kurtlarla Koşan Kadınlar bir
an için o üzerine çöl kumu serpilmiş gibi duran olağanüstü fotoğraflara götürüp getirdi beni. Şöyle yazmıştım o
zaman: Huşû mu demeli, sükûn mu; yüreği büyütüp, büyütüp, büyütüp kocaman yapan
büyük nefese , buradaki? Do’lar ve mi’ler, içrek rebâbı doğanın, ama saf ve
salt doğanın, zehrimizin henüz katışmadığı.
İtiraz yok çünkü. Karşı koyma yok. Nefret yok. Ah! Ne zaman, ne zaman koptuk bu
büyük şefkatten ve ne zaman “öteki” oldu doğa, insan için?
Hayf!
Estes
kadınlar için yazmış ama eğer bir “oğul”sanız yine okuyun bu kitabı ve
korkmadan, dikkatle bakın o berrak gözlere; çünkü o, dişi olsun, erkek olsun,
bütün kurtların büyükannesi. Dinleyin-dinleyelim onu; o dişil, diri ve derin
nefesi. İyice geç olmadan, dönüş yolunu unutmadan; kurumadan derimiz, derinimiz…
Rilke…
Bir inci tanesi nasıl oluşur? Rengiyle, biçimiyle,
parlaklığıyla diğerlerinin arasında öne çıkan bir çakıl taşı ya da? Bazen
düşünürüm de, bir büyük sır var gibi gelir, evrenin bizden gizlediği.
Hani “yıldızın parladığı anlar” der ya Stefan Zweig,
öyle mi olur bilmiyorum ama bildiğim, birçok koşul biraraya gelir, -çalışır
adeta- ve nesneler gibi, bazı insanlar da, tıpkı göz alıcı inci taneleri gibi ,
diğerlerinin arasında öne çıkar ve adlarını tarihin belleğine altın harflerle
yazdırırlar. Yok, muzaffer komutanlardan; devletlere, ülkelere, insanlara
hükmedenlerden söz etmiyorum. Daha mütevazı ve daha büyük olanlardan, Herman
Hesse’nin coşkulu adlandırmasıyla “ölümsüzler”den söz ediyorum ben. Şimdi sözünü
edeceğim ölümsüz, hepimizin az ya da çok yakından tanıdığı Rainer Maria Rilke.
Peki ya Kappus kimdir? Kappus, onun mektuplarındaki “sevgili Kappus”tur;
Rilke’nin sevgili “genç şair”i!
Şiirle ilgili çoğu kişi okumuş ya da en azından
duymuştur bu mektupları. Bu yazışma başladığında sanmayın ki Rilke yaşını başını almış olgun
bir şairdir, hayır, henüz yirmi sekizinde, yeni yeni tanınan genç bir şairdir o
da. Diyeceğim şu; Kappus bir görevlidir de sanki, bu altın değerindeki
mektuplar yazılsın ve bize kalsın için girivermiştir yaşamına Rilke’nin. Kim
daha değerli, gerçekten bilmiyorum. Değerler atfeden bizizdir belki yalnızca ve
bir yerlerde birisi gülümseyip duruyordur bu işgüzarlığımıza. Değerler atfetmek
insana özgü bir çocukluk hastalığıdır belki. Kimbilir? Yine de ne kadar soylu
ve dokunaklı bir çabadır insanoğlunun bu anlama ve anlamlandırma çabası! Sanır
ve umarız ki, herşeyin üzerinde ya da herşeyi kapsayan bir hakikat vardır ve hepimizin
bildiği o çocukluk oyunundaki gibi, tutulan nesneye yaklaştıkça “sıcak!”,
uzaklaştıkça “soğuk!” diye fısıldayıp durmaktadır bir şey, kulaklarımıza.
Rilke’ye dönelim yine. Rilke, içindeki vahşi yanı
korumuş bütün büyük ve saf ruhlar gibi, gerçeğin içinden konuşmayı bilir. Bu,
Clarissa P. Estes’in el-duende’si değildir de nedir?
Şöyle yazar örneğin bir mektubunda: “ Bizlere gereken
yalnızlıktır, büyük, içsel bir yalnızlık. Kendi içine yürümek ve saatler boyu
kimselere rastlamamak… İşte erişilmesi gereken şey bizler için. Erişkinler
büyük ve önemli buldukları nesnelerle sarmaş dolaş sağa sola koşuşurken,
yalnızlık içinde yaşayan bir çocuk gibi tıpkı, erişkinlerin hamaratlıklarına
bir anlam veremeyen ve yaptıkları işlerden bir şey anlamayan bir çocuk gibi.”
Şiir
Defteri ve dahası…
Üç
Nokta’yı ve beraberinde verdiği Şiir Defteri’ni (o zamanlar Toroslu
kitaplığından çıkan ki aynı titizlik İkaros Yayınları’ndan çıkan sayılar için
de geçerli) 2006 sayısından beri izliyorum. Şiir Yıllıkları’nı elimden
geldiğince izlemeye çalışıyorum ama içlerinde bu yıla kadar hiç sektirmeden
edinip okuduğum yıllık Şiir Defteri oldu diyebilirim. Şeref Bilsel ve Cenk
Gündoğdu’nun çok iyi bir iş kotardıklarını düşünüyorum. Bu yıl (2010) çıkan hemen
bütün şiir yıllığı, seçki ve antolojileri inceledim, hepsinin kendince olumlu
ve olumsuz yanları var elbette, bunlar hep yazılıp çizildi, dergilerden ve
internet ortamlarından izledik. Sonuçta şiire gönül vermeden bu iş olmaz. Bu
işin hasbiliğini hepimiz biliyoruz. Hepsi de emek ürünü bu çalışmaların, hepsi
de saygıyı ve ilgiyi hak ediyor. Yıllıklarla özdeşleşmiş isimlerin belli
başlıları çoğumuzun ve bu arada benim de, şiirlerini, şiire dair yazdıklarını
ve yaptıklarını takdirle izlediğimiz değerli insanlar. Ve kim ne derse desin,
iyi ki varlar!
Zaman
zaten sözünü söyleyecek vakti saati gelince. Benim burada özellikle vurgulamak
istediğim başka bir şey: Dizgi-baskı-düzelti açısından gösterilen, gösterilmesi
gereken azami özen. Bu açıdan, olumlu anlamda, birinci sıraya yerleştirebilirim
Şiir Defteri’ni. Çünkü inanılmaz bir özensizlik, dikkatsizlik ve baştansavmalık
hâkim şiirle ilgili yayınlarda. Güzel bir şey görünce gözümüzün ışıması bundan.
Aslında bu özensizlik her yerde! En çok da internet ortamlarında ama yazılı
basında karşımıza çıkan hatalar, beklentimiz oranında daha çok canımızı
yakıyor. Bunun yalnızca olanaklarla –elbette vardır bir miktar payı ki çoğu kez
bağışlatan da bu- ilintili olduğunu da sanmıyorum ayrıca. Ufak tefek kusurlar
değil kastettiğim; münferit olanlar da değil. İnsanız, bundan daha doğal bir
şey yok. Baskı-kâğıt kalitesi, şu-bu da değil. Bu yazıyı okumakta olduğunuz
dergi dâhil, sınırlı olanaklarla ama çiçekler gibi çıkan nice dergi var ki
onlar daha da kıymetlimiz. Ayrıca hepsi bizim! Ben biraz sâfiyâne bakıyorum
galiba. Şiir ve edebiyat adına sunulan her güzel şeye heyecanla yaklaşmaya
teşne bir yapım var. Kendimi “ben şu konuda iyiyim!” diye kolay kolay öne
atamam ama okurluğum için hiç düşünmeksizin “iyi” sıfatını kullanabilirim.
Okuyor ve görüyorum. Bazen öyle hatalar yapılıyor ki, hiç düzeltme yapılmıyor
mu, -teknik ayrıntıları bilmiyorum elbette ama, kulaktan dolma bildiğim
kadarıyla- baskıya verilmeden sayfa dizini hiç mi kontrol edilmiyor, geriye
dönüp bakılmıyor, merak ediyorum. Şiir, evet, karşılıksız bir uğraş, gönül indirmeden
yapılacak bir iş değil. Holding dergileri, büyük marketlerin dergi reyonlarında
gördüğümüz bütün o pırıl pırıl dergiler değil kastımız. Ne de kıstasımız! Onlarda
belki hiç hata yok, çünkü onlar zaten hatanın ta kendisi. Bir de ne var:
Taşrada otomobil dergisi çıkmıyor, taşrada life-style dergisi çıkmıyor, taşrada
moda dergisi çıkmıyor. Taşrada “şiir” dergisi çıkıyor. Şiirin, edebiyatın,
insani değerleri yüklenmiş olmanın getirdiği sorumluluk büyük. Farklılık,
farkındalıkla yan yana yürümeli. Bu şu demek ki, sevilene, sevgiyle yapılan
nâçizâne bir uyarıdır yazdıklarım.
Dedim
ya, dergilere, belki bazılarına safça gelebilir ama, şiir-edebiyat adına bize
sunulan her şeye çok önem ve değer veriyorum ben bir okur olarak. Hâl böyle olunca,şiire-edebiyata
gönül vermiş insanlardan ki çoğu bu anlamda iddialı insanlar; yazım, dil, dili
anlamlı ve doğru kullanma konularında; sözkonusu olan matbu alansa, -baskı
kalitesi bir yana- dizgi, düzelti, sayfa düzeni bakımlarından daha fazlasını
istemek ve beklemek hakkım(ız)dır diye düşünüyorum. Sırasında internet ortamlarındaki
dil ve yazım yanlışlarını -haklı olarak- eleştirmekten geri durmuyoruz. Ne
demişti Cioran? “Bir virgül için ölünen bir dünya düşlüyorum.” O kadar da değil
elbette, doğanın ve şiirin özünde de kusur var, büyüsü de biraz oradan geliyor
ama seviyorsak yazmayı; hele yazmaya, yazıya adamışsak kendimizi, imi-imlâyı
biraz daha sevelim. Hatta çok sevelim. Ve
bozacaksak da, bilinçle bozalım dilin bağını. Daha lezzetli şaraplar için.
Demiş
bir kere üstadlar ya, hevesi kendinden önde giden nicesi de çoğun internet
marifetiyle duymuş ya bir kere, kime sorsan yazmadan yaşayamıyor. Okumadan
yaşayamam diyen yok hiç! Hız ve hırs, iki meşum kardeş, kurmuşlar bağdaşlarını,
oturmuşlar baş köşelere! Herkes, hepimiz bir şeylere yetişmeye çalışıyoruz ama
neye, bilmiyorum. Varsa da bilen, beri gelsin. Edebiyat zamanı yavaşlatmaya,
hatta durdurmaya yarıyorsa, bir diklenme, bir meydan okumaysa zamanın dur
duraksız akışına, dünyanın kirine pasına karşı hayatlarımızdaki nerdeyse yegane
panzehir olup çıkmışsa, neden yenik düşmeli ki hıza?
Aynı
sorun, nerdeyse içler acısı diyebileceğimiz bir yoğunlukta internet
ortamlarında da var. Bir yıl kadar önce, internette kendime ait bir sayfada
Turgut Uyar’ın “Federico Garcia Lorca İçin Üç
Şiir” adlı şiirini paylaşmak istemiş ve ben de başlangıçta herkes gibi
kolayına kaçmayı düşünmüştüm işin. Şiirin altına düştüğüm not şöyleydi:
“Şiiri önce nette aradım, kolaylık olsun
için. Ama maalesef o denli eksik ve hatalıydı ki bulduğum şiirler, vazgeçtim
kopyala-yapıştır'dan ve oturup Büyük Saat'ten kendim harf harf dikte ettim. Bir
şiirde tek bir harf, bir dize aralığı, italik dizilmiş bir dize ya da sözcük
bile çok önemlidir bence ve bu konudaki azami özen, şiire ve şaire saygı
gereğidir. Şiirdeki görselliğin, şiirin bu anlamdaki kompozisyonunun, şiir için
çok önemli olduğunu, hatta anlamı bile etkileyebildiğini düşünürüm. Bilmiyorum,
bu belki biraz bir halk ozanına ait bir ezginin kulaktan kulağa, sazdan saza
değişmesine mi benziyor, tortu mu dibe çöken, kalan, halkın bağrına bastığı;
yoksa kolaycılığın ve gerçek sanatı bile kuşatıp soluksuz bırakan pespayeliğin
ta kendisi mi?”
Mavi Güvercin…
Bahsedecek çok kitap, çok dergi var daha
ya, ben dergi olarak bugün, bir süredir Kuşadası’ndan havalanan bir seçkiden
söz etmek istiyorum: Mavi Güvercin’den. Hüseyin Cahit Kerse’nin tecrübeli
elleriyle kotarılan tematik bir seçki Mavi Güvercin. Her teleğinde bin meneviş!
Şu ana kadar iki sayı çıktı: Barış ve Dostluk. Hüzün’lü Mavi Güvercin’se
bildiğim kadarıyla, yolda. Ve işte, Barış’lı sayının, otuzuncu sayfasının, iki
şiir sütunu arası boşluğuna, o beyaz boşluğa, el yazısıyla serpilivermiş birkaç
naif dize. Dize de değil aslında; hemen o anda, çocuk cıvıltıları içinde
uyanıp, aynı anda kalemin ve derginin ayrımına varıp, gülümseyerek mırıldandığım
(ama gerçekten mırıldandığım!) ve ulaşabildiğim en yakın yer olarak elimdeki
derginin bir köşesine bir çırpıda karalayıverdiğim birkaç cümle:
barış şiirleri
okuyordum/ uyuyup kalmışım/ bir elimde dergi/ ve bir mavi tükenmez kalem/diğerinde
açık pencereden gelen/ çocuk seslerine uyandım/ dudağımda bir gülümseme/ ve
işte bu dizeler/ köşeciğine sayfanın, karalayıverdiğim
…
Şiir ola!
Perihan Baykal
Şehir Dergisi'nin Ocak 2011 tarihli 62. sayısında yayımlanmış bir yazı. Konuşmayı daha çok sevdiğim, naif zamanlarımdan:)
Noktasına, virgülüne dokunmadan.