24 Nisan 2026 Cuma

Kitap Kokulu Oda















KİTAP KOKULU ODA

Zamanıdır, Zamanı Gelmenin!

“vakt erişti, herkesler bilsin bunu!
Artık çiçek açma zamanıdır taşın,
yüreğinse tedirginlik zamanı.
Zamanıdır, zamanı gelmenin.

Artık zamanıdır.”

Bu dizeler, Türk şiir okurları tarafından “Bademlerden Say Beni”, “Ölüm Fügü” gibi şiirleriyle tanınan Paul Celan’ın Corona’sından. Evet, “zamanıdır, zamanı gelmenin!” Özellikle bu dize, geldi dolandı dilime, sabahtan beri.  İlk okuduğum günden beri hatta. Bazı dizelerin böyle tuhaf bir büyüsü  vardır işte, insanın göğüs kafesini umutlu ve sabırsız bir nefesle dolduran. İçimizde dört duvar içre kıvranıp duran biri varmış da, artık fırlayıp çıkacakmış gibi yerinden. Nicedir kıvrandıran bir hasret, sonu vaadli bir vade sona ermiş, birileri “öte geçelerden” o hanidir beklenen ıslığı çalıvermiş gibi.

Clarissa P. Estes’in Kurtlarla Koşan Kadınlar’ını okuyordum. Oradaki bir cümleydi aslında beni Paul Celan’a götüren. Diyordu ki orda da: “Zamanı geldiğinde zamanıdır. Hazır olmasanız bile, işleriniz bitmemiş olsa bile, bugün geminiz geliyor olsa bile.” Değil midir? Öyledir. Zamanı geldiğinde zamanıdır, bunu herkes bilir. Çağrı büyük yerdendir çünkü; içimizden, içimizdeki o her şeyi bilen vahşi doğadandır. La Loba! Biz uyurken tüner bir ağaca, ulur durur aya karşı. Duyar da duymazlıktan geliriz, bilir de bilmezlikten. Ne uğruna ve ne pahasına?

Estes, insanlığın ortak bilinçaltının aynaları olduğunu düşündüğü masallar aracılığıyla, -pentimento tekniğiyle oluşturulmuş bir resmi kazır gibi tıpkı-, o masalların üzerindeki çörü çöpü bir güzel üfleyip, masallarda yansısını bulan ve hepimizin derinlerinde yatan kadim bilgeliğin izlerini sürüyor. Uzun uzun, sevgiyle; hiçbir basamağı, ince ayrıntıyı atlamadan yaptığı yorumlarla. Clarissa P. Estes’in, o zengin ve berrak üslubuyla, bizi kadın psişesinin derinliklerine doğru çıkardığı yolculukları okurken, o en-en-en büyükannemiz, tarihin derinliklerinden çıkmış da, yumuşacık sesiyle, zaten ezelden beri bildiğinizi fark ediverdiğiniz sırları kulağınıza fısıldayıvermiş gibi oluyorsunuz. Estes, içimizdeki vahşi ruhu, mutsuzluğumuz pahasına terk edip bastırdığımız vahşi ruhlarımızı geri çağıran bir medyum! Ama yok, sanmayın ki ekten püften bir “new age” yazarıyla karşı karşıyasınız; hayır; Kurtlarla Koşan Kadınlar, yazarın 1971 yılında başlayıp yirmi yılı aşkın bir sürede tamamladığı dev bir yapıt ve Estes de, uluslararası  platformda tanınan, Jungcu Psikanalist Diplomatı ünvanı da bulunan bir bilim kadını. Ayrıca, uzun zamandır kendini insanlığa adamış bir aktivist, âsâ-çarık dolaşarak dünyanın her yerinden masallar derlemiş-derleyen bir kantador (:eski öyküler derleyicisi) ve aynı zamanda bir şair! Hem nasıl! Yaklaşık beşyüzelli sayfalık kitabının hemen her satırında hissediyorsunuz zaten o şiiri. Şiir tozu serpilmişçesine ışıldıyor her satır kitaptaki. “Şiirsel imgelerle düşünme yeteneğini tanımlamak için” de kullanılan “El- Duende” için bakın şöyle diyor bir dipnotta: “Öykü toplayan Latin curandera’ların arasında kendi ruhundan daha fazla ruhla dolma yeteneği olarak anlaşılır. İster sanatçı olunsun, ister izleyici, dinleyici ya da okur, el-duende bulunduğu zaman, insan, dansın, müziğin, sözcüklerin, sanatın altındakini görür, duyar, okur, hisseder; orada olduğunu bilir. El-duende orada olmadığı zaman, olmadığını bilir.”

Ah! Ne zaman, ne zaman koptuk o büyük şefkatten ve ne zaman “öteki” oldu doğa, insan için? Gregory Colbert’in doğayla insanın bütünleştiği o enfes fotoğraflarına bakıp böyle düşünmüştüm bir vakit. Kurtlarla Koşan Kadınlar bir an için o üzerine çöl kumu serpilmiş gibi duran olağanüstü fotoğraflara  götürüp getirdi beni. Şöyle yazmıştım o zaman: Huşû mu demeli, sükûn mu; yüreği büyütüp, büyütüp, büyütüp kocaman yapan büyük nefese , buradaki? Do’lar ve mi’ler, içrek rebâbı doğanın, ama saf ve salt doğanın, zehrimizin henüz katışmadığı.
İtiraz yok çünkü. Karşı koyma yok. Nefret yok. Ah! Ne zaman, ne zaman koptuk bu büyük şefkatten ve ne zaman “öteki” oldu doğa, insan için?
Hayf!

Estes kadınlar için yazmış ama eğer bir “oğul”sanız yine okuyun bu kitabı ve korkmadan, dikkatle bakın o berrak gözlere; çünkü o, dişi olsun, erkek olsun, bütün kurtların büyükannesi. Dinleyin-dinleyelim onu; o dişil, diri ve derin nefesi. İyice geç olmadan, dönüş yolunu unutmadan; kurumadan derimiz, derinimiz…

Rilke…

Bir inci tanesi nasıl oluşur? Rengiyle, biçimiyle, parlaklığıyla diğerlerinin arasında öne çıkan bir çakıl taşı ya da? Bazen düşünürüm de, bir büyük sır var gibi gelir, evrenin bizden gizlediği.

Hani “yıldızın parladığı anlar” der ya Stefan Zweig, öyle mi olur bilmiyorum ama bildiğim, birçok koşul biraraya gelir, -çalışır adeta- ve nesneler gibi, bazı insanlar da, tıpkı göz alıcı inci taneleri gibi , diğerlerinin arasında öne çıkar ve adlarını tarihin belleğine altın harflerle yazdırırlar. Yok, muzaffer komutanlardan; devletlere, ülkelere, insanlara hükmedenlerden söz etmiyorum. Daha mütevazı ve daha büyük olanlardan, Herman Hesse’nin coşkulu adlandırmasıyla “ölümsüzler”den söz ediyorum ben. Şimdi sözünü edeceğim ölümsüz, hepimizin az ya da çok yakından tanıdığı Rainer Maria Rilke. Peki ya Kappus kimdir? Kappus, onun mektuplarındaki “sevgili Kappus”tur; Rilke’nin sevgili “genç şair”i!

Şiirle ilgili çoğu kişi okumuş ya da en azından duymuştur bu mektupları. Bu yazışma başladığında  sanmayın ki Rilke yaşını başını almış olgun bir şairdir, hayır, henüz yirmi sekizinde, yeni yeni tanınan genç bir şairdir o da. Diyeceğim şu; Kappus bir görevlidir de sanki, bu altın değerindeki mektuplar yazılsın ve bize kalsın için girivermiştir yaşamına Rilke’nin. Kim daha değerli, gerçekten bilmiyorum. Değerler atfeden bizizdir belki yalnızca ve bir yerlerde birisi gülümseyip duruyordur bu işgüzarlığımıza. Değerler atfetmek insana özgü bir çocukluk hastalığıdır belki. Kimbilir? Yine de ne kadar soylu ve dokunaklı bir çabadır insanoğlunun bu anlama ve anlamlandırma çabası! Sanır ve umarız ki, herşeyin üzerinde ya da herşeyi kapsayan bir hakikat vardır ve hepimizin bildiği o çocukluk oyunundaki gibi, tutulan nesneye yaklaştıkça “sıcak!”, uzaklaştıkça “soğuk!” diye fısıldayıp durmaktadır bir şey, kulaklarımıza.

Rilke’ye dönelim yine. Rilke, içindeki vahşi yanı korumuş bütün büyük ve saf ruhlar gibi, gerçeğin içinden konuşmayı bilir. Bu, Clarissa P. Estes’in el-duende’si değildir de nedir?

Şöyle yazar örneğin bir mektubunda: “ Bizlere gereken yalnızlıktır, büyük, içsel bir yalnızlık. Kendi içine yürümek ve saatler boyu kimselere rastlamamak… İşte erişilmesi gereken şey bizler için. Erişkinler büyük ve önemli buldukları nesnelerle sarmaş dolaş sağa sola koşuşurken, yalnızlık içinde yaşayan bir çocuk gibi tıpkı, erişkinlerin hamaratlıklarına bir anlam veremeyen ve yaptıkları işlerden bir şey anlamayan bir çocuk gibi.”

Şiir Defteri ve dahası…

Üç Nokta’yı ve beraberinde verdiği Şiir Defteri’ni (o zamanlar Toroslu kitaplığından çıkan ki aynı titizlik İkaros Yayınları’ndan çıkan sayılar için de geçerli) 2006 sayısından beri izliyorum. Şiir Yıllıkları’nı elimden geldiğince izlemeye çalışıyorum ama içlerinde bu yıla kadar hiç sektirmeden edinip okuduğum yıllık Şiir Defteri oldu diyebilirim. Şeref Bilsel ve Cenk Gündoğdu’nun çok iyi bir iş kotardıklarını düşünüyorum. Bu yıl (2010) çıkan hemen bütün şiir yıllığı, seçki ve antolojileri inceledim, hepsinin kendince olumlu ve olumsuz yanları var elbette, bunlar hep yazılıp çizildi, dergilerden ve internet ortamlarından izledik. Sonuçta şiire gönül vermeden bu iş olmaz. Bu işin hasbiliğini hepimiz biliyoruz. Hepsi de emek ürünü bu çalışmaların, hepsi de saygıyı ve ilgiyi hak ediyor. Yıllıklarla özdeşleşmiş isimlerin belli başlıları çoğumuzun ve bu arada benim de, şiirlerini, şiire dair yazdıklarını ve yaptıklarını takdirle izlediğimiz değerli insanlar. Ve kim ne derse desin, iyi ki varlar!

Zaman zaten sözünü söyleyecek vakti saati gelince. Benim burada özellikle vurgulamak istediğim başka bir şey: Dizgi-baskı-düzelti açısından gösterilen, gösterilmesi gereken azami özen. Bu açıdan, olumlu anlamda, birinci sıraya yerleştirebilirim Şiir Defteri’ni. Çünkü inanılmaz bir özensizlik, dikkatsizlik ve baştansavmalık hâkim şiirle ilgili yayınlarda. Güzel bir şey görünce gözümüzün ışıması bundan. Aslında bu özensizlik her yerde! En çok da internet ortamlarında ama yazılı basında karşımıza çıkan hatalar, beklentimiz oranında daha çok canımızı yakıyor. Bunun yalnızca olanaklarla –elbette vardır bir miktar payı ki çoğu kez bağışlatan da bu- ilintili olduğunu da sanmıyorum ayrıca. Ufak tefek kusurlar değil kastettiğim; münferit olanlar da değil. İnsanız, bundan daha doğal bir şey yok. Baskı-kâğıt kalitesi, şu-bu da değil. Bu yazıyı okumakta olduğunuz dergi dâhil, sınırlı olanaklarla ama çiçekler gibi çıkan nice dergi var ki onlar daha da kıymetlimiz. Ayrıca hepsi bizim! Ben biraz sâfiyâne bakıyorum galiba. Şiir ve edebiyat adına sunulan her güzel şeye heyecanla yaklaşmaya teşne bir yapım var. Kendimi “ben şu konuda iyiyim!” diye kolay kolay öne atamam ama okurluğum için hiç düşünmeksizin “iyi” sıfatını kullanabilirim. Okuyor ve görüyorum. Bazen öyle hatalar yapılıyor ki, hiç düzeltme yapılmıyor mu, -teknik ayrıntıları bilmiyorum elbette ama, kulaktan dolma bildiğim kadarıyla- baskıya verilmeden sayfa dizini hiç mi kontrol edilmiyor, geriye dönüp bakılmıyor, merak ediyorum. Şiir, evet, karşılıksız bir uğraş, gönül indirmeden yapılacak bir iş değil. Holding dergileri, büyük marketlerin dergi reyonlarında gördüğümüz bütün o pırıl pırıl dergiler değil kastımız. Ne de kıstasımız! Onlarda belki hiç hata yok, çünkü onlar zaten hatanın ta kendisi. Bir de ne var: Taşrada otomobil dergisi çıkmıyor, taşrada life-style dergisi çıkmıyor, taşrada moda dergisi çıkmıyor. Taşrada “şiir” dergisi çıkıyor. Şiirin, edebiyatın, insani değerleri yüklenmiş olmanın getirdiği sorumluluk büyük. Farklılık, farkındalıkla yan yana yürümeli. Bu şu demek ki, sevilene, sevgiyle yapılan nâçizâne bir uyarıdır yazdıklarım.

Dedim ya, dergilere, belki bazılarına safça gelebilir ama, şiir-edebiyat adına bize sunulan her şeye çok önem ve değer veriyorum ben bir okur olarak. Hâl böyle olunca,şiire-edebiyata gönül vermiş insanlardan ki çoğu bu anlamda iddialı insanlar; yazım, dil, dili anlamlı ve doğru kullanma konularında; sözkonusu olan matbu alansa, -baskı kalitesi bir yana- dizgi, düzelti, sayfa düzeni bakımlarından daha fazlasını istemek ve beklemek hakkım(ız)dır diye düşünüyorum. Sırasında internet ortamlarındaki dil ve yazım yanlışlarını -haklı olarak- eleştirmekten geri durmuyoruz. Ne demişti Cioran? “Bir virgül için ölünen bir dünya düşlüyorum.” O kadar da değil elbette, doğanın ve şiirin özünde de kusur var, büyüsü de biraz oradan geliyor ama seviyorsak yazmayı; hele yazmaya, yazıya adamışsak kendimizi, imi-imlâyı biraz daha sevelim.  Hatta çok sevelim. Ve bozacaksak da, bilinçle bozalım dilin bağını. Daha lezzetli şaraplar için.

Demiş bir kere üstadlar ya, hevesi kendinden önde giden nicesi de çoğun internet marifetiyle duymuş ya bir kere, kime sorsan yazmadan yaşayamıyor. Okumadan yaşayamam diyen yok hiç! Hız ve hırs, iki meşum kardeş, kurmuşlar bağdaşlarını, oturmuşlar baş köşelere! Herkes, hepimiz bir şeylere yetişmeye çalışıyoruz ama neye, bilmiyorum. Varsa da bilen, beri gelsin. Edebiyat zamanı yavaşlatmaya, hatta durdurmaya yarıyorsa, bir diklenme, bir meydan okumaysa zamanın dur duraksız akışına, dünyanın kirine pasına karşı hayatlarımızdaki nerdeyse yegane panzehir olup çıkmışsa, neden yenik düşmeli ki hıza?

Aynı sorun, nerdeyse içler acısı diyebileceğimiz bir yoğunlukta internet ortamlarında da var. Bir yıl kadar önce, internette kendime ait bir sayfada Turgut Uyar’ın “Federico Garcia Lorca İçin Üç  Şiir” adlı şiirini paylaşmak istemiş ve ben de başlangıçta herkes gibi kolayına kaçmayı düşünmüştüm işin. Şiirin altına düştüğüm not şöyleydi:

Şiiri önce nette aradım, kolaylık olsun için. Ama maalesef o denli eksik ve hatalıydı ki bulduğum şiirler, vazgeçtim kopyala-yapıştır'dan ve oturup Büyük Saat'ten kendim harf harf dikte ettim. Bir şiirde tek bir harf, bir dize aralığı, italik dizilmiş bir dize ya da sözcük bile çok önemlidir bence ve bu konudaki azami özen, şiire ve şaire saygı gereğidir. Şiirdeki görselliğin, şiirin bu anlamdaki kompozisyonunun, şiir için çok önemli olduğunu, hatta anlamı bile etkileyebildiğini düşünürüm. Bilmiyorum, bu belki biraz bir halk ozanına ait bir ezginin kulaktan kulağa, sazdan saza değişmesine mi benziyor, tortu mu dibe çöken, kalan, halkın bağrına bastığı; yoksa kolaycılığın ve gerçek sanatı bile kuşatıp soluksuz bırakan pespayeliğin ta kendisi mi?”

Mavi Güvercin…

Bahsedecek çok kitap, çok dergi var daha ya, ben dergi olarak bugün, bir süredir Kuşadası’ndan havalanan bir seçkiden söz etmek istiyorum: Mavi Güvercin’den. Hüseyin Cahit Kerse’nin tecrübeli elleriyle kotarılan tematik bir seçki Mavi Güvercin. Her teleğinde bin meneviş! Şu ana kadar iki sayı çıktı: Barış ve Dostluk. Hüzün’lü Mavi Güvercin’se bildiğim kadarıyla, yolda. Ve işte, Barış’lı sayının, otuzuncu sayfasının, iki şiir sütunu arası boşluğuna, o beyaz boşluğa, el yazısıyla serpilivermiş birkaç naif dize. Dize de değil aslında; hemen o anda, çocuk cıvıltıları içinde uyanıp, aynı anda kalemin ve derginin ayrımına varıp, gülümseyerek mırıldandığım (ama gerçekten mırıldandığım!) ve ulaşabildiğim en yakın yer olarak elimdeki derginin bir köşesine bir çırpıda karalayıverdiğim birkaç cümle:

barış şiirleri okuyordum/ uyuyup kalmışım/ bir elimde dergi/ ve bir mavi tükenmez kalem/diğerinde
açık pencereden gelen/ çocuk seslerine uyandım/ dudağımda bir gülümseme/ ve işte bu dizeler/ köşeciğine sayfanın, karalayıverdiğim

Şiir ola!


Perihan Baykal

Şehir Dergisi'nin Ocak 2011 tarihli 62. sayısında yayımlanmış bir yazı. Konuşmayı daha çok sevdiğim, naif zamanlarımdan:)
Noktasına, virgülüne dokunmadan.

                                                                       

14 Ocak 2026 Çarşamba

Melekler, Canavarlar ve Pars Zambakları

 

MELEKLER, CANAVARLAR
ve PARS ZAMBAKLARI

I

dünyaydı, uğultuydu
nar içiydi, arpa boyu

adem ve havva’dan az önceydi, sahrennar’dı

sedefli bir deniz kabuğundan öğrendim dilini sonsuzluğun
öğrendim ve unuttum

kassandra’yım ben
ağzımda bir lal taşı

II

ateşi getirin bana ve masmavi bir kül kabı
simurg’un kanını getirin, ikaros’un soluğunu

serincek gölgesiymiş bir sığla ağacının
sıla dediğin ne ki, gurbeti getirin bana

ad kaderdir dediler, at murat
hep bir başka bahara kalır vuslat
ruhum, bir kehribar tanesinin içinde
sarı sarı ışıldar

kırmak için taş getirin, uçmak için tulpar!

ko dökülsün seneğim, silinsin uyruğum, hû!
gülü yüreğiyle ıslayana çöl yeter
hakikati söylemeye tek bir ağız

III

mürrüsafi kokusu getirin bana, dört kere bin yıllık
rüyadan rüyete uzanan bir asma köprü

yaralı bir geyiğin gözlerinden bakıyor bize dünya nicedir
bir plak, yavaş ve kederli, çizilmiş boydan boya

ayağında kanatlı sandallar, hermes’i getirin bana
ve bir kıpkızıl narteks
derin suyun özlediği

tatlı üzüm kokusu, cevizin en tirşe dalı, nakıl yaptığımız kara kiraz
içinden hışırtıyla geçtiğimiz mısır tarlaları

ah! bir bakanal ayini getirin bana, bir sarı zambak
toprağında demeter’in ayak izleri

IV

odradek’i, altın külçe’yi, zâhir’i getirin bana
getirin ne bulursanız ebabiller adına

döner batıya uçan kartal bir gün, çağan olur
çerağlar, füruğlar, çevganlar getirin bana

ateş suyu, turna gözü; ağırşak, sarı
aşk olur güneşe benzeriz; sur neymiş, sınır ne

gelir bizim de vaktimiz elbet; inecek var der, ineriz:
melekler, canavarlar ve pars zambakları


Perihan Baykal

Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi
Eylül-Ekim 2024

17 Ekim 2025 Cuma

FERAĞ

 


FERAĞ

                             "Benim payıma gelince, yitip gitsin."  
                                                          Ingeborg Bachmann


yanıp sönüyorsun, Lucciola
yanıp yanıp sönüyorsun
küçük kelebekler çiziyor sararmış bir kâğıda
yanmış parmaklarıyla
içindeki kız çocuğu

hangi sihirli söz yağdıracak şimdi yağmuru?
hani nerede o, hangi kuytuda
            sonsuzluğa üflediğin radika?

bak
acı sarıya boyuyor bütün kehribarları
Gaspara Stampa, gözyaşlarıyla
ve Frida Kahlo, viva la vida
kan kırmızıya

gördüm
tutup tutup saldığın altın pullu balığı
-bütün sınırlar çökerken ve kurulurken yeniden-
duydum sesinde titreyen hüzün perilerini

belki de can suyu arıyordun kendine çölün kalbinde
kendi kalbini belki, çıkarıp göğüs kafesinden
salmak için göğün derinliklerine

kaç kere gidip döndün, dilinde yalımlarla
dünyanın o en karanlık kıtasına
kaç kere dolandı koluna krom kaplı yılan
ağzındaki hiçlikle büyülendiğin

aynı ağaçta yetişir çünkü aşkla nefret
şefkatle zulüm
hoyrattır bütün bayraklar ve insan
hep bir unutuşa müptelâ

ah o sürûr!
ısrârı değil, esrârı seçen su

ucu köpük bir dalganın dalgınlığıymış meğer
avuçlarındaki


Perihan BAYKAL 

(Yeniden Sesimiz Dergisi, 2025/3)

11 Ocak 2025 Cumartesi

NÂMÜTENAHİ GELİNCİK*

 



NÂMÜTENAHİ GELİNCİK*


Akan Zaman…


Zamanın tik-takları ve sararıp düşen yaprakları bize durmadan gelip geçiciliğimizi, Hz. Süleyman’ın yüzüğünde kazılı olduğu söylenen o ünlü cümleyi hatırlatıyor: “Her şey gelip geçicidir”. Biliriz ki onca şayianın kökeninde bir hakikat payı mutlaka vardır ve nerde bir mıh çakılıysa bireysel/toplumsal belleklerimize, zaman eteklerini savura savura, topuklarını ve mührünü vura vura geçmiştir oradan.

Neler söylenmemiş ki “zaman” için! Kavramsal tanımları bir yana bırakırsak, en çok da şairler dert edinmişe benziyor “zaman”ı; “zaman”la ilintili imgeler en çok onların sınırsız imgelemlerinde, “tahayyül” ufuklarında hayat buluyor. Belki de en çok onlar istediği içindir ölümsüzlüğü! Sanatın bir anlamı/işlevi de zamanın o durdurulmaz akışına, dolayısıyla ölüme karşı durmak değil mi? “İz bırakmak”, ölümsüzlüğe kapı aralamak, sanatın doğasındaki en temel itki belki de. Salvador Dali’nin “Eriyen Saatler” olarak da bilinen “Belleğin Israrı” adlı yapıtında zamanı eğip bükmeyi başarmasındaki, Tarkovski’nin “Ayna/Zerkalo”da çocukluğunu ebedi bir yolculuğa çıkarmasındaki itki gibi.

-Birtakım mistik tecrübeleri, iddiaları dışarda tutarsak eğer-, zamanın dışına çıkmak elbette mümkün değil; mümkün olmadığı gibi, sanatçının kalıcı olabilmesi, kalıcı eserler yaratması, zamandan/zamanından el almasına bağlı değil mi biraz da ( hattâ çokça)? Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman’ında, “Semender ateşte nasıl evindeyse, zaman da insanın ruhuna öyle yerleşmiştir, ona can veren öğedir,” der. Stanley Kunitz’e göre “sanat, içini aşkınlığın şarabıyla doldurduğumuz kadehtir. Hayâl gücü, hem sonsuzluğa, hem de bugüne ait olma arzumuzun yansımasından başka nedir ki?” Kierkegaard, “her an sonsuz olanın içine atlamak ve her anda kaçınılmaz olarak sonlu olana düşmek” diyordu bu kaçınılmaz seremoniye.

Dünyayı daha çok sezgileriyle kavrayan şair için, zaman her şeyden önce bir imgedir. İçinde/n zaman geçen (ah, var mı geçmeyen!) iki dize sorulsa aklıma Nazım Hikmet’in “içimde mis kokulu/ kızıl bir gül gibi duruyor zaman”ıyla, Sabahattin Kudret Aksal’ın “ve iri bir gül gibi koktu zaman”ının gelivermesindeki hikmet ne ola ki? Ve ardından bir yırtılış! Ahmet Telli’nin, aynı minval üzre “ve yırtılmış bir tül gibi/ savrulup duruyor zaman”ı. Ama galiba en çok, Tanpınar’ın “zaman”ı: “Ne içindeyim zamanın,/ Ne de büsbütün dışında;/ Yekpare, geniş bir anın/ Parçalanmaz akışında”.

“Ey geçen ân, dur, öyle güzelsin ki!” der Goethe’nin Faust’u. Hiçbir zaman zaferle sonuçlanmayacak, ancak yaşamın sona ermesiyle, yani ölümle sonuçlanabilecek amansız bir mücadeledir bu. Bir sınav! Zaman durmaz; dursa ân olmaz, zaman olmaz. Başı gökteyse, ayakları da bir o kadar yerdedir insanoğlunun. Sonsuzluk dediğimiz o baştan çıkarıcı imge, bir “son” düşüncesiyle birlikte var olabilir ancak. “Sonsuzluk, zamanın dışındadır.”

Tam burada kulak vermemiz gereken söz, yine bir şaire, Baudelaire’e ait. “Sarhoş olma vaktidir!” diyor Baudelaire ve devam ediyor: “Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına! Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz.” Pessoa ise şu sözlerle meydan okur o zoraki köleliğe: “Her birimizin kendine özgü bir içkisi var. Kendi payıma var olma olgusunda kendime yetecek kadar alkol buluyorum. (…) Ve bütün bunların arkasında gizlice yıldızlarla donandığım, içinde kendi sonsuzluğuma sahip olduğum, bana ait bir gökyüzü var.”

Dağlarca’ya “ölüm yok ki!”, Yannis Ritsos’a  “şiire, aşka, ölüme inanıyorum/ işte bu yüzden inanıyorum ölümsüzlüğe” dedirten duygu, bu olsa gerek!

 

Şairin Yaşı: Genç Kalmak mı, Geç Kalmak mı? 

 

Zaman geçiyor ve sonsuzluğun çayırlarında at koşturan şair de yaşlanıyor. Düşünce (ve şiir) her ne kadar sonsuzluğu sevse de, dünya Bing Bang’ten beri başlangıçlar ve finaller üzerine kurulu. Sadede gelelim ve soralım: Peki şiirin bir zamanı, şiire başlamanın bir yaşı, bir alt ve üst sınırı var mıdır? Şiir belli bir yaşta başlanılması ve yine belli bir yaşta da bırakılması/ jübilesi yapılması gereken bir şey midir? Şiir dediğin bir genç/lik işi midir? (Yoksa gençlik iksiri mi?) Peki ya şiir, şiirin bir yaşı var mıdır? Bir miadı?

 

Bu soruların hiçbirinin tek ve sarsılmaz bir yanıtı yok. Şiiri gençlikle ilintilendirmek ne ölçüde doğruysa, olgun yaşlarda yazılan dizelerin değerini savunmak da o oranda doğru. Ya da, şiirin zamansızlığı/eskimezliği (iyi şiir yaşlanmaz!) kadar, eskiyip okurdaki karşılığını yitirmesi de. (Bazen iyi şiirler de eskir/antikleşir). Öte yandan, gençliği takvim yaşıyla ölçmek -ya da- şiir için yeter sebep görmek ne kadar yanlışsa, gençliğin şiirin gereksindiği ve gerektirdiği enerjiyi bünyesinde taşıyan, hayatla ve varoluşla ilgili ilk soruların sorulup bu sorulara yanıtlar aranan çok özel bir dönem olduğu gerçeğini inkâr etmek de o kadar yanlış olur. Şiirle biraz ilgisi olan herkes bilir ki, çok genç yaşlarda zirveye ulaşıp bir daha aynı çizgiyi tutturamayan şairler de vardır, en iyi yapıtlarını ileri yaşlarında üretmeyi başarmış olanlar da.

 

Bizde bu konuda en çok atıfta bulunulan, hattâ pek sevilen cümle öbeklerinden biri Cemal Süreya’ya ait. Çocuklar için yazdığı (hangi çocuk kitabı yalnızca çocuklar için yazılmıştır ki!) Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi’de şöyle der Cemal Süreya: “Elli yaşından sonra şair olunamıyor. On yaşında da şair olunamıyor. Şiir için en elverişli yaşlar 16-25 yaşlarıdır. Daha öncesi çok erken, sonrası biraz geçtir. Kırk yaştan sonra ise şiir için yalnız geç kalınmış değil, ölünmüştür.” Bu sözler insana ilk bakışta acımasızca görünse de, Cemal Süreya’nın amacı gençliği kutsamak, şiire başlama yaşına dair keyfi sınırlar çizmek, tâbiri câizse, şiirin kapısında değnekçilik yapmak falan değildir elbette. Görmüş geçirmiş şair amcanın çocuklara/gençlere verdiği, tecrübelerden damıtılmış bir öğüttür bu. Şair kumaşının yaşamın daha o ilk metrelerinde belli oluşu, şiirin birtakım alışkanlıkları -ve bazı alış(ıl)mamışlıkları!- gerektirdiğidir sözünü ettiği. Çünkü göz ve ruh, keskinliğini çabuk yitirir.

 

Beri yandan, İsmet Özel’e ait, “bir kişi 29 yaşına kadar şair olarak adını duyurduysa o kişi şairdir, 29 yaşından sonra ünlü şair olunmaz” sözleri de, bu meyanda anılabilir. (Burada yalnızca şair olmaktan değil, “ünlü şair!” olmaktan söz ediliyor dikkat ederseniz.)

 

Şiir kimsenin tekelinde değil ve her şeyden önce bir ruh ve yetenek işi elbette ama onu bir boş zaman uğraşı, bir emeklilik meşgalesi, şiiri mısra dizmekten ibaret gören birinin şiirsiz bir ömrün ucuna ekleyeceği bir sosyalleşme imkânı olarak görmek de mümkün değil. Nedense başka sanat dalları ve uzmanlık alanları için gereken ön hazırlık, birikim ve alt yapı şiir söz konusu oldu mu es geçilir, bir kalemi (ya da klavyesi) ve duyguları olan herkesin şiir yazabileceği, dahası şair olabileceği varsayılır. Elbette istisnalar olacaktır, yaşam herkes için aynı biçimde işleyen/ilerleyen düz bir çizgi değildir, her yaşam kendi özgünlüğü içinde yol alır ve kırılmalar her zaman olasıdır.

 

Şiirin çokluk bir duygu işi olarak görülmesi, “heyecan” gerektirmesi, şairlerin coşkularıyla yaşayan kişiler olduğu gerçeği, şiirin öznellikle, güçlü bir libidoyla  (ego ego dedikleri!) ve dolayısıyla gençlikle özdeşleştirilmesinde etkili olmuş olabilir.  O muhteşem Rimbaud örneği bile, pekâlâ da beslemiş olabilir bu yargıyı. Diğer sanat dalları ya da edebiyat türleri için bu tür sözler duymayız pek. Geç kalmak şiire özgüdür. “Erken ün” de! Haydar Ergülen, “Roman yazarları en önemli eserlerini daha çok ileri yaşlarda verebilirler. Şairler daha genç yaşlarda kendi şaheserlerini yaratabiliyorlar” sözleriyle somutlar bu bilindik gerçeği. (Her seferinde istisnalardan söz etmenin gereği yok, değil mi?) Ve zaten dehâ dedikleri de, pek öyle her mevsim çiçek açan gümrah bir ağaç sayılmaz.

 

Ingeborg Bachmann, “Yazarın gerçek sermayesi gençlik yıllarıdır, ama yazar başlangıçta bilmez bunu. (…) İnsan ancak geç yıllarında ilk bakışla, o bir daha hiç armağan edilmeyen ya da pek ender armağan edilen bakışla görmüş olduklarını anlamaya başlar” der bir söyleşisinde. Bachmann’ın -şiiri iyi anlayıp duyumsamış bir şair/yazar olarak- sarf ettiği şu sözlere ise, şiirin neliğine dair bir ima gözüyle bakmak belki daha doğru olacaktır: “Gerçek bir şiir yazabilmek için uzun yıllara dayanan deneyimler, gözlem yapma yeteneği gerekli değildir. Şiir yazma konumu, yalnızca dilin bir rol oynadığı son derece arı bir konumdur. Şiirin itici gücü, sözcüksel gösterilerdir.” Yine de, uzun yıllar şiirden niçin uzak durduğu konusunda -Goethe’ye atıfla- gelişigüzel yazılmış, gerçekliğe dayanmayan şiire değer vermediğini özellikle vurgulayarak, şöyle söyler: “Bu nedenle yıllar boyu şiir yazmadım; şiir yazamadığım için; ya da yazabilirdim, ama yazmak istemedim, çünkü elimde kendi geliştirdiğim, kullanabileceğim tekniklerin dışında hiçbir şey yoktu, yazsaydım, öylesine yazmış olacaktım.” Bu eşsiz entelektüel dürüstlük karşısında şapka çıkarmadan, hele de birtakım kıyaslamalar yapmadan edemiyor insan.

 

İki büyük şair, Rilke ve Max Jacob ise, genç şaire sabrı ve beklemeyi önerirler. Max Jacob, gençlik yapıtlarını öve öve bitiremeyenlerden yana olmadığını, gençlik yaratılarını çiçeği burnunda pişmanlıklar olarak gördüğünü belirttikten sonra şöyle devam eder:  “Bu beklemek üzerine bana diyorlar ki: ‘Peki ama, siz, kendine özgü rengi olan bir çağda yaşıyorsunuz, bir başkası sizden önce davranabilir.’ Oysa ben, tam da bu akımın, yani çağımızın bu renginin kötü olduğunu ileri sürüyorum. Sizin içinizde iyi olan şey, ölümsüz olandır. Onu söylemeye ise her zaman vaktiniz olabilir. Cervantés, Don Kişot’u 60 yaşında yazdı. Jean-Jacques Rousseau ise kırk yaşından önce kalemi eline almadı. Yazmadan önce kendinizi yetiştirmeye bakın.”

 

Rilke’nin Genç Bir Şaire Mektuplar’ını okuyan hiç kimse onun “sabır” konusundaki tavsiyelerinin yabancısı değildir. Şu enfes satırlarsa Rilke’nin “Malte Laurids Brigge’nin Notları”ndan  çekilip alındı: “Ah, gençken yazılan mısraların değeri zaten nedir ki? Beklenmeli ve bütün bir ömür boyunca anlam ve lezzet toplanmalıydı ve sonra, en sonunda belki iyi on mısra yazılabilirdi. Çünkü mısralar sanıldığı gibi, duyguların değil (duygu erkenden vardır birçok kişide), yaşamış olmanın verimidir. Bir mısra yazabilmek için insan, birçok şehir görmeli, insanları, nesneleri görmeli, hayvanları tanımalı, kuşların nasıl uçtuğunu hissetmeli, küçük çiçeklerin sabahları açarken nasıl titreştiğini bilmeli.” (Bu kadarla da kalmaz, içinden Rilke şiirinin fışkırdığı o velûd ve gölgeli iklimi duyumsatan, upuzun ve okunası bir devamı da vardır bu cümlelerin.)

 

Güncelerindeki/denemelerindeki dil, sanki dün yazılmış gibi (bugün yazılan/yazılmakta olan pek çok yazıdan belki daha da!) taptaze duran Nurullah Ataç da oldukça dertlidir anlaşılan, şu, “ille de genç’lik!” diyenler konusunda. Bir yazısında tatlı tatlı çıkışır böyle düşünenlere: “Şimdi yaşlandığım için değil, eskiden de böyle idi. ‘Genç’ sözüne pek tutuluyorum. ‘Genç mühendislerimizden, genç şairlerimizden, genç doktorlarımızdan…’ Pazarda hayvan satar gibi, sanki ölmesi için daha bir sebep olmadığını, satın alınırsa daha yıllarca işe yarayabileceğini söyler gibi bir şey… Mühendis, şair, doktor gençmiş, bana ne? İşi, bilgisi nasıl, ona bir bakalım. İnsanların ikide bir yaşını ileri sürmek ayıp şeydir.” Eh, bu da işin bir başka yönü tabii.

 

“Şair olmak için yaşlanmak gerek diye düşündüm” diye yazar günlüğüne Melih Cevdet Anday. “Yetenek onay beklemez, ozanların yaşı birdir” diyen de o.  Anday, ulaşılabilecek en üst mertebe olarak bir “fenafillah” mertebesinden söz eder ki bu durum, ozanın ‘ben’ olmaktan çıkıp, acemiliğin bilincine vardığı bir olgunluk hâlidir ve yaşlı ozanın yaşını yok eder. Turgut Uyar’a göreyse “İnsan hormonal etkilerle şiir yazıyorsa o, otuzunda biter.” Genç olunacak, ama, yalnızca genç olmaklık da yetmiyor demek ki. Dünyayı, yaşamı, var oluşu anlamak ve kavramak konusunda dışından çok içine doğru bir ısrar belki. “Kendine ait bir gökyüzü”! Yoksa söyleyin bana, yaşamının belli bir döneminde şiirle uğraşmamış, okul defterlerinin kıyısına köşesine birkaç dize olsun çırpıştırmamış kaç kişi vardır? Aziz Nesin’in bir yerlerden bize göz kırptığını görür gibi olmadınız mı? Öyle olmasaydı bir ergen uğraşı olarak kalırdı şiir ve bir hikmet burcundan söz etmek asla mümkün olmazdı.

 

Hikmet Burcu deyip de, Necatigil’i anmadan olur mu? O değil miydi, “çünkü asıl şiirler bekler bazı yaşları” diyen? Ne şiirin acemiliğin deneyimle alt edildiği zanaat türleriyle, ne de şairin her derde deva nasihatnameler yazmakla uzaktan yakından bir ilgisi bulunmasa da, birçok usta şair gibi onun da vardır elbette gençlere öğütleri. Önemli olan kendi ben’imizi bulmaktır der Necatigil ve genç sanatçıyı,  kendi toprağını bulmakta gecikmemesi konusunda uyarır. Bile/Yazdı’sındaki şu satırlarsa, Necatigilce bir ışık tutar gibidir konumuza: “Bazı besinler insanı tok, bazı şiirler insanı genç tutar ve ikisi hemen hemen aynı kapıya çıkar: Önlenir oburluklar, erken kocamalar.”

 

Son olarak, önemli bir noktayı hatırlatmakta yarar var. Şair için, sanatçı için, birikimin, deneyim ve yaşantı zenginliğinin önemini tartışmaya bile gerek yok. Ancak, içgörü ve yetenekle, en önemlisi de düş gücünün zenginliğiyle buluşmayan bir deneyim zenginliği, tek başına hiçbir şey ifade etmez. Öyle olmasaydı, sanatçının yeterliliği ömrünün uzunluğunca artıyor olur, en iyi yazarlar gezginler ve maceraperestler arasından çıkardı. Sanat söz konusu oldu mu, bakışın önemi öne çıkar ve sanat, iğne deliğinden dünyayı görmek değil midir, biraz da!

 

Ars Longa, Vita Brevis/ Sanat Uzundur, Hayat Kısa

 

Filmlerinde sıklıkla insanlar arasındaki iletişimsizlik konusunu işleyen, İtalyan yeni-gerçekçilik akımının önde gelen temsilcilerinden İtalyan sinema devi Michelangelo Antonioni’nin, yaşamının sonlarına doğru çektiği kısa metrajlı bir film vardır. Yaklaşık on yedi-on sekiz dakika kadar süren filmin tek oyuncusu yaşlı Antonioni’nin kendisi, çekildiği mekân ise, Roma’daki San Pietro in Vincoli kilisesidir. Bir veda filmi bile denebilir bu film için. Ruhu ve bedeni, hızın aldatıcılığını öğrenecek denli yaşlanmıştır artık auteur sinemacının. Tek bir diyaloğun bile yer almadığı, ayak sesi, çarpılan uzak bir kapı sesi benzeri küçük yankımsı seslerin dışında tümüyle sessizliğin egemen olduğu, Antonioni’nin kilisenin kapısından girip, adaşı Michelangelo Buonarotti’nin dev boyutlardaki Musa heykeline doğru ağır adımlarla yürümesiyle başlayan, aynı yolu bu kez gerisin geri yürüyüp, mavi bir ışığın süzüldüğü açık kapıdan çıkıp gitmesiyle sona eren, ana tema olarak heykelin önünde geçirdiği -etkileyiciliği yakın plan çekimlerle sağlanmış- uzun dakikalar üzerine kurulu bir filmdir Eye to Eye/ Göz Göze.

 

Michelangelo Antonioni çıkar gider ama, adaşı Michelangelo Buonarotti’nin heykeli, yüzyıllar boyunca nasıl direnmişse zamana, yine öyle, kaidesinin üzerinde hiç kıpırdamaksızın durmayı, zamana meydan okumayı sürdürmektedir. Tıpkı Antonioni’nin, her biri bir başyapıt olan unutulmaz filmleri gibi.

 

“Ne kaldı ne kaldı bizden geriye?” diye soruyordu “Bir Soru” adlı şiirinde Onat Kutlar. Onun canına mal olan karanlık günlerle büyük benzerlikler taşıyan içinde yaşadığımız şu günlerde, biz de sorabiliriz belki: “Ne kalacak, ne kalacak bizden geriye?” Tarih boyunca pek çok kez heykellerin kırılıp parçalandığını, kitapların, filmlerin, dahası insanların yakıldığını, şairlerin tutsak edilip öldürüldüğünü görmüş bir uygarlığın bireyleri olarak, insanın en soylu uğraşlarından biri olan sanatın tek korkulu rüyasının bizzat insanın kendi yıkıcılığı değil, yalnızca ve yalnızca “zaman” olmasını umalım.                                                        

                                                                                                                                

Perihan Baykal, Ocak 2016


***


*"Nâmütenahi gelincik", Oktay Rifat'ın Garip dönemi'ne ait ilk şiirlerinden Manzara'da geçer. Ancak, "sonsuz, bitimsiz, uçsuz bucaksız" gibi anlamlara gelen "nâmütenahi" sözcüğünü sonrasında "alabildiğine" ile değiştirmiştir.

 

MANZARA


Küçük bir lavanta çiçeği

Sarışın arı

Ve alabildiğine gelincik

Düşünmeden sevdiğimiz bu anda
Birdenbire başlayan gökyüzü   (Oktay Rifat, Bütün Şiirleri I, YKY 2007, 1.Baskı)

 

13 Ekim 2023 Cuma

Aşkın Küçük Sandal(lar)ı...


AŞKIN KÜÇÜK SANDAL(LAR)I...*

Bu konuyla ilgili yazma önerisi bana geldiğinde ilkin biraz irkildiğimi itiraf etmeliyim. Tam da yeni bir şiire çalışıyordum ve şiirde geçen ''intihar'' sözcüğü üzerinde, bıraksam mı yoksa yerini tutacak başka bir sözcük mü kullansam diye kara kara düşünüyordum. ''İntihar'' bana uzak bir kavram. ''Gerçekleştirilebilecek en özgün yaratı ya da eylem'' olarak bakmadım hiç ama yargılamadım da; anlamaya çalıştım. İntiharı cesaretle ilişkilendirmenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Tam burada, ''aslolan, her şeye karşın yaşama cesaretini gösterebilmektir,'' diyebilirim. Ama yok, klişelere sığınmak istemiyorum, dümdüz bakmak istemiyorum; her yaşam ve ölüm kendi içinde bir özgünlüktür çünkü; yaşamı seçmek de, ölümü seçmek de, ''uzun bir intihar''ı seçmek de birey özgürlüğünün kapsamı içindedir ve ayrıca, tüm bireysel edimler gibi, intiharı da, sosyal, psikolojik, tarihsel bağlam ve koordinatlarından ayrı düşünerek, gizemli bir hâleyle kuşatarak anlamak olanaklı değildir.

Müntehir şair Nilgün Marmara`nın Ocak 1985`teki lisans mezuniyet tezi ''Sylvia Plath`ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi''(1) adıyla kitaplaştırıldı. Bu daktilo formatındaki kitabı birkaç gün kadar elime aldım aldım bıraktım. Sanki sevdiğim biri ardında sırlar bırakarak ölmüştü ve ben onun kilitli çekmecelerinin, dolaplarının, parmak izleriyle, mürekkep lekeleriyle dolu gizli defterlerinin önündeydim. Merakla karışık garip bir çekingenlik, hatta biraz mahcubiyet duygusu. Ölüleri yağmalamayı seviyor muyuz diye düşündüm, bu çoktan yağmalanmış ama pürüzsüz bir leke gibi derin mavi gözleriyle bize bakmayı sürdüren ölünün karşısında; ona onun belki de hiç istemeyeceği anlamlar yüklemekten korkarak. İşte bizim de bir Sylvia Plath`ımız olmuştu! Onu otopsi masasına yatırıp lime lime edebilir, parçalarına ayırabilir, her bir parçasını ışığa tutup bakabilir ve bundan garip, sadistçe hazlar alabilirdik. Niye bu kadar çok seviyorduk intihar etmiş şairleri? Ömrünün baharında canına kıyan bir ergenin ardından odasını bir sunağa dönüştüren vicdan azaplı anne babalara mı benziyorduk? Ve yaşarken bağrımıza basmadığımız kadar öldükten sonra basarak? Verilmiş bir kurbanın iç rahatlığıyla, ölümlerini bir kargışlı şölene mi dönüştürüyorduk?

Oysa ben sadece üzülüyordum ve sanırım ''ölüye saygı'' mitiyle çok fazla doluydum.

Sosyolog Emile Durkheim, ''İntihar'' adlı eserinde intihar için ''bireyin din, aile ve toplumla olan bağlarıyla ters orantılıdır'' diyor. Bu konuda kronolojik açıdan yapılmış kapsamlı bir araştırma olup olmadığını bilmiyorum ama intihar toplumsal bağların gevşekleştiği, bireyin yalnızlaştığı ve üretim çarkı içinde bir dişliye dönüştüğü günümüz toplumlarında, yabancılaşmaya koşut bir artış gösteriyor. İlkçağda ya da feodal toplumlarda bu oranın düşük olduğunu, psikolojik nedenli intiharların çok seyrek olabileceğini düşünüyorum. Ya ''onur'' ya da ''aşk'' yüzündendir geçmişte intiharlar. Bu, daha kapsamlı bir yazının konusu olabilir belki ama ben ''intihar'' olgusunun bugünkü boyut ve anlamlarını bireyselliğin bireyciliğe dönüşüp yozlaştı/ğı/rıldığı günümüz koşullarıyla bağlantılandırıyorum. Nietzsche`nin Böyle Buyurdu Zerdüşt`teki ''gün gelecek yıldıracak seni yalnızlığın!'' çığlığını da.

İçim acıyla kıyılırken nasıl tarafsız olabilirim? Nerden başlamalıyım?Ve buluyorum: Daktiloya Çekilmiş Şiirler!(2) (''Daktilo'', bu yazı süresince intiharı çağrıştıran, soluk ve iç burkucu bir imge olup çıktı benim için.) Uzak, garip, sanki bu dünyalı olmayan, olamayan, olamamış bir insanın yazdığı şiirler bunlar. Hep denegeldiği gibi, mükemmel olmayan mükemmel şiirler… Savruk ama bir o kadar da kendinden emin imgeler. Altı kat yükseklikten gözünü kırpmadan atlamış bir insanın kararlılığıyla, bir seferde, ani bir ilhamla yazılıvermiş hissi veren. Bu ''iki adımlık yerküre''nin ''bütün arka bahçelerini'' görmüş birinin müstehzi ve acılı gülüşüyle ve ''boşluk, karanlık, buzul, hiçlik, sessizlik, sonsuzluk'' la dopdolu…

Tarafsız olamayacağımı biliyorum artık. Bundan çoktan vazgeçtim. Bu şiirlerin donuk mavi ışığına bulanmış durumdayım. Çıtır çıtır bir kutup soğuğu yüzümü yalıyor. ''Su ılık burada.'' Neresi orası? ''Bu gizli alanda ne görürüm, böylesine/mavi ve saf, tek başına?'' Merak ediyorum, anlamaya çalışıyorum. Evet, o, kendi yarattığı bir dünyadan, kendi içine kazdığı bir tünelden, içindeki kristalize mağaradan bakıyor ve orada gördüklerini, oradan doğru gördüklerini yazıyor bize. Bu şiirlerde geçen imgelerin yeryüzünde bir karşılığı yok. İnsansız, soğuk bir gezegenden seslenen, hemen her köşesinde, dizelere sinmiş ölüm izleğiyle burun buruna geliverdiğimiz ve ürperdiğimiz şiirler… Anlaşılan o ki, Nilgün Marmara bu dünyayı daha en baştan reddetmişti ve belki de bu apaçık reddin kararlılığı yüzünden cesurdu.

''Bilir miydim yaklaşan karanlığı daha önceleri,

Son verilebilir yaşamın benimki olduğunu?

Şendim, şendim ben,

Kahkaham insanları ürkütürdü!

Zamanı azaldı artık, zorlanmış bedenimin,

Olduğum gibi ölmeliyim, olduğum gibi…

Aşk, bağ ve hiçbir utkuyu düşünmeden,

Kalıvermeliyim öylece kaskatı!''

1987 yılındaki intiharından önce başka intihar girişimleri olmuş muydu Nilgün Marmara`nın bilmiyorum ama Syvia Plath`ın bunu birkaç kez denediğini, tek romanı olan Sırça Fanus (The Bell Jar)` un bu deneyim ekseninde yazılmış uzun bir otobiyografik anlatı olduğunu biliyoruz. Hatta, bu dünyanın onu zehirleyen havasını teneffüs etmeyi reddedip gaz musluğunu sonuna kadar açarak ölmeye yattığı o meşum günde bile, çocuklara bakan kadın gecikmeseydi kurtulabileceğini ve onun da bunu bilerek intihara kalkıştığını düşünenler, buna inananlar var. Bunu bilemeyiz. Kesin olan şu: Sylvia Plath gecikmiş bir davete gider gibi gitti ölüme. ''Uç/Edge'' şiirinde ''Büsbütün olur kadın / Ölü gövdesi / Başarının gülümsemesini kazanmış''; Lady Lazarus`ta ''Bir ölürüm ki adeta hakikaten olurum / Sanki gider gibi bir davete'' diyen bir şairin intiharının bir ''gösteri'' olmadığı, olmayacağı; bilinçli bir seçimin sonucu olduğu kesin. ''Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir düştür. Kötü bir düş.'' diyen de o.

İkinci Dünya Savaşı`nın boğucu atmosferinin ve bir aydın olarak insanlıkla ilgili yaşadığı düş kırıklığının etkisiyle kendisi de sonradan ölümü seçen Stefan Zweig, yaşamına yine kendi elleriyle son vermiş olan, ünlü ''şimdi hepten benimsin, ey ölümsüzlük!'' dizelerinin sahibi Alman şair Kleist için: ''Hayatın efendileri olan Goethe gibi güçlerin yanında zaman zaman ölmeyi beceren ve ölümden zamanı aşan şiiri yaratan biri hep bulunmalı.'' demiş ve Kleist`in ölümünü ''ölümsüz bir anıt'' olarak nitelendirmiş. Peki, Zweig`la Kleist`in ortak yönleri neydi? Bir ''ruh akrabalığı''ndan söz etmek mümkün mü? Ve hemen aklıma Sergey Yesenin geliyor, ölmeden önce kanıyla, dostu Mayakovski`ye hitaben, ''Ölmek yeni bir şey değil dünyada / Ama yaşamak da daha yeni değil kuşkusuz.'' diye yazan. Mayakovski bu ölümün ardından ünlü ''Şu yaşamda en kolay iştir ölmek / Asıl güç olan yepyeni bir yaşama başlamak.'' dizelerini yazmış ama Yesenin`den beş yıl sonra o da intiharı seçmiş. Cansız bedeninin yanında bulunan ''Son Mektup''unda ''Derler hani: / Aşkın küçük sandalı / Hayat ırmağının akıntısına kafa tutabilir mi? / Dayanamayıp parçalandı işte sonunda…'' diyerek.

Daha birçokları… Çoğumuzun bildiği isimler bunlar ve tek tek sıralayacak değilim ama bu ölümlerin çoğunda, toplumsal çözülmelerin, çalkantıların; bireyin toplumla bağını koparan, zayıflatan koşulların, farklı zaman dilimlerinde de olsa, varlığını görüyoruz öncelikle. İntihara eğilimli fizyolojik ve psikolojik bir yapı var mıdır, bunun yanıtını uzmanlara bırakalım, ancak, sanatçıların pek çoğunun kırılgan, duyarlı, ince ruhlu, hep kıyılandan yana ve kıyana karşı insanlar olduğu da bir gerçek. Tam bu noktada, Gülten Akın`ın ''Ölümü sevdiği için mi öldürdü kendini / Başkasının ölümünü sevmediği için mi?'' dizeleri düşüyor aklıma.

Şair ve şiir, Baudelaire`in dediği gibi, bulunduğu her yerde haksızlığa karşı olan değil midir? Haksızlığı her zaman canında, kanında duyan, dünyanın öte ucunda yaprak kımıldasa yürek teli titreyen değil midir? Verili olanı, buyurulanı, iktidarın çizdiği sınırları dili keskin bir kılıç gibi kullanarak, kimi kez parçalayarak, kimi kez de ''susarak'' reddeden değil midir?

Kadın şairler için ''ruhsal bozukluk'' yakıştırması daha çok yapılır. Özellikle Virginia Woolf ve Sylvia Plath`ın bu yönleri çok vurgulanır ve bunda gerçeklik payı olmadığı da söylenemez. Her ikisi de yaşamları boyunca, onları ölüme kadar götüren ruhsal sorunlarla boğuşmuşlardır. Yusuf Eradam, internetten kolayca ulaşılabilecek, son derece ilginç saptamalar içeren, Sylvia Plath`la ilgili yazısında ''Batı, kadın yazarların ruhsal sorunları olduğunu yazmayı çok sever ve eleştirmenler, yazın dünyasının haremağaları, hemen düşerler bu basmakalıp tuzağa, çünkü onlar bağnazdırlar ve bayılırlar kadını fallosantrik hücrelere tıkıştırmaya.'' der ve ''Okuyucu ya da eleştirmen, anlamak yerine tanı koymayı sever.'' saptamasında bulunur. Yine aynı yazıdan alıntılarsak; ''kadına bireyselliğini yaşatmayan, insanı insanlığından çıkaran ve `ötekileştirme` üzerine kurulu bir düzenin her ayrıntısına bakma cesaretini gösteren, adı ölüm olan mutlak gerçeklikle şehvetle sevişen'' bir şairdir Sylvia Plath. Bu, kadına soluk aldırmayan düzende hem bir eş, hem de bir birey ve şair olarak var olmaya çalışmış ve kanonize olmayınca da ''cadı tanrıça'' ilan edilmiştir!

Niyetim bu yazıda aslında ''kadın şair'' sorunsalını ele almak değil. Ama `kadın`ın bu erkek ve anamal egemenliğindeki dünyada var olmak adına yaptığı mücadele, erkeğe göre her zaman çifte kavrulmuş cinsinden oluyor; bu da apaçık bir gerçek.

Bu noktada ''İntihar bulaşıcıdır'' sözüyle dile getirilen yaygın inanca değinmek istiyorum. Bunun ilk çıkış noktasının Goethe`nin ''Genç Werther`in Acıları'' olduğunu rahatlıkla iddia edebilirim. Goethe`nin bu romanını okuduktan sonra özellikle soylu sınıftan birçok gencin intihar ettiği söylenir. Yesenin`in mezarı başında canına kıyan Rus gençlerini de unutmamak gerekir ki akabinde SSCB yönetimi Yesenin`i muteber şair kategorisinden çıkarmıştır. Edebiyat dünyasında bu sözün sıkça dolaşır olmasında Virginia Woolf-Anne Sexton-Sylvia Plath zincirine bizde Nilgün Marmara`nın eklenmiş omasının büyük payı olduğunu düşünüyorum. Yine müntehir şair Metin Akbaş`ın ölümünden kısa bir süre önce Beşir Fuat`la ilgili bir inceleme yazısı yazdığı, Beşir Fuat`ın intiharını araştırdığı bilinir. Ancak, bu ve benzeri örneklerin varlığının bu intiharların bir ''öykünme''den ibaret olduğu çıkarsamasını düz mantığın kolaycılığı ve yüzeyselliği olarak görüyorum ve asla kabul etmiyorum. S. Zweig, Kleist`ın biyografisini yazmasaydı, Nilgün Marmara bitirme tezinin konusu olarak Sylvia Plath`ı seçmeseydi intihar etmeyecek miydi? Keşki bu güzel ve yürekli insanların ölümü tek seçenek olarak görmelerine yol açacak bir dünyada yaşıyor olmasaydık diyorum ben.

Evet, Nilgün Marmara`nın Sylvia Plath`la ilgili tezine gelebilirim artık. Tezin ''Giriş'' bölümünün sonunda kitabın arka kapak yazısı olarak da kullanılmış olan ''Umarım böylesine emsalsiz ve belirgin bir konuda, şiirlerini ölüm kavramını derinden algılayarak yazmış ve intiharında da sanatındaki kadar başarılı olmuş bir kadının analizini yapabilme konusunda başarısız olmam.'' cümleleri yer alıyor ve bu sözlerden fışkıran hayranlık ve Marmara`nın daha en başta, Plath`ın intiharını bir başarı olarak değerlendirdiğini açık açık dile getirmesi yeterince anlamlı.

Tez akademik bir dille yazılmış doğal olarak ve ben de ilk bölümden itibaren, akademik bir incelemeyi okuyan birinin rahatlık ve mesafe duygusuyla okumaya başlıyorum kitabı. Ama birden ayrımına varıyorum ki, ben, bu kuru ve soğuk gibi görünen cümlelerin altındaki gizli ateşin ve satır aralarındaki küçük, sessiz çığlıkların peşindeyim. Her seferinde, serin kumların arasında ateş gibi yanan bir çakıl taşına aniden dokunmuşçasına irkilmemden anlıyorum bunu. Ama yok, soğukkanlılığımı korumam, bu oyunu sonuna kadar sürdürmem gerek.

Nilgün Marmara ilk bölümde Sylvia Plath`ı, gizdökümcü şiir türünün öncülerinden biri olarak ele alıyor. ''İntiharla Sanatsal Yaratı Arasındaki İlişki; Sylvia Plath Şiirlerini Ve Ölümü Nasıl Yaratır?'' başlığını taşıyan ikinci bölümde, Freud`un bilinen tezini andıktan sonraki ''Ölüm içgüdüsü bu kadar etkiliyse, intihar oranlarının neden bu kadar düşük olduğu sorulabilir. Belki kendini yok etmek de bir kendini koruma girişimi, sevgi görmek için atılan bir çığlık, mutlu yaşama olasılığının aranışıdır.'' cümlelerini ve Sylvia Plath`ın ''ölümünü nasıl yarattığı'' konusundaki, ''Kadınların toplumsal bir hastalığın sonucu olan perişanlığının kurbanı olmuştur. Plath`ın narin, incinebilir ruhani varlığı ve her şeyin sürekli kirlenişinin iç karartıcı bir şekilde farkında oluşu, onu ölüme sürüklemiştir.'' saptamalarını anlamlı bulduğumu söylemeliyim. Ayrıca bu bölümde, Plath`ın ölüme yaklaştığı son günlerde yakın çevresinin ilgisizliğini vurgulayan çok ilginç ve yürek burkan ayrıntılar da var.

Üçüncü bölümde ele aldığı konu ''kadınların şiirlerinin ortak yönleri ve Sylvia Plath`ın dizelerinin bu nitelikleri ve kısıtlamaları ne ölçüde barındırdığı''. Genel bir girişten sonra, özellikle Emily Dickinson`la olan ortak yönleri ekseninde yapıyor bunu. Plath ile diğer kadın şairlerde, buna isyan etmeye çalışsalar bile, cinsel bir kutuplaşmaya inanıştan kaynaklanan bir huzursuzluğun varlığından ve Plath`ın başat bir erkek figürünü hep özlemesinin üzücülüğünden söz ediyor ve ''S. De Beauvoir`ın `Erkeğin asıl zaferi, kadının onu kendi kaderi olarak kabullenişidir` sözüyle belirttiği gerçeği aşmaya çalışmaz'' diyerek Plath`da eksikliğini gördüğü yönü itiraf ediyor. Bir bakıma, Sylvia Plath`a yönelik eleştirisi, hatta yazıksamasıdır bu Nilgün Marmara`nın, ben böyle okudum ve bu ayrıntıyı da dikkate değer bulduğumu özellikle belirtmek isterim.

Dördüncü bölüm Plath`ın düzyazılarıyla şiirleri arasındaki temel farklar üzerine. Şairin roman ve öyküdeki görece başarısızlığını ele aldığı bölümde Nilgün Marmara Plath`ın bir öyküsünden söz ederken ''Plath`ın öyküyü aşağıdaki sözcüklerle bitirmesi, bize onun yaratma yeteneksizliğini ve bir sanat eseri kadar kusursuz bir ölüme kavuşma arzusunu anımsatır.'' biçiminde bir cümle kullanmış ki yine son derece anlamlı bulduğum bir ayrıntı bu. Bu bölümde ''Ted Hughes`e göre; `Bir şiir ustasıydı o, şiire gerekli bir uzaklıktan bakarak onunla başa çıkabiliyordu. Ama nesri bir tür idol olarak görüyordu, çünkü doğasındaki, kendi zihinsel işleyişi tarafından yasaklanmış bir tabuydu.`'' gibi, konuyla ilgili önemli ipuçları veren alıntılarla da sık sık Ted Hughes`ın tanıklığına başvurmuş.

Beşinci bölümde Plath`ın bazı şiirlerinden yola çıkarak Plath`daki kişilik bölünmesinin, yabancılaşmanın, ölüme karşı beslediği, erotik denebilecek korkulu hayranlığın izini sürüyor. Şu anlamlı sözlerle bitiyor bu bölüm: ''… son şiirlerinin hepsi de ölmekte hiç de acelesi olmayan birinin uç noktadaki soğukkanlılığı ve kayıtsızlığıyla yazılmışlardır. Sıfırın `kenarıdır` bu, kişinin ayaklara soğuk ve dikkatli bir şekilde bakıp orada yüzü görmesidir; büyük perendenin atıldığı kenardır. Bu kenarda: `Kadın kusursuzlaşır.` ölüm sayesinde, ancak `Ay böyle şeylere alışıktır.`''

Tezin (ya da kitabın) sonuç bölümünde ''Kadınlara ikinci sınıflığı dayatan ve sarınmaları için, ıstırapla dokunmuş bir kumaştan başka bir şey sunmayan bir toplumun kurbanı olan Plath, uzlaşmayı reddeder ve uyumlu sosyal varlıkların çirkinliğine kaçınılmaz bir tepki olarak intiharı seçer.'' diyor ve kitap, Plath`ın intiharıyla Pavese`nin intihar etmeden önceki son günlerinde günlüğüne yazdığı: ''Sözler değil. Eylem. Artık yazmayacağım.'' sözleri arasında kurulan koşutlukla sona eriyor.

Satır altlarını çize çize ve ancak benim çözebileceğim kriptolara benzeyen notlar alarak okuduğum kitabı şimdilik bir kenara bırakabilirim. Nilgün Marmara buzlu bir camın ardından, o, `Ege denizinin derin yerleriyle sığ yerleri arasındaki açıklanamaz ve değişik mavilikteki` hüzünlü iri gözleriyle bana bakıyor. Bana öyle geliyor ki, bu dünyada hiç olmadığı kadar huzurlu artık. Tıpkı, aşkın diğer `küçük sandalları` gibi…


*Mayakovski / Son Mektup

(1) Sylvia Plath`ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi / Nilgün Marmara / Everest Yayınları

(2) Daktiloya Çekilmiş Şiirler / Nilgün Marmara / Everest Yayınları

Perihan BAYKAL

(Onaltıkırkbeş Dergisi`nde yayımlanmıştır.)

 

23 Ağustos 2022 Salı

Velazquez'in Atları


VELAZQUEZ’İN ATLARI

 

kışı özlemenin yaşlanmayla ilgisi var mı Angela

elmanın elmasla, aşkın ayrılık?

gülün adının gülle hiç ilgisi yok meselâ

vefa bir semtse huzur yalnızca bir kitap adı

 

söyle de içine hicran olmasın!

açız, susuzuz, ellerimiz vedakâr

velazquez’in atları ve kamertay!

velazquez’in atları ve kamertay!

 

hem ömür dediğin nedir ki Angela

bir güz yaprağının kopup dalından

yere düşene kadarki sonsuzluk hissi

 

çokuşan arı, çağıldayan toprak, attis’in topuğu

üstüne kara çekili perde: maya!

 

krallar mı söyler hep son sözü Angela

kediler krallara bakabilir oysa, sır değil hiç

ben eskiden Alice’tim ordan bilirim

yakından bakınca da çıplak, uzaktan bakınca da

 

ün bir yanlış anlamadır, çokça yalnızlık

Borges’in kaplanıydım ben eskiden, ordan bilirim

mevsimlerin yasla hiç ilgisi yok meselâ, yazın yazmakla

papatyanın ıhlamurun çay hâlini sevmemenin

 

dışındaki yıldızı bırak, içine bak

iç de içinin mercanı dolsun!

velazquez’in atları ve kamertay

uzaktan bakınca da mavi, yakından bakınca da

 

açsın uykusuzluk çiçekleri Angela, dağ çilekleri

nasılsa sabaha daha çok var

 

kâğıdın ağaran boşluğunda

ipeğini arayan koza ağrısı

eşiğimizde beş köşeli bir sonsuz:

 

güneşin uykusuyuz

yarına kadar!


Perihan Baykal

(Caz Kedisi Dergisi, sayı 20)


Kitap Kokulu Oda

KİTAP KOKULU ODA Zamanıdır, Zamanı Gelmenin! “vakt erişti, herkesler bilsin bunu! Artık çiçek açma zamanıdır taşın, yüreğinse tedirginli...