MELEKLER, CANAVARLAR
ve PARS ZAMBAKLARI
Perihan Baykal
Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi
Eylül-Ekim 2024
gülün çektiği, ah! / rengi belâsı
NÂMÜTENAHİ GELİNCİK*
Akan Zaman…
Zamanın tik-takları ve sararıp düşen yaprakları bize durmadan gelip geçiciliğimizi, Hz. Süleyman’ın yüzüğünde kazılı olduğu söylenen o ünlü cümleyi hatırlatıyor: “Her şey gelip geçicidir”. Biliriz ki onca şayianın kökeninde bir hakikat payı mutlaka vardır ve nerde bir mıh çakılıysa bireysel/toplumsal belleklerimize, zaman eteklerini savura savura, topuklarını ve mührünü vura vura geçmiştir oradan.
Neler söylenmemiş ki
“zaman” için! Kavramsal tanımları bir yana bırakırsak, en çok da şairler dert
edinmişe benziyor “zaman”ı; “zaman”la ilintili imgeler en çok onların sınırsız imgelemlerinde,
“tahayyül” ufuklarında hayat buluyor. Belki de en çok onlar istediği içindir
ölümsüzlüğü! Sanatın bir anlamı/işlevi de zamanın o durdurulmaz akışına,
dolayısıyla ölüme karşı durmak değil mi? “İz bırakmak”, ölümsüzlüğe kapı
aralamak, sanatın doğasındaki en temel itki belki de. Salvador Dali’nin “Eriyen
Saatler” olarak da bilinen “Belleğin Israrı” adlı yapıtında zamanı eğip bükmeyi
başarmasındaki, Tarkovski’nin “Ayna/Zerkalo”da çocukluğunu ebedi bir yolculuğa
çıkarmasındaki itki gibi.
-Birtakım mistik tecrübeleri, iddiaları dışarda tutarsak eğer-, zamanın dışına çıkmak elbette mümkün değil; mümkün olmadığı gibi, sanatçının kalıcı olabilmesi, kalıcı eserler yaratması, zamandan/zamanından el almasına bağlı değil mi biraz da ( hattâ çokça)? Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman’ında, “Semender ateşte nasıl evindeyse, zaman da insanın ruhuna öyle yerleşmiştir, ona can veren öğedir,” der. Stanley Kunitz’e göre “sanat, içini aşkınlığın şarabıyla doldurduğumuz kadehtir. Hayâl gücü, hem sonsuzluğa, hem de bugüne ait olma arzumuzun yansımasından başka nedir ki?” Kierkegaard, “her an sonsuz olanın içine atlamak ve her anda kaçınılmaz olarak sonlu olana düşmek” diyordu bu kaçınılmaz seremoniye.
Dünyayı daha çok
sezgileriyle kavrayan şair için, zaman her şeyden önce bir imgedir. İçinde/n
zaman geçen (ah, var mı geçmeyen!) iki dize sorulsa aklıma Nazım Hikmet’in “içimde
mis kokulu/ kızıl bir gül gibi duruyor zaman”ıyla, Sabahattin Kudret Aksal’ın
“ve iri bir gül gibi koktu zaman”ının gelivermesindeki hikmet ne ola ki? Ve
ardından bir yırtılış! Ahmet Telli’nin, aynı minval üzre “ve yırtılmış bir tül
gibi/ savrulup duruyor zaman”ı. Ama galiba en çok, Tanpınar’ın “zaman”ı: “Ne
içindeyim zamanın,/ Ne de büsbütün dışında;/ Yekpare, geniş bir anın/
Parçalanmaz akışında”.
“Ey geçen ân, dur, öyle
güzelsin ki!” der Goethe’nin Faust’u. Hiçbir zaman zaferle sonuçlanmayacak, ancak yaşamın sona ermesiyle, yani ölümle sonuçlanabilecek amansız
bir mücadeledir bu. Bir sınav! Zaman durmaz; dursa ân olmaz, zaman olmaz. Başı
gökteyse, ayakları da bir o kadar yerdedir insanoğlunun. Sonsuzluk dediğimiz o
baştan çıkarıcı imge, bir “son” düşüncesiyle birlikte var olabilir ancak.
“Sonsuzluk, zamanın dışındadır.”
Tam burada kulak
vermemiz gereken söz, yine bir şaire, Baudelaire’e ait. “Sarhoş olma vaktidir!”
diyor Baudelaire ve devam ediyor: “Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak
için sarhoş olun durmamacasına! Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl
isterseniz.” Pessoa ise şu sözlerle meydan okur o zoraki köleliğe: “Her birimizin
kendine özgü bir içkisi var. Kendi payıma var olma olgusunda kendime yetecek
kadar alkol buluyorum. (…) Ve bütün bunların arkasında gizlice yıldızlarla
donandığım, içinde kendi sonsuzluğuma sahip olduğum, bana ait bir gökyüzü var.”
Dağlarca’ya “ölüm yok ki!”,
Yannis Ritsos’a “şiire, aşka, ölüme
inanıyorum/ işte bu yüzden inanıyorum ölümsüzlüğe” dedirten duygu, bu olsa
gerek!
Şairin Yaşı: Genç Kalmak mı,
Geç Kalmak mı?
Zaman geçiyor ve sonsuzluğun
çayırlarında at koşturan şair de yaşlanıyor. Düşünce (ve şiir) her ne kadar
sonsuzluğu sevse de, dünya Bing Bang’ten beri başlangıçlar ve finaller üzerine
kurulu. Sadede gelelim ve soralım: Peki şiirin bir zamanı, şiire başlamanın bir
yaşı, bir alt ve üst sınırı var mıdır? Şiir belli bir yaşta başlanılması ve yine
belli bir yaşta da bırakılması/ jübilesi yapılması gereken bir şey midir? Şiir
dediğin bir genç/lik işi midir? (Yoksa gençlik iksiri mi?) Peki ya şiir, şiirin
bir yaşı var mıdır? Bir miadı?
Bu soruların hiçbirinin tek
ve sarsılmaz bir yanıtı yok. Şiiri gençlikle ilintilendirmek ne ölçüde
doğruysa, olgun yaşlarda yazılan dizelerin değerini savunmak da o oranda doğru.
Ya da, şiirin zamansızlığı/eskimezliği (iyi şiir yaşlanmaz!) kadar, eskiyip
okurdaki karşılığını yitirmesi de. (Bazen iyi şiirler de eskir/antikleşir). Öte
yandan, gençliği takvim yaşıyla ölçmek -ya da- şiir için yeter sebep görmek ne
kadar yanlışsa, gençliğin şiirin gereksindiği ve gerektirdiği enerjiyi
bünyesinde taşıyan, hayatla ve varoluşla ilgili ilk soruların sorulup bu
sorulara yanıtlar aranan çok özel bir dönem olduğu gerçeğini inkâr etmek de o
kadar yanlış olur. Şiirle biraz ilgisi olan herkes bilir ki, çok genç yaşlarda
zirveye ulaşıp bir daha aynı çizgiyi tutturamayan şairler de vardır, en iyi
yapıtlarını ileri yaşlarında üretmeyi başarmış olanlar da.
Bizde bu konuda en çok
atıfta bulunulan, hattâ pek sevilen cümle öbeklerinden biri Cemal Süreya’ya
ait. Çocuklar için yazdığı (hangi çocuk kitabı yalnızca çocuklar için
yazılmıştır ki!) Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi’de şöyle der Cemal Süreya: “Elli
yaşından sonra şair olunamıyor. On yaşında da şair olunamıyor. Şiir için en
elverişli yaşlar 16-25 yaşlarıdır. Daha öncesi çok erken, sonrası biraz geçtir.
Kırk yaştan sonra ise şiir için yalnız geç kalınmış değil, ölünmüştür.” Bu
sözler insana ilk bakışta acımasızca görünse de, Cemal Süreya’nın amacı gençliği
kutsamak, şiire başlama yaşına dair keyfi sınırlar çizmek, tâbiri câizse,
şiirin kapısında değnekçilik yapmak falan değildir elbette. Görmüş geçirmiş şair
amcanın çocuklara/gençlere verdiği, tecrübelerden damıtılmış bir öğüttür bu.
Şair kumaşının yaşamın daha o ilk metrelerinde belli oluşu, şiirin birtakım
alışkanlıkları -ve bazı alış(ıl)mamışlıkları!- gerektirdiğidir sözünü ettiği. Çünkü
göz ve ruh, keskinliğini çabuk yitirir.
Beri yandan, İsmet Özel’e
ait, “bir kişi 29 yaşına kadar şair olarak adını duyurduysa o kişi şairdir, 29
yaşından sonra ünlü şair olunmaz” sözleri de, bu meyanda anılabilir. (Burada
yalnızca şair olmaktan değil, “ünlü şair!” olmaktan söz ediliyor dikkat
ederseniz.)
Şiir kimsenin tekelinde
değil ve her şeyden önce bir ruh ve yetenek işi elbette ama onu bir boş zaman
uğraşı, bir emeklilik meşgalesi, şiiri mısra dizmekten ibaret gören birinin
şiirsiz bir ömrün ucuna ekleyeceği bir sosyalleşme imkânı olarak görmek de mümkün
değil. Nedense başka sanat dalları ve uzmanlık alanları için gereken ön
hazırlık, birikim ve alt yapı şiir söz konusu oldu mu es geçilir, bir kalemi
(ya da klavyesi) ve duyguları olan herkesin şiir yazabileceği, dahası şair
olabileceği varsayılır. Elbette istisnalar olacaktır, yaşam herkes için aynı
biçimde işleyen/ilerleyen düz bir çizgi değildir, her yaşam kendi özgünlüğü
içinde yol alır ve kırılmalar her zaman olasıdır.
Şiirin çokluk bir duygu işi
olarak görülmesi, “heyecan” gerektirmesi, şairlerin coşkularıyla yaşayan
kişiler olduğu gerçeği, şiirin öznellikle, güçlü bir libidoyla (ego ego dedikleri!) ve dolayısıyla gençlikle
özdeşleştirilmesinde etkili olmuş olabilir. O muhteşem Rimbaud örneği bile, pekâlâ da
beslemiş olabilir bu yargıyı. Diğer sanat dalları ya da edebiyat türleri için
bu tür sözler duymayız pek. Geç kalmak şiire özgüdür. “Erken ün” de! Haydar
Ergülen, “Roman yazarları en önemli eserlerini daha çok ileri yaşlarda
verebilirler. Şairler daha genç yaşlarda kendi şaheserlerini yaratabiliyorlar”
sözleriyle somutlar bu bilindik gerçeği. (Her seferinde istisnalardan söz
etmenin gereği yok, değil mi?) Ve zaten dehâ dedikleri de, pek öyle her mevsim
çiçek açan gümrah bir ağaç sayılmaz.
Ingeborg Bachmann, “Yazarın
gerçek sermayesi gençlik yıllarıdır, ama yazar başlangıçta bilmez bunu. (…)
İnsan ancak geç yıllarında ilk bakışla, o bir daha hiç armağan edilmeyen ya da
pek ender armağan edilen bakışla görmüş olduklarını anlamaya başlar” der bir
söyleşisinde. Bachmann’ın -şiiri iyi anlayıp duyumsamış bir şair/yazar olarak-
sarf ettiği şu sözlere ise, şiirin neliğine dair bir ima gözüyle bakmak belki
daha doğru olacaktır: “Gerçek bir şiir yazabilmek için uzun yıllara dayanan
deneyimler, gözlem yapma yeteneği gerekli değildir. Şiir yazma konumu, yalnızca
dilin bir rol oynadığı son derece arı bir konumdur. Şiirin itici gücü,
sözcüksel gösterilerdir.” Yine de, uzun yıllar şiirden niçin uzak durduğu
konusunda -Goethe’ye atıfla- gelişigüzel yazılmış, gerçekliğe dayanmayan şiire
değer vermediğini özellikle vurgulayarak, şöyle söyler: “Bu nedenle yıllar boyu
şiir yazmadım; şiir yazamadığım için; ya da yazabilirdim, ama yazmak istemedim,
çünkü elimde kendi geliştirdiğim, kullanabileceğim tekniklerin dışında hiçbir
şey yoktu, yazsaydım, öylesine yazmış olacaktım.” Bu eşsiz entelektüel dürüstlük
karşısında şapka çıkarmadan, hele de birtakım kıyaslamalar yapmadan edemiyor
insan.
İki büyük şair, Rilke ve Max
Jacob ise, genç şaire sabrı ve beklemeyi önerirler. Max Jacob, gençlik
yapıtlarını öve öve bitiremeyenlerden yana olmadığını, gençlik yaratılarını
çiçeği burnunda pişmanlıklar olarak gördüğünü belirttikten sonra şöyle devam
eder: “Bu beklemek üzerine bana diyorlar
ki: ‘Peki ama, siz, kendine özgü rengi olan bir çağda yaşıyorsunuz, bir başkası
sizden önce davranabilir.’ Oysa ben, tam da bu akımın, yani çağımızın bu
renginin kötü olduğunu ileri sürüyorum. Sizin içinizde iyi olan şey, ölümsüz
olandır. Onu söylemeye ise her zaman vaktiniz olabilir. Cervantés, Don Kişot’u
60 yaşında yazdı. Jean-Jacques Rousseau ise kırk yaşından önce kalemi eline
almadı. Yazmadan önce kendinizi yetiştirmeye bakın.”
Rilke’nin Genç Bir Şaire
Mektuplar’ını okuyan hiç kimse onun “sabır” konusundaki tavsiyelerinin
yabancısı değildir. Şu enfes satırlarsa Rilke’nin “Malte Laurids Brigge’nin
Notları”ndan çekilip alındı: “Ah,
gençken yazılan mısraların değeri zaten nedir ki? Beklenmeli ve bütün bir ömür
boyunca anlam ve lezzet toplanmalıydı ve sonra, en sonunda belki iyi on mısra
yazılabilirdi. Çünkü mısralar sanıldığı gibi, duyguların değil (duygu erkenden
vardır birçok kişide), yaşamış olmanın verimidir. Bir mısra yazabilmek için
insan, birçok şehir görmeli, insanları, nesneleri görmeli, hayvanları tanımalı,
kuşların nasıl uçtuğunu hissetmeli, küçük çiçeklerin sabahları açarken nasıl titreştiğini
bilmeli.” (Bu kadarla da kalmaz, içinden Rilke şiirinin fışkırdığı o velûd ve gölgeli
iklimi duyumsatan, upuzun ve okunası bir devamı da vardır bu cümlelerin.)
Güncelerindeki/denemelerindeki
dil, sanki dün yazılmış gibi (bugün yazılan/yazılmakta olan pek çok yazıdan
belki daha da!) taptaze duran Nurullah Ataç da oldukça dertlidir anlaşılan, şu,
“ille de genç’lik!” diyenler konusunda. Bir yazısında tatlı tatlı çıkışır böyle
düşünenlere: “Şimdi yaşlandığım için değil, eskiden de böyle idi. ‘Genç’ sözüne
pek tutuluyorum. ‘Genç mühendislerimizden, genç şairlerimizden, genç
doktorlarımızdan…’ Pazarda hayvan satar gibi, sanki ölmesi için daha bir sebep
olmadığını, satın alınırsa daha yıllarca işe yarayabileceğini söyler gibi bir
şey… Mühendis, şair, doktor gençmiş, bana ne? İşi, bilgisi nasıl, ona bir
bakalım. İnsanların ikide bir yaşını ileri sürmek ayıp şeydir.” Eh, bu da işin
bir başka yönü tabii.
“Şair olmak için yaşlanmak
gerek diye düşündüm” diye yazar günlüğüne Melih Cevdet Anday. “Yetenek onay beklemez,
ozanların yaşı birdir” diyen de o.
Anday, ulaşılabilecek en üst mertebe olarak bir “fenafillah”
mertebesinden söz eder ki bu durum, ozanın ‘ben’ olmaktan çıkıp, acemiliğin
bilincine vardığı bir olgunluk hâlidir ve yaşlı ozanın yaşını yok eder. Turgut
Uyar’a göreyse “İnsan hormonal etkilerle şiir yazıyorsa o, otuzunda biter.”
Genç olunacak, ama, yalnızca genç olmaklık da yetmiyor demek ki. Dünyayı,
yaşamı, var oluşu anlamak ve kavramak konusunda dışından çok içine doğru bir
ısrar belki. “Kendine ait bir gökyüzü”! Yoksa söyleyin bana, yaşamının belli
bir döneminde şiirle uğraşmamış, okul defterlerinin kıyısına köşesine birkaç
dize olsun çırpıştırmamış kaç kişi vardır? Aziz Nesin’in bir yerlerden bize göz
kırptığını görür gibi olmadınız mı? Öyle olmasaydı bir ergen uğraşı olarak
kalırdı şiir ve bir hikmet burcundan söz etmek asla mümkün olmazdı.
Hikmet Burcu deyip de,
Necatigil’i anmadan olur mu? O değil miydi, “çünkü asıl şiirler bekler bazı
yaşları” diyen? Ne şiirin acemiliğin deneyimle alt edildiği zanaat türleriyle,
ne de şairin her derde deva nasihatnameler yazmakla uzaktan yakından bir ilgisi
bulunmasa da, birçok usta şair gibi onun da vardır elbette gençlere öğütleri.
Önemli olan kendi ben’imizi bulmaktır der Necatigil ve genç sanatçıyı, kendi toprağını bulmakta gecikmemesi
konusunda uyarır. Bile/Yazdı’sındaki şu satırlarsa, Necatigilce bir ışık tutar
gibidir konumuza: “Bazı besinler insanı tok, bazı şiirler insanı genç tutar ve
ikisi hemen hemen aynı kapıya çıkar: Önlenir oburluklar, erken kocamalar.”
Son olarak, önemli bir
noktayı hatırlatmakta yarar var. Şair için, sanatçı için, birikimin, deneyim ve
yaşantı zenginliğinin önemini tartışmaya bile gerek yok. Ancak, içgörü ve
yetenekle, en önemlisi de düş gücünün zenginliğiyle buluşmayan bir deneyim
zenginliği, tek başına hiçbir şey ifade etmez. Öyle olmasaydı, sanatçının
yeterliliği ömrünün uzunluğunca artıyor olur, en iyi yazarlar gezginler ve
maceraperestler arasından çıkardı. Sanat söz konusu oldu mu, bakışın önemi öne
çıkar ve sanat, iğne deliğinden dünyayı görmek değil midir, biraz da!
Ars Longa, Vita Brevis/
Sanat Uzundur, Hayat Kısa
Filmlerinde sıklıkla
insanlar arasındaki iletişimsizlik konusunu işleyen, İtalyan
yeni-gerçekçilik akımının önde gelen temsilcilerinden İtalyan
sinema devi Michelangelo Antonioni’nin, yaşamının sonlarına doğru çektiği kısa
metrajlı bir film vardır. Yaklaşık on yedi-on sekiz dakika kadar süren filmin
tek oyuncusu yaşlı Antonioni’nin kendisi, çekildiği mekân ise, Roma’daki San
Pietro in Vincoli kilisesidir. Bir veda filmi bile denebilir bu film için. Ruhu
ve bedeni, hızın aldatıcılığını öğrenecek denli yaşlanmıştır artık auteur
sinemacının. Tek bir diyaloğun bile yer almadığı, ayak sesi, çarpılan uzak bir
kapı sesi benzeri küçük yankımsı seslerin dışında tümüyle sessizliğin egemen
olduğu, Antonioni’nin kilisenin kapısından girip, adaşı Michelangelo
Buonarotti’nin dev boyutlardaki Musa heykeline doğru ağır adımlarla yürümesiyle
başlayan, aynı yolu bu kez gerisin geri yürüyüp, mavi bir ışığın süzüldüğü açık
kapıdan çıkıp gitmesiyle sona eren, ana tema olarak heykelin önünde geçirdiği
-etkileyiciliği yakın plan çekimlerle sağlanmış- uzun dakikalar üzerine kurulu
bir filmdir Eye to Eye/ Göz Göze.
Michelangelo Antonioni çıkar
gider ama, adaşı Michelangelo Buonarotti’nin heykeli, yüzyıllar boyunca nasıl
direnmişse zamana, yine öyle, kaidesinin üzerinde hiç kıpırdamaksızın durmayı,
zamana meydan okumayı sürdürmektedir. Tıpkı Antonioni’nin, her biri bir başyapıt
olan unutulmaz filmleri gibi.
“Ne kaldı ne kaldı bizden
geriye?” diye soruyordu “Bir Soru” adlı şiirinde Onat Kutlar. Onun canına mal
olan karanlık günlerle büyük benzerlikler taşıyan içinde yaşadığımız şu
günlerde, biz de sorabiliriz belki: “Ne kalacak, ne kalacak bizden geriye?”
Tarih boyunca pek çok kez heykellerin kırılıp parçalandığını, kitapların,
filmlerin, dahası insanların yakıldığını, şairlerin tutsak edilip öldürüldüğünü
görmüş bir uygarlığın bireyleri olarak, insanın en soylu uğraşlarından biri
olan sanatın tek korkulu rüyasının bizzat insanın kendi yıkıcılığı değil,
yalnızca ve yalnızca “zaman” olmasını umalım.
Perihan Baykal, Ocak
2016
***
*"Nâmütenahi gelincik", Oktay Rifat'ın Garip dönemi'ne ait ilk şiirlerinden Manzara'da geçer. Ancak, "sonsuz, bitimsiz, uçsuz bucaksız" gibi anlamlara gelen "nâmütenahi" sözcüğünü sonrasında "alabildiğine" ile değiştirmiştir.
Birdenbire başlayan gökyüzü (Oktay Rifat, Bütün Şiirleri I, YKY 2007, 1.Baskı)
Bu konuyla ilgili yazma önerisi bana geldiğinde ilkin biraz irkildiğimi itiraf etmeliyim. Tam da yeni bir şiire çalışıyordum ve şiirde geçen ''intihar'' sözcüğü üzerinde, bıraksam mı yoksa yerini tutacak başka bir sözcük mü kullansam diye kara kara düşünüyordum. ''İntihar'' bana uzak bir kavram. ''Gerçekleştirilebilecek en özgün yaratı ya da eylem'' olarak bakmadım hiç ama yargılamadım da; anlamaya çalıştım. İntiharı cesaretle ilişkilendirmenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Tam burada, ''aslolan, her şeye karşın yaşama cesaretini gösterebilmektir,'' diyebilirim. Ama yok, klişelere sığınmak istemiyorum, dümdüz bakmak istemiyorum; her yaşam ve ölüm kendi içinde bir özgünlüktür çünkü; yaşamı seçmek de, ölümü seçmek de, ''uzun bir intihar''ı seçmek de birey özgürlüğünün kapsamı içindedir ve ayrıca, tüm bireysel edimler gibi, intiharı da, sosyal, psikolojik, tarihsel bağlam ve koordinatlarından ayrı düşünerek, gizemli bir hâleyle kuşatarak anlamak olanaklı değildir.
Müntehir şair Nilgün Marmara`nın Ocak 1985`teki lisans mezuniyet tezi ''Sylvia Plath`ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi''(1) adıyla kitaplaştırıldı. Bu daktilo formatındaki kitabı birkaç gün kadar elime aldım aldım bıraktım. Sanki sevdiğim biri ardında sırlar bırakarak ölmüştü ve ben onun kilitli çekmecelerinin, dolaplarının, parmak izleriyle, mürekkep lekeleriyle dolu gizli defterlerinin önündeydim. Merakla karışık garip bir çekingenlik, hatta biraz mahcubiyet duygusu. Ölüleri yağmalamayı seviyor muyuz diye düşündüm, bu çoktan yağmalanmış ama pürüzsüz bir leke gibi derin mavi gözleriyle bize bakmayı sürdüren ölünün karşısında; ona onun belki de hiç istemeyeceği anlamlar yüklemekten korkarak. İşte bizim de bir Sylvia Plath`ımız olmuştu! Onu otopsi masasına yatırıp lime lime edebilir, parçalarına ayırabilir, her bir parçasını ışığa tutup bakabilir ve bundan garip, sadistçe hazlar alabilirdik. Niye bu kadar çok seviyorduk intihar etmiş şairleri? Ömrünün baharında canına kıyan bir ergenin ardından odasını bir sunağa dönüştüren vicdan azaplı anne babalara mı benziyorduk? Ve yaşarken bağrımıza basmadığımız kadar öldükten sonra basarak? Verilmiş bir kurbanın iç rahatlığıyla, ölümlerini bir kargışlı şölene mi dönüştürüyorduk?
Oysa ben sadece üzülüyordum ve sanırım ''ölüye saygı'' mitiyle çok fazla doluydum.
Sosyolog Emile Durkheim, ''İntihar'' adlı eserinde intihar için ''bireyin din, aile ve toplumla olan bağlarıyla ters orantılıdır'' diyor. Bu konuda kronolojik açıdan yapılmış kapsamlı bir araştırma olup olmadığını bilmiyorum ama intihar toplumsal bağların gevşekleştiği, bireyin yalnızlaştığı ve üretim çarkı içinde bir dişliye dönüştüğü günümüz toplumlarında, yabancılaşmaya koşut bir artış gösteriyor. İlkçağda ya da feodal toplumlarda bu oranın düşük olduğunu, psikolojik nedenli intiharların çok seyrek olabileceğini düşünüyorum. Ya ''onur'' ya da ''aşk'' yüzündendir geçmişte intiharlar. Bu, daha kapsamlı bir yazının konusu olabilir belki ama ben ''intihar'' olgusunun bugünkü boyut ve anlamlarını bireyselliğin bireyciliğe dönüşüp yozlaştı/ğı/rıldığı günümüz koşullarıyla bağlantılandırıyorum. Nietzsche`nin Böyle Buyurdu Zerdüşt`teki ''gün gelecek yıldıracak seni yalnızlığın!'' çığlığını da.
İçim acıyla kıyılırken nasıl tarafsız olabilirim? Nerden başlamalıyım?Ve buluyorum: Daktiloya Çekilmiş Şiirler!(2) (''Daktilo'', bu yazı süresince intiharı çağrıştıran, soluk ve iç burkucu bir imge olup çıktı benim için.) Uzak, garip, sanki bu dünyalı olmayan, olamayan, olamamış bir insanın yazdığı şiirler bunlar. Hep denegeldiği gibi, mükemmel olmayan mükemmel şiirler… Savruk ama bir o kadar da kendinden emin imgeler. Altı kat yükseklikten gözünü kırpmadan atlamış bir insanın kararlılığıyla, bir seferde, ani bir ilhamla yazılıvermiş hissi veren. Bu ''iki adımlık yerküre''nin ''bütün arka bahçelerini'' görmüş birinin müstehzi ve acılı gülüşüyle ve ''boşluk, karanlık, buzul, hiçlik, sessizlik, sonsuzluk'' la dopdolu…
Tarafsız olamayacağımı biliyorum artık. Bundan çoktan vazgeçtim. Bu şiirlerin donuk mavi ışığına bulanmış durumdayım. Çıtır çıtır bir kutup soğuğu yüzümü yalıyor. ''Su ılık burada.'' Neresi orası? ''Bu gizli alanda ne görürüm, böylesine/mavi ve saf, tek başına?'' Merak ediyorum, anlamaya çalışıyorum. Evet, o, kendi yarattığı bir dünyadan, kendi içine kazdığı bir tünelden, içindeki kristalize mağaradan bakıyor ve orada gördüklerini, oradan doğru gördüklerini yazıyor bize. Bu şiirlerde geçen imgelerin yeryüzünde bir karşılığı yok. İnsansız, soğuk bir gezegenden seslenen, hemen her köşesinde, dizelere sinmiş ölüm izleğiyle burun buruna geliverdiğimiz ve ürperdiğimiz şiirler… Anlaşılan o ki, Nilgün Marmara bu dünyayı daha en baştan reddetmişti ve belki de bu apaçık reddin kararlılığı yüzünden cesurdu.
''Bilir miydim yaklaşan karanlığı daha önceleri,
Son verilebilir yaşamın benimki olduğunu?
Şendim, şendim ben,
Kahkaham insanları ürkütürdü!
Zamanı azaldı artık, zorlanmış bedenimin,
Olduğum gibi ölmeliyim, olduğum gibi…
Aşk, bağ ve hiçbir utkuyu düşünmeden,
Kalıvermeliyim öylece kaskatı!''
1987 yılındaki intiharından önce başka intihar girişimleri olmuş muydu Nilgün Marmara`nın bilmiyorum ama Syvia Plath`ın bunu birkaç kez denediğini, tek romanı olan Sırça Fanus (The Bell Jar)` un bu deneyim ekseninde yazılmış uzun bir otobiyografik anlatı olduğunu biliyoruz. Hatta, bu dünyanın onu zehirleyen havasını teneffüs etmeyi reddedip gaz musluğunu sonuna kadar açarak ölmeye yattığı o meşum günde bile, çocuklara bakan kadın gecikmeseydi kurtulabileceğini ve onun da bunu bilerek intihara kalkıştığını düşünenler, buna inananlar var. Bunu bilemeyiz. Kesin olan şu: Sylvia Plath gecikmiş bir davete gider gibi gitti ölüme. ''Uç/Edge'' şiirinde ''Büsbütün olur kadın / Ölü gövdesi / Başarının gülümsemesini kazanmış''; Lady Lazarus`ta ''Bir ölürüm ki adeta hakikaten olurum / Sanki gider gibi bir davete'' diyen bir şairin intiharının bir ''gösteri'' olmadığı, olmayacağı; bilinçli bir seçimin sonucu olduğu kesin. ''Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir düştür. Kötü bir düş.'' diyen de o.
İkinci Dünya Savaşı`nın boğucu atmosferinin ve bir aydın olarak insanlıkla ilgili yaşadığı düş kırıklığının etkisiyle kendisi de sonradan ölümü seçen Stefan Zweig, yaşamına yine kendi elleriyle son vermiş olan, ünlü ''şimdi hepten benimsin, ey ölümsüzlük!'' dizelerinin sahibi Alman şair Kleist için: ''Hayatın efendileri olan Goethe gibi güçlerin yanında zaman zaman ölmeyi beceren ve ölümden zamanı aşan şiiri yaratan biri hep bulunmalı.'' demiş ve Kleist`in ölümünü ''ölümsüz bir anıt'' olarak nitelendirmiş. Peki, Zweig`la Kleist`in ortak yönleri neydi? Bir ''ruh akrabalığı''ndan söz etmek mümkün mü? Ve hemen aklıma Sergey Yesenin geliyor, ölmeden önce kanıyla, dostu Mayakovski`ye hitaben, ''Ölmek yeni bir şey değil dünyada / Ama yaşamak da daha yeni değil kuşkusuz.'' diye yazan. Mayakovski bu ölümün ardından ünlü ''Şu yaşamda en kolay iştir ölmek / Asıl güç olan yepyeni bir yaşama başlamak.'' dizelerini yazmış ama Yesenin`den beş yıl sonra o da intiharı seçmiş. Cansız bedeninin yanında bulunan ''Son Mektup''unda ''Derler hani: / Aşkın küçük sandalı / Hayat ırmağının akıntısına kafa tutabilir mi? / Dayanamayıp parçalandı işte sonunda…'' diyerek.
Daha birçokları… Çoğumuzun bildiği isimler bunlar ve tek tek sıralayacak değilim ama bu ölümlerin çoğunda, toplumsal çözülmelerin, çalkantıların; bireyin toplumla bağını koparan, zayıflatan koşulların, farklı zaman dilimlerinde de olsa, varlığını görüyoruz öncelikle. İntihara eğilimli fizyolojik ve psikolojik bir yapı var mıdır, bunun yanıtını uzmanlara bırakalım, ancak, sanatçıların pek çoğunun kırılgan, duyarlı, ince ruhlu, hep kıyılandan yana ve kıyana karşı insanlar olduğu da bir gerçek. Tam bu noktada, Gülten Akın`ın ''Ölümü sevdiği için mi öldürdü kendini / Başkasının ölümünü sevmediği için mi?'' dizeleri düşüyor aklıma.
Şair ve şiir, Baudelaire`in dediği gibi, bulunduğu her yerde haksızlığa karşı olan değil midir? Haksızlığı her zaman canında, kanında duyan, dünyanın öte ucunda yaprak kımıldasa yürek teli titreyen değil midir? Verili olanı, buyurulanı, iktidarın çizdiği sınırları dili keskin bir kılıç gibi kullanarak, kimi kez parçalayarak, kimi kez de ''susarak'' reddeden değil midir?
Kadın şairler için ''ruhsal bozukluk'' yakıştırması daha çok yapılır. Özellikle Virginia Woolf ve Sylvia Plath`ın bu yönleri çok vurgulanır ve bunda gerçeklik payı olmadığı da söylenemez. Her ikisi de yaşamları boyunca, onları ölüme kadar götüren ruhsal sorunlarla boğuşmuşlardır. Yusuf Eradam, internetten kolayca ulaşılabilecek, son derece ilginç saptamalar içeren, Sylvia Plath`la ilgili yazısında ''Batı, kadın yazarların ruhsal sorunları olduğunu yazmayı çok sever ve eleştirmenler, yazın dünyasının haremağaları, hemen düşerler bu basmakalıp tuzağa, çünkü onlar bağnazdırlar ve bayılırlar kadını fallosantrik hücrelere tıkıştırmaya.'' der ve ''Okuyucu ya da eleştirmen, anlamak yerine tanı koymayı sever.'' saptamasında bulunur. Yine aynı yazıdan alıntılarsak; ''kadına bireyselliğini yaşatmayan, insanı insanlığından çıkaran ve `ötekileştirme` üzerine kurulu bir düzenin her ayrıntısına bakma cesaretini gösteren, adı ölüm olan mutlak gerçeklikle şehvetle sevişen'' bir şairdir Sylvia Plath. Bu, kadına soluk aldırmayan düzende hem bir eş, hem de bir birey ve şair olarak var olmaya çalışmış ve kanonize olmayınca da ''cadı tanrıça'' ilan edilmiştir!
Niyetim bu yazıda aslında ''kadın şair'' sorunsalını ele almak değil. Ama `kadın`ın bu erkek ve anamal egemenliğindeki dünyada var olmak adına yaptığı mücadele, erkeğe göre her zaman çifte kavrulmuş cinsinden oluyor; bu da apaçık bir gerçek.
Bu noktada ''İntihar bulaşıcıdır'' sözüyle dile getirilen yaygın inanca değinmek istiyorum. Bunun ilk çıkış noktasının Goethe`nin ''Genç Werther`in Acıları'' olduğunu rahatlıkla iddia edebilirim. Goethe`nin bu romanını okuduktan sonra özellikle soylu sınıftan birçok gencin intihar ettiği söylenir. Yesenin`in mezarı başında canına kıyan Rus gençlerini de unutmamak gerekir ki akabinde SSCB yönetimi Yesenin`i muteber şair kategorisinden çıkarmıştır. Edebiyat dünyasında bu sözün sıkça dolaşır olmasında Virginia Woolf-Anne Sexton-Sylvia Plath zincirine bizde Nilgün Marmara`nın eklenmiş omasının büyük payı olduğunu düşünüyorum. Yine müntehir şair Metin Akbaş`ın ölümünden kısa bir süre önce Beşir Fuat`la ilgili bir inceleme yazısı yazdığı, Beşir Fuat`ın intiharını araştırdığı bilinir. Ancak, bu ve benzeri örneklerin varlığının bu intiharların bir ''öykünme''den ibaret olduğu çıkarsamasını düz mantığın kolaycılığı ve yüzeyselliği olarak görüyorum ve asla kabul etmiyorum. S. Zweig, Kleist`ın biyografisini yazmasaydı, Nilgün Marmara bitirme tezinin konusu olarak Sylvia Plath`ı seçmeseydi intihar etmeyecek miydi? Keşki bu güzel ve yürekli insanların ölümü tek seçenek olarak görmelerine yol açacak bir dünyada yaşıyor olmasaydık diyorum ben.
Evet, Nilgün Marmara`nın Sylvia Plath`la ilgili tezine gelebilirim artık. Tezin ''Giriş'' bölümünün sonunda kitabın arka kapak yazısı olarak da kullanılmış olan ''Umarım böylesine emsalsiz ve belirgin bir konuda, şiirlerini ölüm kavramını derinden algılayarak yazmış ve intiharında da sanatındaki kadar başarılı olmuş bir kadının analizini yapabilme konusunda başarısız olmam.'' cümleleri yer alıyor ve bu sözlerden fışkıran hayranlık ve Marmara`nın daha en başta, Plath`ın intiharını bir başarı olarak değerlendirdiğini açık açık dile getirmesi yeterince anlamlı.
Tez akademik bir dille yazılmış doğal olarak ve ben de ilk bölümden itibaren, akademik bir incelemeyi okuyan birinin rahatlık ve mesafe duygusuyla okumaya başlıyorum kitabı. Ama birden ayrımına varıyorum ki, ben, bu kuru ve soğuk gibi görünen cümlelerin altındaki gizli ateşin ve satır aralarındaki küçük, sessiz çığlıkların peşindeyim. Her seferinde, serin kumların arasında ateş gibi yanan bir çakıl taşına aniden dokunmuşçasına irkilmemden anlıyorum bunu. Ama yok, soğukkanlılığımı korumam, bu oyunu sonuna kadar sürdürmem gerek.
Nilgün Marmara ilk bölümde Sylvia Plath`ı, gizdökümcü şiir türünün öncülerinden biri olarak ele alıyor. ''İntiharla Sanatsal Yaratı Arasındaki İlişki; Sylvia Plath Şiirlerini Ve Ölümü Nasıl Yaratır?'' başlığını taşıyan ikinci bölümde, Freud`un bilinen tezini andıktan sonraki ''Ölüm içgüdüsü bu kadar etkiliyse, intihar oranlarının neden bu kadar düşük olduğu sorulabilir. Belki kendini yok etmek de bir kendini koruma girişimi, sevgi görmek için atılan bir çığlık, mutlu yaşama olasılığının aranışıdır.'' cümlelerini ve Sylvia Plath`ın ''ölümünü nasıl yarattığı'' konusundaki, ''Kadınların toplumsal bir hastalığın sonucu olan perişanlığının kurbanı olmuştur. Plath`ın narin, incinebilir ruhani varlığı ve her şeyin sürekli kirlenişinin iç karartıcı bir şekilde farkında oluşu, onu ölüme sürüklemiştir.'' saptamalarını anlamlı bulduğumu söylemeliyim. Ayrıca bu bölümde, Plath`ın ölüme yaklaştığı son günlerde yakın çevresinin ilgisizliğini vurgulayan çok ilginç ve yürek burkan ayrıntılar da var.
Üçüncü bölümde ele aldığı konu ''kadınların şiirlerinin ortak yönleri ve Sylvia Plath`ın dizelerinin bu nitelikleri ve kısıtlamaları ne ölçüde barındırdığı''. Genel bir girişten sonra, özellikle Emily Dickinson`la olan ortak yönleri ekseninde yapıyor bunu. Plath ile diğer kadın şairlerde, buna isyan etmeye çalışsalar bile, cinsel bir kutuplaşmaya inanıştan kaynaklanan bir huzursuzluğun varlığından ve Plath`ın başat bir erkek figürünü hep özlemesinin üzücülüğünden söz ediyor ve ''S. De Beauvoir`ın `Erkeğin asıl zaferi, kadının onu kendi kaderi olarak kabullenişidir` sözüyle belirttiği gerçeği aşmaya çalışmaz'' diyerek Plath`da eksikliğini gördüğü yönü itiraf ediyor. Bir bakıma, Sylvia Plath`a yönelik eleştirisi, hatta yazıksamasıdır bu Nilgün Marmara`nın, ben böyle okudum ve bu ayrıntıyı da dikkate değer bulduğumu özellikle belirtmek isterim.
Dördüncü bölüm Plath`ın düzyazılarıyla şiirleri arasındaki temel farklar üzerine. Şairin roman ve öyküdeki görece başarısızlığını ele aldığı bölümde Nilgün Marmara Plath`ın bir öyküsünden söz ederken ''Plath`ın öyküyü aşağıdaki sözcüklerle bitirmesi, bize onun yaratma yeteneksizliğini ve bir sanat eseri kadar kusursuz bir ölüme kavuşma arzusunu anımsatır.'' biçiminde bir cümle kullanmış ki yine son derece anlamlı bulduğum bir ayrıntı bu. Bu bölümde ''Ted Hughes`e göre; `Bir şiir ustasıydı o, şiire gerekli bir uzaklıktan bakarak onunla başa çıkabiliyordu. Ama nesri bir tür idol olarak görüyordu, çünkü doğasındaki, kendi zihinsel işleyişi tarafından yasaklanmış bir tabuydu.`'' gibi, konuyla ilgili önemli ipuçları veren alıntılarla da sık sık Ted Hughes`ın tanıklığına başvurmuş.
Beşinci bölümde Plath`ın bazı şiirlerinden yola çıkarak Plath`daki kişilik bölünmesinin, yabancılaşmanın, ölüme karşı beslediği, erotik denebilecek korkulu hayranlığın izini sürüyor. Şu anlamlı sözlerle bitiyor bu bölüm: ''… son şiirlerinin hepsi de ölmekte hiç de acelesi olmayan birinin uç noktadaki soğukkanlılığı ve kayıtsızlığıyla yazılmışlardır. Sıfırın `kenarıdır` bu, kişinin ayaklara soğuk ve dikkatli bir şekilde bakıp orada yüzü görmesidir; büyük perendenin atıldığı kenardır. Bu kenarda: `Kadın kusursuzlaşır.` ölüm sayesinde, ancak `Ay böyle şeylere alışıktır.`''
Tezin (ya da kitabın) sonuç bölümünde ''Kadınlara ikinci sınıflığı dayatan ve sarınmaları için, ıstırapla dokunmuş bir kumaştan başka bir şey sunmayan bir toplumun kurbanı olan Plath, uzlaşmayı reddeder ve uyumlu sosyal varlıkların çirkinliğine kaçınılmaz bir tepki olarak intiharı seçer.'' diyor ve kitap, Plath`ın intiharıyla Pavese`nin intihar etmeden önceki son günlerinde günlüğüne yazdığı: ''Sözler değil. Eylem. Artık yazmayacağım.'' sözleri arasında kurulan koşutlukla sona eriyor.
Satır altlarını çize çize ve ancak benim çözebileceğim kriptolara benzeyen notlar alarak okuduğum kitabı şimdilik bir kenara bırakabilirim. Nilgün Marmara buzlu bir camın ardından, o, `Ege denizinin derin yerleriyle sığ yerleri arasındaki açıklanamaz ve değişik mavilikteki` hüzünlü iri gözleriyle bana bakıyor. Bana öyle geliyor ki, bu dünyada hiç olmadığı kadar huzurlu artık. Tıpkı, aşkın diğer `küçük sandalları` gibi…
*Mayakovski / Son Mektup
(1) Sylvia Plath`ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi / Nilgün Marmara / Everest Yayınları
(2) Daktiloya Çekilmiş Şiirler / Nilgün Marmara / Everest Yayınları
Perihan BAYKAL
(Onaltıkırkbeş Dergisi`nde yayımlanmıştır.)
kışı özlemenin yaşlanmayla ilgisi var mı Angela
elmanın elmasla, aşkın ayrılık?
gülün adının gülle hiç ilgisi yok meselâ
vefa bir semtse huzur yalnızca bir kitap
adı
söyle de içine hicran olmasın!
açız, susuzuz, ellerimiz vedakâr
velazquez’in
atları ve kamertay!
velazquez’in
atları ve kamertay!
hem ömür dediğin nedir ki Angela
bir güz yaprağının kopup dalından
yere düşene kadarki sonsuzluk hissi
çokuşan arı, çağıldayan toprak, attis’in
topuğu
üstüne kara çekili perde: maya!
krallar mı söyler hep son sözü Angela
kediler
krallara bakabilir oysa, sır değil hiç
ben eskiden Alice’tim ordan bilirim
yakından bakınca da çıplak, uzaktan
bakınca da
ün
bir yanlış anlamadır, çokça yalnızlık
Borges’in kaplanıydım ben eskiden, ordan
bilirim
mevsimlerin yasla hiç ilgisi yok meselâ,
yazın yazmakla
papatyanın ıhlamurun çay hâlini
sevmemenin
dışındaki yıldızı bırak, içine bak
iç de içinin mercanı dolsun!
velazquez’in atları ve kamertay
uzaktan bakınca da mavi, yakından bakınca
da
açsın uykusuzluk çiçekleri Angela, dağ
çilekleri
nasılsa sabaha daha çok var
kâğıdın ağaran boşluğunda
ipeğini arayan koza ağrısı
eşiğimizde beş köşeli bir sonsuz:
güneşin uykusuyuz
yarına kadar!
Perihan Baykal
(Caz Kedisi Dergisi, sayı 20)
belki kara cümlesi gecenin
belki bir
karanfil, kırmızı
su verir gibi bir karanfile, bir akşamüstü
gel seninle bir ihtimal başlatalım, aşka
yoralım
al bu al yazmayı kalbine sar bu ahraz
sıkıntıyı
bırak kalabalık orda kalsın, çarşılar
orda
iki traçina olalım onların sularında
kendi gölümüzde iki beyaz nilüfer
dili insanın
yarasıdır sevgilim, biz biraz susalım
kavuşmasız aşklar kadar güzel, çölde serap
ingeborg muydu soran, “zaman, ama ne için?”
artık hiçbir mutlağa inanmıyorum
dokundum yine taşlarına, en
sevdiklerimin
yüzümde sonsuzluk izi
hepimiz yetimiyiz birbirimizin
“ölüm için oluş” diyorlar buna, alış
ben en çok dağlara güvendiğim
zamanlarda, ben ne çok…
acı yemişler yuttuğum, yutkunduğum
derin vurgun, o uzun dalış
simsiyah atlardı yatardık boyunlarına
upuzun
ovar dururduk bir taşı, şahane ve mat
düşen bütün yıldızları tanırdık
tanırdı bütün yıldızlar bizi
sussun diyeydi dünyanın gürültüsü
penceremin pervazında güvercin gurultusu
artık iyi talihe inanmıyorum
sözcük balı içiyorum sabahları, biraz
yatışıyor ağrım
bir turkuaz dalgınlık oluyorum, bir
sevdavî gül
denizle gökyüzü arasında, hiçlikle bengi
neyin var diye sorma, hiçbir şeyim yok
senden başka
ormana gidelim, ormana gidelim, orman
gülü unutmaz
ne devridaimdir devrim, ne devralmak bir
gürzü
gel seninle bir ihtilal başlatalım aşka
sayalım
-sahi göz kırpmış mıydı lavazye,
düşerken sepete?-
artık hiçbir tarihe inanmıyorum
ben en çok değilmiş gibi yaptığım
zamanlarda, ben ne çok…
ah athanasias
eros*, amor vincit omnia**
al bu alev alev cümleyi derkenârına bu zümrüt levhayı
kendine bir hakikat seç, kendine bir
muammâ
kendine avcının bilmediği bir su kenarı
dili insanın darasıdır sevgilim, sen
kabuğunu sus
kalbini konuş
hadi sal kuşlarını, dal uçlarını
harını, narını, zârını, –beni kandır!-
inandır dünyanın sonsuz olduğuna
**aşk her şeyi
yener (Latin atasözü)
Perihan BAYKAL
Ecinniler, Mayıs-Haziran 2020

(Ahmet
Hamdi Tanpınar, Huzur)
Sevgi Soysal’ın Şafak
adlı romanında anlatılan olaylar, 12 Mart 1971 askerî darbesinin ardından gelen
baskı rejiminin ülkemizdeki yaşamı bir karabasana çevirdiği ağır, sancılı günlerde
geçer. Yabana atılamayacak bir estetik değere ve Sevgi Soysal’ın kısacık ömrüne
sığdırdığı bütün içinde önemli bir yere sahip olsa da, sonuç itibariyle bir
dönem romanıdır Şafak. Sevgi Soysal’ın hemen hemen bütün yapıtlarını daha ilk
gençlik yıllarında okumuş bir okur olarak, Şafak’ı ilk okuyuşum, iki-üç yıl
kadar önce, yine bir başka dönem romanıyla, Selim İleri’nin (adıyla yine bir zaman
dilimini imleyen ve ilk basım yılı 1981 olan) Bir Akşam Alacası’yla aynı
günlere rastlamıştı. Okurken, bir yandan
bunun her iki kitap için de gecikmiş okumalar olduğunu düşünüp hayıflandığımı, bir
yandan da, aslında belki de tam zamanıdır, nesnel bir değerlendirme açısından böylesi
çok daha iyidir diye düşündüğümü hatırlıyorum. (Kim tezatlardan uzak kalabilmiş
ki! Hayatın ve düşüncenin zembereğidir onlar.) Şöyle de bir not düşmüştüm
ardından, sıcağı sıcağına: “Ortak yanlarının bilincinde olarak, heyecanla ve bu
heyecanın verdiği süratle, peş peşe okuduğum iki kitap: Biri (Şafak) 12 Mart,
biri (Bir Akşam Alacası) 12 Eylül dönemlerini sorgulayan, bunu edebiyatın
olanakları içinde, edebî dilden taviz vermeksizin yapan, iki önemli romancımıza
ait iki dönem romanı. Her ikisi de, o günlerden bugünlere, bugünün okuruna, acı
sularda çalkalanmış, mutlaka okunası potkallar gönderiyorlar. Ve bolca yürek
sızısı.”
Niyetim her iki kitabı
birden ele almak ya da bir karşılaştırma yapmak değil. Bu yazıda ele alacağım,
izinden gideceğim kitap, Şafak olacak. Ancak öncesinde, Berna Moran’ın, Türk
Romanına Eleştirel Bir Bakış adlı yapıtının, “Sevgi Soysal’dan Bilge Karasu’ya”
alt başlıklı üçüncü kitabında yer alan bazı önemli saptamalara değinmek
istiyorum. 12 Mart romanları o dönemde
yaşananları, hapis ve işkence konularını gerçekçi yöntemle işleyen siyasal ve toplumsal
içerikli yapıtlardır. Denebilir ki biçim sorunlarının önemsizleştiği, estetik
özenden çok anlatılana, verilmek istenen mesaja odaklanılan romanlardır bunlar.
Berna Moran’a göre yaşanan toplumsal değişimler, ayrıca estetik yönün bu
romanlarda ikinci plana atılmış olması 12 Mart romanını belli bir dönemde ilgiyle
ama sonra ancak tarihsel değeri için okunan sosyolojik romanlar sınıfına
katmıştır. Berna Moran, yaklaşık on yıllık bir arayla gerçekleşen 12 Mart ve 12
Eylül darbelerinin toplumsal sarsıntılar yaratan ve doğal olarak edebiyatı
etkileyen olaylar olduğunu belirttikten sonra bu iki döneme ait romanlar
arasında önemli ve düşündürücü bir ayrımın altını çizer. 1980 sonrası, yalnız
Türkiye’de değil tüm dünyada solun içine düştüğü çıkmaz ve giderek daha çok
karmaşıklaşan toplumsal ve ekonomik sorunlar, yazarlarımızı bu sorunları işlemeye
elverişli yeni yöntemler, yeni içeriklere uygun farklı anlatım biçimleri
aramaya itmiştir. Böylece, 1980 sonrası edebiyatımızda köktenci bir
değişikliğe, postmodernist çizgide yeni bir anlatı türünün doğuşuna tanık
oluruz. 12 Mart’ın toplumcu gerçekçi olarak adlandırabileceğimiz geleneksel
formdaki romanları 1980 sonrasında yerini klasik anlamdaki gerçekçilikten ve
geleneksel formlardan uzaklaşmaya ve bu doğrultuda yeni biçimlere, yenilikçi/avangard
anlatılara bırakır.
Yaşam kuşkusuz sürekli
bir devinim; ülkemiz ve ülkemiz edebiyatı da bu devinimden, bu devinimin
getirdiği değişikliklerden payını almakta. O günlerden bugünlere (de) köprünün
altından çok sular aktı, ancak bu yazıda konumuz/niyetimiz bunu irdelemek
değil. Şafak’ın, gerek toplumsal gerçekçi yanıyla; gerekse içeriği, roman
kişilerinin seçimi ve olayların geçtiği zaman dilimiyle, su katılmamış bir 12
Mart romanı olduğunu vurgulamamız şimdilik yeterli. Ancak Şafak’ı diğerlerinden
ayıran, onu özgün ve farklı kılan yanları da var ve bu yazının konusunu bir
bakıma bunlar oluşturuyor.
12 Mart ve 12 Mart
romancılığı denince insanın aklına Sevgi Soysal’ın düşmemesi olanaksız. Sevgi
Soysal yalnızca kitaplarıyla değil, tüm yaşamıyla, hattâ bedeniyle geçti 12
Mart’ın içinden. Duyarlı ruhunun neredeyse kaçınılmaz kıldığı yaralar alarak
geçti. Ahmet Oktay’ın Borçlu Öleceğim Herkese adlı şiirinde üç dize vardır ki,
ilk okuduğum günden beri çıkmaz aklımdan. Orada, şiirin bir yerinde, “Sevgi’yi
iki kez ziyaret edebildim/ Mamak Askerî Cezaevi’nde” der ve şiirin devamında,
bu ziyaret sırasında Sevgi Soysal’ın kendisine söylediği iki cümleyi şu
dizelerle şiirleştirir: “’Göğsüm acıyor ara sıra’/ demişti. ‘Şuramda bir çiçek/
büyüyor sanki.’” Büyümüş, hepimizin bildiği gibi kansere dönüşmüştür o çiçek ve
genç yaşında, en verimli çağında almıştır Sevgi Soysal’ı aramızdan. Evet, 12
Mart dendikte, yalnızca yapıtlarıyla değil, ödediği bedellerle, yaşamı ve
ölümüyle de canlı bir simgedir benim gözümde Sevgi Soysal. Tutukluluk günlerini
anlattığı, Şafak’ta yer yer yansılarını göreceğimiz, Yıldırım Bölge Kadınlar
Koğuşu adlı bir kitabı vardır örneğin ve Yenişehir’de Bir Öğle Vakti adlı
romanını tutukluluk koşullarında yazdığı bilinir. Çok fazla anlam yüklüyor gibi
görünmek istemiyorum ve gerek 12 Mart, gerekse 12 Eylül dönemlerinde çok ve
daha büyük acılar yaşandığını gayet iyi biliyorum; ne var ki bazı insanlar açık,
kabuk bağlamamış /kabuk bağlamayı unutmuş yaralar gibidir bu hayatta, yaşadıkları
her şeyi olağanın üstünde bir yoğunlukta, derinden hissederek yaşarlar ve Sevgi
Soysal da kanımca bu tarz insanlardandır.
Sevgi Soysal’ın,
kişisel sorunlardan siyasal ve politik konulara bir geçiş yaptığı şeklinde bir
genel kabul olsa da, ben onun bütün yapıtlarında hep aynı, yalnızca biçim ve
boyut değiştiren eleştirel bilinci, yaşanılan dönemin getirdiği düşünsel
sorunlardan uzak duramayan sorumlu aydın tavrını bulurum. Toplumda kadınlık ve erkeklik
rollerini/kodlarını sorguladığı Tante Rosa’dan beri bu böyledir. Koşulların
değişimi, toplumdaki siyasallaşma doğal olarak bilince yansımakta, bu da
sorunların ağırlık noktalarını değiştirmektedir olsa olsa. Çağının
tanığı (sadece tanığı da değil üstelik; sanığı, hattâ yargıcı da!) bir yazar
olarak, gözlem gücünü, eleştirelliğini, bireysel sorunlardan toplumsal yapıya doğru
kaydırmıştır Sevgi Soysal. Ancak onun en bireysel addedilen yapıtlarında bile
bireyselden toplumsala açılan bir duyarlılık ve en siyasi romanı
sayılabilecek Şafak’ta bile cinsellikle,
birey ve kadın oluşla ilgili alttan alta işleyen bir damar buluruz. Sorunu
kişilerle değil, sistemledir hep. Öte yandan, iktidar denince yalnızca
kurumsallaşmış olanı, yürürlükteki hükümeti anlamamak gerekir.
İktidarın/tahakküm ilişkilerinin toplumda nasıl yaygın ve içselleştirilmiş
halde bulunduğunun, faşizmin yalnızca
düşen bombalarla değil, iki insan arasındaki ilişkiyle başladığının (Ingeborg Bachmann) ne denli bilincinde
olursak, bir romanın (ya da bir şiirin, bir öykünün, bir sanat yapıtının)
bireyciliği ve toplumsallığı konusundaki yargılarımızda aceleci davranmaktan,
dar görüşlülükten, en önemlisi de önyargılarımızın tutsağı olmaktan o denli kaçınmış
oluruz.
Şafak siyasal olarak
nitelenebilecek bir romandır, siyasal romansa birtakım handikaplar içermekle
malul bir tür olarak bilinir. Bu ne derece doğrudur ya da bu yargı Şafak için
de geçerlidir diyebilir miyiz? Orhan Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancı adlı yapıtında,
siyasal romanın sınırlı bir tür, sınırlı bir biçim olduğunu söyler. Çünkü
siyaset, en sonunda bizim gibi olmayanları kararlılıkla anlamama, romancılık
ise anlama işidir. Siyaset ve ideolojik bakış dünyayı biz ve onlar biçiminde
bir dikotomi içine hapseder, yazarın özerkliğini kısıtlar, romancıyı sürekli
birilerini temsil etmek ve temsil ettiği kesimden tasvip beklemek durumunda
bırakır. Oysa bir roman bittiğinde okurun aklında, (yalnızca) tarih ve anlamı
değil, insan hayatının kırılganlığı, dünyanın genişliği, âlemdeki yerimiz
üzerine düşünceler, vb. kalmalıdır. Şafak’ı okuyup bitirdiğimde, son sayfayı da
okuyup kapadığımda kapağını, öykünün bende hâlâ devam ettiği o anlarda, bundan
pek farklı değildi hissettiklerim. Ben Şafak’ı, ele aldığı konu güncelliğini
her ne kadar yitirmiş olsa da, siyasal roman olmanın handikaplarını büyük
ölçüde aşabilmiş, evrensel insan hallerini hâiz; basmakalıplıktan ve siyasal
romanın belki de en büyük açmazı klişelerden uzak bir roman olarak görüyorum. Semih
Gümüş, roman için yazdığı önsözde, “düpedüz tipik kişiler üretmiş bir dönemi
tipik kişiler olmadan anlatmayı başaran bir roman” olarak görür Şafak’ı ki bu
yargıya katılmamak mümkün değildir. Kaldı ki romanlar, sanat yapıtları, bir
toplumun alternatif belleğini oluştururlar ve Şafak ve benzerleri, arada dönüp
bakmayı, hatırlamayı gerektiren kıymetli bellek kayıtlarıdır da, aynı zamanda.
Şafak, her şeyden önce, Sevgi Soysal’ın bizzat kendi yaşamından, 12 Mart
sonrası Adana sürgününden izler taşır.
Romanın iki ana karakterinden biri olan Oya, tıpkı Sevgi Soysal gibi, bir süre sudan/yakıştırma
sebeplerle siyasal tutuklu olarak hapiste yatmış, romanın şimdiki zamanında ise
hiç tanımadığı, yabancısı olduğu Adana’da sürgündedir. (Baskın gerçekleştiğinde
bir buçuk aylık sürgün yaşamının bitmesine bir hafta kadar bir süre kalmıştır.)
Muhalif kimlikte, doğrudan olmasa da dolaylı biçimde devrimci harekete destek
vermiş, küçük burjuva kökenli bir aydındır Oya. Evli ve çocuk sahibi bir kadın
olduğu bilgisini de ediniriz bu arada. Bu
bilginin geriye dönüşler ve iç hesaplaşmalardan çok, emniyetteki sorgusu
sırasında polis müdürünün “evli, hem de çocuklu bir kadın!” suçlamasıyla vurgulanması
özellikle manidardır. Geriye dönüşler Oya’nın –önce siyasi, sonra sivil- hapis
yaşamına, hapiste tanıdığı diğer kadın tutuklulara değgindir daha çok; özel
yaşamına değil. Geriye dönüşler sırasında tanıdığımız bu kadınlardan bazıları
(tutuklu devrimci kızlar, gardiyanlar, vs.) Sevgi Soysal’ın Yıldırım Bölge
Kadınlar Koğuşu’ndan fırlayıp gelmiş gibidirler adeta. Bütün bunlar, romandaki
birçok ayrıntının Sevgi Soysal’ın yaşamının belli bir kesitiyle bire bir
örtüşüyor olması, yazarla kahramanı, Oya ile Sevgi Soysal arasında
koşutluk/özdeşlik kurabilmemiz için yeterli görünüyor. Ancak şu da unutulmamalı; Şafak bir
özyaşamöyküsü, bir anı kitabı değildir asla. Romanda kurgusal/hayâl ürünü olma
ihtimali çok yüksek ayrıntılar da mevcuttur ki öyle olmasa bile kurguya
dönüşmüştür artık, gerçek yaşamın nerede bitip kurgunun nerede başladığını
ayırt etmeye olanak kalmamıştır. Kaldı
ki buna hakkımız da yoktur. Biraz alakasız gibi görünse de, buraya küçük bir
not düşmek isterim: İyi bir okur, asla yazarın mahrem duygularını öğrenmek,
özel yaşamına vakıf olmak için okumaz; iyi bir yazarın da mahrem duygularını
ifşa etmek, özel yaşamını sergilemek için yazmayacağı gibi.
Romanın ikinci bir ana
kahramanı daha vardır. Siyasi tutuklu olduğu hapisten o sırada yeni çıkmış (hiç
beklemediği bir zamanda ‘salıverilmiş’), eşinin ve o hapisteyken dünyaya gelen
çocuğunun yanına, Urfa’ya gitmezden önce Adana’daki akrabalarının yanına
uğramış olan, ev sahibi Ali’nin çok sevdiği yeğeni, öğretmen Mustafa. O gece
sıkıyönetime yapılan –o dönemde sıklıkla olduğu üzere, asılsız- bir ihbar
sonucunda eve bir baskın gerçekleşir; Mustafa ve onun bu akraba evinde ilk kez
karşılaştığı Oya, ev sahibi Ali dahil orada bulunan birkaç kişiyle birlikte,
yemek yedikleri sofradan kaldırılıp gözaltına alınırlar. Öykü dönüşümlü olarak Oya
ve Mustafa’nın bakış açılarından anlatılır ve yine dönüşümlü olarak zihinsel
geriye dönüşler şeklinde ilerler. Üç bölümden (Baskın, Sorgu, Şafak) oluşan
romanda, bu planın da gösterdiği gibi, olaylar, Adana’da bir sonbahar akşamında
başlayıp o gecenin sabahında sona erecek şekilde, bir gece içinde olup biter.
Romanda Oya ve Mustafa’nın, bu iki protagonistin dışında, temsiliyetler
açısından önemli işlevler yüklenen başka yan kahramanlar da vardır elbette: Ev sahibi
(Maraşlı) işçi Ali, Fethi Naci’nin ilk defa
Şafak’la edebiyatımıza girdiğini söylediği, yaygın bir solcu aydın tipi
olan, kaypak, sınıf atlama heveslisi Hüseyin, faşist damat Zekeriya, Almancı yoz
komşu Ekrem, ezikliğini kendinden zayıflara gösterdiği zorbalıkla bastırma
yoluna giden sivil polis Abdullah, polis müdürü Zekâi Bey, fabrika müdürü
emekli Albay Muzaffer Bey, varlığını daha çok kara bir gölge gibi hissettiğimiz
büyük patron Turgut Sabuncu Beyefendi, Mustafa’nın karısı Güler, -ataerkil
dünyanın kadınları olarak- Ali’nin cefakâr karısı Gülşah, Gülşah’ın kız kardeşi
yeni gelin Ziynet ve Oya’nın hapishane yaşamında tanıdığı diğer tüm kadın
karakterler. Bu kadarla da kalmaz aslında. Sevgi Soysal romanlarında az sayıda
karakterle yetinmediği gibi bu karakterleri karikatürize etme kolaycılığına da
kaçmaz. Ne romanlarını düşüncelerini iletmede kullanacağı bir araç olarak
görür, ne de karakterlerini bu fikirleri dile getirmede kullanacağı cansız
mankenler olarak. Canlı, yaşayan, gerçekliği inandırıcı, “olması gerektiği
gibi”den çok, “olduğu/olabileceği gibi” kahramanlardır bunlar. Onun,
Mustafa’nın devrimci arkadaşlarından, son bölümde karşımıza çıkacak olan
Hisseli Şen Çadır Tiyatrosu’nun mensuplarına ve nezarethanede şafağı bekleyen
diğer iki tutukluya kadar, yarattığı irili ufaklı tüm karakterler, ülkemizin
belli bir zaman dilimindeki gerçekçi bir panoramasını sererler gözlerimizin
önüne. Zengin, devinip duran, capcanlı bir dünyadır bu.
Sevgi Soysal, erken
dönem yapıtlarından olan, toplumsal kodlarca belirlenen kadınlık ve erkeklik
rollerinin, kadın ve erkeğin cinselliği keşfedişleri ve yaşayışları arasındaki
yakıcı farkların altını çizdiği Yürümek’te kullandığı bir tekniği, biri kadın
biri erkek iki ayrı protagonist üzerinden ilerleyen paralel anlatı tekniğini,
Şafak’ta da kullanmıştır. Bunun nedeni elbette gerçeği farklı boyutlarıyla, tüm
yönleriyle vermek, tek yanlı bir bakışın sakıncalarını mümkün olduğunca ortadan
kaldırmak olsa da, ben bu seçimde kadın ve erkeğin salt kadın ve erkek oluşları
bakımından nasıl farklı muamelelere maruz kaldıkları, maruz kaldıkları olayları
nasıl farklı biçimlerde yaşadıkları gerçeğini vurgulama amacının da önemli bir
rol oynadığı kanısındayım. Kadın ve toplumsal cinsiyet sorunsalı, toplumda
kadın üzerindeki katlanmış baskı, ezilen kadının buna karşı çıkacak/direnecek
yerde erkek egemen toplumun değerlerini nasıl olup da içselleştirdiği, tek
kelimeyle kadın sorunsalı, her daim en başat konularından biri olmuştur Sevgi
Soysal’ın. Bu konuda, erkenciliğiyle öncü yazarlardandır Sevgi Soysal. Şafak’ta kadın sorununu yalnızca devrimcilik bağlamı
içinde ve yalnızca Oya üzerinden ele almaz örneğin. En büyük mutluluğu “yemeği
iştahla çiğneyen erkek avurtlarını seyretmek” olan Gülşah’tan, “erkektir,
döver” diyen Firdevs’e; Mustafa’yla evlendikten sonra kadınlık rolleri içine
sıkışıp kalan Güler’den, hapishanenin copta simgeleşmiş fallosantrik dünyası içindeki
“kader kurbanı” bütün o kadın mahkûmlarla işkence görmüş devrimci kızlara
varana değin, diğer kadın karakterleri kullanarak da yapar bunu. Çünkü “gerçek,
acılığı oranında sıradan bir öyküdür” ve eklemek gerekirse, erkekliğin roman
boyunca çok güçlü bir metafora dönüşmesiyle (Seval Şahin) ve kadın devrimcilerin
sorununa, Türkiye’deki genel kadın sorununun bir parçası olarak bakıyor
olmasıyla da farklı bir romandır Şafak.
Şafak’ta, bu tarz
romanlarda mutat olduğu üzere, sarsılmaz devrimci karakterler, ideolojik
dayatmalar, idealleştirmeler, kahramanlaştırmalar, katıksız iyiler ve katıksız
kötüler yoktur. Varlığı dolaylı olarak verilse/sezdirilse de, ayrıntılı işkence
betimlemelerine de rastlayamayız. Kötüler insani denebilecek yanlarıyla, iyiler
kusurları ve zaaflarıyla anlatılır. Buna karşın, baskından gözaltı koşullarına,
sorgudan salıverilişlerine kadar, insanın yalnızca canına değil, özgürlüğüne de
kasteden o acımasızlığı, keyfiliği, zorbalığı; faşizmin iradeyi, hukuğu,
kazanılmış tüm hakları hiçe sayan insanlık dışı ürkünç nefesini roman boyunca bir
şekilde hep hissederiz. Olaylar -tarihsel boyut ve sınıfsal bağlam ihmal
edilmeksizin- psikolojik boyutlarıyla; kişiler (özellikle Oya ve Mustafa)
korkuları, kuşkuları, çelişkileri, kararsızlıkları, kısacası iç dünyalarındaki
tüm karmaşayla birlikte derinliğine verilir. Öte yandan verili olanı
sorgulayan, yetinmeyen, dogmalardan çok kuşkuyla hareket eden, olup bitene hep
eleştirel bir gözle bakan kahramanlardır bunlar. Yol boyunca gezdirdiği aynaya,
roman kişilerinin nezdinde kendisi de, korkmadan bakan bir yazardır Sevgi
Soysal. Sadece “an”ı, “bugün”ü anlatmakla yetinmez Şafak’ta; yarınlara dair
umut, kaygı, öngörü sinyalleri de verir. Ne yılgınlığa kapılır, ne de katıksız
bir inançla yazar. Yazar olarak durduğu yer, değişimi ve dönüşümü, öleni ve
doğanı görmek adına, hep bir “araf”tır.
Fethi Naci, Yüz Yılın
100 Türk Romanı adlı yapıtının Şafak’ı incelediği bölümünde, Sevgi Soysal’ın
Şafak’taki halktan kişilere - özellikle Maraşlı Ali’yle karısı Gülşah’ı
anlatırken- büyük bir saygıyla baktığından söz eder ve yorumunu şöyle sürdürür:
“Sevgi Soysal küçük burjuva aydınların(sa) gözünün yaşına bakmıyor. Onlara
karşı alabildiğine acımasız. Ve onları Ali’den, Gülşah’tan çok daha iyi
tanıdığı belli.” Evet, Sevgi Soysal küçük burjuva aydınları, mensubu
olduğu/içinden çıktığı sınıfı elbette çok daha iyi tanımaktadır ama ben burada,
bu tercihte daha iyi tanıdığı şeyleri yazmanın getirdiği avantajı görmüyorum
yalnızca, bu şekilde bakamıyorum. Başından sonuna bilinçli bir tercihtir Sevgi
Soysal’ınki. Oya ve Mustafa neredeyse roman boyunca kendilerini sorgularlar;
her ikisinin de özeleştiri mekanizmaları sürekli işler. Romanın ikinci bölümü
olan “Sorgu”yu, yalnızca polisteki –malum- dışsal sorgunun değil, eşzamanlı
olarak içsel bir sorgulamanın/hesaplaşmanın, diğer bir deyişle romanın iki ana
karakterinin kendi içlerine dönüp orada gördüklerini, devrimci hareket içindeki
konumları, hataları, korkuları, suçluluk duyguları, konformist yanları vb. açısından
durmaksızın deşip eleştirmelerinin imi olarak da görmek pekâlâ mümkündür. Sorunları
göz ardı etmeyen bir sorumlulukla, “güzellik
gölgesizdir, sığınamazsın” der Oya
kendi kendine ve kendini kandırmanın eşiğine her geldikte, tutar çeker kendini
geriye. Geçmişin eleştirisini yapmaksızın, kendi kendinin bunca zalimi
olmaksızın geleceğin sorumluluğunu yüklenmek mümkün değildir çünkü. Biz biraz
da bu yüzden, yalnızca küçük burjuva kökenlerinin, sınıfsal zaaflarının ya da
küçük burjuva kimlikleriyle devrimci kimlikleri arasındaki çatışmanın
yansımalarını değil; bireyliğinden vaz geçemeyen, özgürlüğünden taviz
veremeyen, kendi kararlarını kendi alma iradesini askıya alamayan bir
bireyliğin sancılarını da buluruz Şafak’ta. Ve tabii, şaşmaz bir pusula gibi
hep özgürlüğü ve bireye saygıyı seçmiş, “insanın en baskıcı koşullar altında
bile kendisine saygısını, insani değerlerini ve psikolojik özerkliğini nasıl
koruyabileceğinin bir el kılavuzunu yazmış” (Deniz Kondiyati) bir Sevgi
Soysal’ı.
Oya “sabahları sever.
Her türlü başlangıcı. Ama artık başlangıcın tek başına iyi ve güzel olmadığını
biliyor. Bağlantıları iyi kurulmamış, seçilmemiş, bilinçsiz başlangıçların.
Şimdi, bir anlamda bir başlangıç noktasında olduğu halde sevinememesi bundan.”
Ve sürdürür Oya, iç konuşmasını: “Nereye ait peki Oya? Çıkarcı olmamaya çalışan
namuslu bir aydın olmaktan öte. Bunun bedelini ödemiş olmaktan öte. Korktuğu
gibi olmamaya çalışmak yeterli değil. Bundan sonrası için hiç, ama hiç yeterli
değil. (…) Özgürlük düşündürücü şu an.” Uzun gecenin ardından, şafakla birlikte
salıverildiklerinde, Oya “sorumluluğa evet”
dese de, “örgütlü bir hareket içindeki bir ‘bağımlılık halkası’na katılmayı
başarabileceğinden emin değildir” hâlâ
(ya da artık). Mustafa da ondan farklı sayılmaz ama onun düşüncesi daha çok,
sınavı başarıyla veremediği yönündedir. Öyle bir şafaktır ki bu, “ne özgürlük
ne de kurtuluş getiriyor”dur. Oya olsun, Mustafa olsun, bu tek gecelik, uykusuz
tutukluluğun şafağında aslında bir bakıma kendi şafaklarına uyanmışlardır. Güneş
doğmuş, şafak çözülmüştür ama hâlâ çözülmeyi bekleyen yığınla düğüm vardır
roman kişilerinin önünde. Yeni
başlangıçlara, arayışlara, buluşlara, yeni alaşım ve oluşumlara açık bir sondur
bu; atkı ve çözgüleri durmaksızın atılıp çözülen, çözülüp atılan, kendini her
an yeniden yaratan bir dokunun durmaksızın atan nabzını duyar gibi olursunuz bu
sonda. Tıpkı gerçek yaşam gibi, ülkenin içinde bulunduğu yol ayrımı gibi. Açık
uçlu bir romandır Şafak. Yaşam da öyle değil midir?
MELEKLER, CANAVARLAR ve PARS ZAMBAKLARI I dünyaydı, uğultuydu nar içiydi, arpa boyu adem ve havva’dan az önceydi, sahrennar’dı sedefli bir...