7 Kasım 2026 Cumartesi

Bir Atonal Senfoni: İskenderiye Dörtlüsü

 

BİR ATONAL SENFONİ: İSKENDERİYE DÖRTLÜSÜ

                                      “Kendi kitabımı bırakayım düş kursun isterdim.” – Lawrence Durrell

 

Daha ilk kitabın ilk satırlarından itibaren beni büyüleyen “dörtlü”, bana, “roman ne işe yarar?” sorusunu bir kez daha sordurdu. İşte yine bir koridor açılmıştı önüme: Beni bir başka dünyaya, İkinci Dünya Savaşı öncesinden başlayarak, savaşın bitimine değin uzanan bir zaman diliminin İskenderiye’sine götüren bir koridor. Hem tanıdık bir dünyaydı, hem de uzak ve yabancı. Yeryüzünde var olan, olup biten her şeye bir şekilde aşinayızdır aslında. Platon’un idealar evreni’nden ya da kalubela'dan, ya da hadi, ahlâkçı ve dinsel kökenleri yüzünden bu örnekler meramımızı yormasın, yeryüzündeki ilk tohumdan beri. Bu gerçekleşmiyorsa içimizdeki o ilk, yazısız ve yasasız nüveye fena halde yabancılaşmışız demektir. Karşılaştığımız her yeni dünya genleştirir bizi, değiştirir, büyütür, ufkumuzu açar. Yaşamımız boyunca hiçbir zaman karşılaşma olanağımız olmayan türden insanlarla tanışmış, belki de yaşamımız boyunca hiçbir zaman gitme olanağı bulamayacağımız yerlere gitmişizdir. Roman bir olanaktır. Kıta sahanlıkları aşılır, önyargılarımız kırılır, kimi kez sınırlarımızdaki dikenli teller canımızı bir hayli yaksa da dünyamız her seferinde biraz daha genişler. Bize benzemeyene, farklı olana biraz daha yaklaşırız. Edebiyatın, hatta genelleştirirsek sanatın her türünün işlevlerinden biri buysa da, “roman”dır yine de bu konuda başı çeken. Serdar Rifat, Kitapların Şenlik Ateşi adlı kitabında yer alan bir denemesinde, Amerikalı düşünür Richard Rorty’nin “Redemption From Egotizm” [Benbencilikten Kurtulmanın Bedelleri] başlıklı yazısından hareketle, romanın bize “duyarsızlık”tan kurtulmanın yollarını açtığı, kendi doğrularımız, kalıp yargılarımız üzerinde düşündürüp daha sorgulayıcı kıldığı ve roman okumanın başka insanlara karşı duygudaşlık hissedebilmenin bir aracı olduğunu yazar. Rorty’ye göre roman okumak başkalarına açılmanın dolaylı yollarından biri ve belki de en çok zenginleştirici olanıdır.

Lawrence Durrell’ın İskenderiye Dörtlüsü’nün ilk kitabı olan Justine’i bu duygu ve düşüncelerle aldım elime ve başladım okumaya. Dört kitap (1. Justine, 2. Balthazar, 3. Mountolive, 4. Clea) uç uca eklenen sigaralar gibi, soluksuz ve aralıksız, birbirini izledi. Uzun bir yolculuktu: Uzun ama bitmesini hiç istemediğiniz türden bir yolculuk. Gönül rahatlığıyla, üstüne basa basa diyebilirim ki, bir okuma şöleni, sözcüklerden oluşan bir ziyafet sofrasıydı  İskenderiye Dörtlüsü. Girift ama büyüleyici bir “ajur”a benzeyen, merak duygusunu sürekli diri tutan kurgusu ve içerdiği polisiye unsurlarla, her türden okuru içine çekebilecek bir olay örgüsünden, cerbezeden ve bolca miktarda düğümden de yoksun değildi. Özellikle ilk kitabın, Dörtlü’nün en çok okunan ve ilgiye mazhar olan kitabı Justine’in, alışılmışın dışındaki biçimine (amorfluğuna ya da amorf görüntüsüne) ve karmaşıklığına karşın, böyle olduğunu düşünüyorum. Ama İskenderiye Dörtlüsü bundan çok daha fazlasıydı; onu sıradan bir macera romanından ayıran çok daha fazla özelliğe sahipti kitap.

Durrell, ikinci kitabın başına eklediği “not”ta sırrını aşikâr etmişti gerçi. Bu notta bir biçimsel deneyden, dörtlünün ilk üç kitabının zaman-dizimsel değil, uzam-zamansal olduğundan söz eder. İlk üç kitap bir dizi oluşturacak şekilde birbirini izlemeyip uzama yayılırlar. Zamanı yalnızca dördüncü yani son kitap verecektir. Bir ipucu daha verir: “Görelilikte özne-nesne ilişkisi çok önemlidir, bu bakımdan romanı hem öznel hem de nesnel biçemlere yöneltmeye çalıştım,” der. Einstein’ın, yazarın yaşadığı yıllarda henüz çok taze olan ve bilimde devrim niteliğinde bir sıçrayışı simgeleyen Görelilik Kuramı’dır sözünü ettiği. Görelilik Kuramı’nı kitabındaki anlatım biçimine uygulamıştır. Her bir kitapta, -hatta aynı kitap içinde yer yer-,  farklı anlatıcılar (ya da farklı bakış açıları) söz konusudur ve olaylar anlatıcıya göre biçim kazanır, farklılaşır, yeni anlamlara bürünür. Quantum fiziğindeki yeni bulgulara göre nasıl ki atom altı parçacıkları gözleyene göre değişiyor, bakışın biçimini alıyorsa, kitaptaki olaylar ve kişiler de, bakan, anlatan, yorumlayan kişilere ve durulan yere göre değişir, farklı biçimler kazanır. Gerçek, tam tuttuğumuzu, yakaladığımızı sandığımız anda avuçlarımızdan bir balık kıvraklığıyla kayar ve yeniden başladığımız yere döneriz.

Lawrence Durrel, Dörtlü’nün dördüncü ve son kitabı olan Clea’da, romanın en etkileyici kişiliklerinden biri olan Pursewarden’ın, kitabın bence yine en can alıcı bölümlerinden biri olan, “katıksız bir neşe içinde, vaaz verme isteğiyle hiç kirletilmeden” yazılmış o uzun tiradı (anlatıcıya yazılmış bir mektuptur bu) aracılığıyla, tiradın bir yerinde şu sözleri sarf eder ki yazarın romanda yapmaya çalıştığı şeyin ifşasıdır da bu aynı zamanda: “Mekân yayının kendisi, sana üç boyutlu bir öyküleme olanağı verdiği gibi bir süremin içinden bakılan insan kişiliği belki de prizmasal bir görünüm alırdı? Kim bilir? Benimkisi yalnızca bir görüş. Koşulları yerine geldiği takdirde insanla ilişkili olarak nedensellik ve belirsizlik sorununu ortaya atabilecek bir biçim düşünebiliyorum. Tam anlamıyla sıradan bir öykü. Ama böyle bir işe giriştiğin zaman, çağdaşlarının çoğu gibi noktalarla belirtilmiş bir çizgi boyunca uyuşuk uyuşuk gidiyor olmayacaktın!” Ardından şöyle der: “Korkunç çeşitliliği içinde uçar gibi giden gerçeğin imgesini yakalamayı düşünmeye kim cesaret edebilir?” Gerçekten, kim cesaret edebilir? Böylesi bir cüretkâr kalkışmanın, uçabilmek için kanatlara, daha iyi yüzebilmek için “yüzgeçlere ve bir kuyruğa” gereksinimi olacaktır. Yazar, tirad boyunca (roman boyunca desek de yanlış olmaz) bütün kurtlarını, eteğindeki bütün taşları döker. Bir başkaldırı, bir eleştiri fırtınası, bir çeşit meydan okumadır bu: Püriten kültüre, geleneksel anlatı ve ahlâk dizgelerine, “eski zaman artıklarının lapaları”na, bize “normal” diye belletilen, insan yüreğindeki yeşil dalları acımasızca budayan her şeye ve herkese, dünyayı ve yaşamı kendi doğrularının içine hapseden, ellerinde bir tebeşir zamana, uzama ve insan ilişkilerine durmadan sınırlar çizenlere, “sezgilerini değil, önyargılarını doğrulamak için okuyan kayıtsız cimriler dünyasına” yöneltilmiş bir meydan okuma. Evet, tümüyle devrimci bir meydan okuma sayılmaz; sisteme bağlı, daha doğrusu ”bağımlı” olduğunu bilir, bunun öfkesi ve çaresizliğini de yaşar içten içe; öfkesi ve alaycılığı biraz da bu “bilgi”den kaynaklanır.

Her şeye karşın, yayımlandığı ilk günden itibaren, İngiliz Edebiyatı’nın donmuş denizine inen bir balta etkisi yaratacak,“onlar havai fişek şenliğini, ad verilmiş Güzellik’i izlerlerken, deriden geçen bir virüs gibi doğruyu onların damarlarına gizlice sokan” bir şırınga olacaktırİskenderiye Dörtlüsü. En azından, amacı ve donanımı bu yöndedir.

ÇİÇEK DÜRBÜNÜ, HOLOGRAM, PRİZMA, YÜZ YAPRAKLI GÜL VS.

Öyküler, öyküler, öykülerden oluşan gözalıcı bir patchwork, sallandıkça bakışımıza yeni görsellikler sunan bir çiçek dürbünü, bakış açımıza göre katmanlılaşan bir hologram, farklı yüzleriyle algıyı şaşırtan prizmatik bir yapı, hatta daha doğulu bir imgeyle, eğildiğimizde bizi derinliklerine çeken “yüz yapraklı” bir hokka gülü. Okurken, kitabın sırlı, sıracalı, karmaşık ve katmanlı yapısının bende ara ara uyandırdığı imgelerdi bunlar.

Çizgisel bir anlatımdan, doğrusal bir olaylar zincirinden uzak oluş özellikle ilk kitapta çok belirgindir. Anlatımda atlamalar, çağrışıma dayalı sıçrayışlar, baş döndüren hızlı geçişler; aynı düzlem üzerinde çatallanan, geçişen, sarmallanan çizgiler; kırılmalar, bölünmeler, yeniden birleşmeler. Kimi kez aynı paragraf içinde bile öznenin ya da zaman kipinin değiştiği, birbirine dönüştüğü bölümler. Aksak tartımlı bir akış egemendir kitaba. (Eh, hayatın kendisi de biraz öyle değil midir?) İkinci kitaptan itibaren biçimsel yapıdaki bu kırılmalar (varlığını sürdürse de) yerini daha farklı anlamdaki bir kırılmaya bırakır. Var olan dağınıklığa karşın, o ana kadar okuduklarımızdan yola çıkarak, kitapta anlatılan öyküye ve roman kişilerine değgin iyi kötü anlamlı bir yap kurmuşuzdur zihnimizde. Bu yapı ikinci kitapla (Balthazar) birlikte çatırdayarak yıkılır. Her şey yeniden allak bulak olur. Ah, insandaki şu onmaz bina etme tutkusu! Octavio Paz “İnsanın dünyası anlamlar evrenidir, bu dünya belirsizliklere, çelişkilere, çılgınlıklara veya şaşkınlıklara katlanabilir, fakat anlamsızlığa asla,” diyordu. Bütün duyargalarımızla işte o anlama ulaşabileceğimiz, olup biteni istifleyip  bir omurgaya dizebileceğimiz  anlam arayışımıza kaldığımız yerden yeniden başlarız biz de. Yazar irili ufaklı şoklarla okuru sürekli sarsar. Hiçbir şey göründüğü gibi ya da bizim sandığımız gibi değildir. Hamura hep yeni veriler, yeni baharatlar katılır ve yeniden, yeniden yoğrulur. Anlatıcıyla birlikte biz de değişir, durmadan yeni anlamlar kazanan olayların etrafında dört döneriz.

“L-o-v-e. Dört harf, her harf için bir cilt! İnsan ruhunun point faible’ı [zayıf nokta] en habis urun bulunduğu yer!”

Dört! Sihirli rakam budur.Kitap boyunca farklı biçimlerde, anlatılan öykülere ve kahramanların ağızlarından çıkan cümlelere yedirilmiş olarak,  sık sık çıkar karşımıza. [Aynı şey, dört kitapta da (belki “doğalcı” bir yöntemle yazılmış üçüncü kitap bir ölçüde hariç) bol bol yer alan incelikli göndermeler ve “özdeyiş”ler için de geçerlidir.] Aşkın her türlüsünü kutsayan, insan ruhunun en çok bedenlerimize ve ruhlarımıza çizilmiş sınırlar yüzünden yaralanıp sakatlandığını savlayan, çok boyutlu aşkların karmaşık ama incelikli bir destanı sayılabilecek Dörtlü’nün ilk cildinin başına, -Einstein gibi yine toplumda bir devrim etkisi yaratan, o yıllarda tazeliğini koruyan kuramıyla-, Freud’a ait “Her cinsel edimin dört kişinin katıldığı bir süreç olduğuna inanmaya başlıyorum. Bu konuda tartışmamız gereken çok şey olacak,” cümlelerinin epigraf yapılması boşuna olmamalı. [Burada kısaca not düşmeli: Freud’a ait bu tek alıntının dışında, her kitabın başında epigraf olarak mutlaka, yazarın “aklın son çiçeği” dediği Marquis de Sade’dan, onun ilk kitapla aynı adı taşayan Justine’inden alınmış cümleler kullanılmış. Ama nasıl ki Sade (da) -sanılanın aksine- pornografik bir yazar değilse, İskenderiye Dörtlüsü de pornografiden yana en küçük bir iz taşımaz.] Ama kimbilir, bu rakamın kaynağındaki hikmet, belki de, sonsuz sayıdaki seçeneğe karşın, zamanın sonsuzluğu içinde hareket eden her ölümlü şeyde olduğu gibi, bir indirgemeden, bir “son” gereksiniminden öte bir şey değildir.

Tanrısal bakış açısıyla yazılmış ve geleneksel roman kalıplarına en çok uyan üçüncü kitaptan (Mountolive) sonra, dördüncü kitapta (Clea) yeniden “ben anlatımlı” kalıba döneriz ve atonal senfoninin makamına kavuşmasını, her şeyin zamansal bir çizgi üzerinde yerli yerini buluşunu, dağılan kolların birleşip nasıl tek bir nehre dönüştüğünü izleriz. Resme artık uzaktan bakabilmekte, fon ve figürü birbirinden net bir şekilde ayırt edebilmekteyizdir. Ama gelin görün ki yazar bize çoktan bir iç devrim yaşatmış, içimize o kuşkuyu, o “acaba”yı, o “belki”yi ekmiştir bir kez. Kitap zihnimizdeki yaşamını, uğultular, iç çekişler ve fısıltılarla çoğalarak  sürdürmekte, zamana meydan okuyan bütün anlatılarda olduğu gibi yeniden okunmaya ve yorumlanmaya açık, hâlâ bizi beklemektedir.

ROMAN ve KAHRAMANLARI: YAŞAM DOLU  ve ÖLÜMCÜL

Burada bir aşırı yorum yapacağım ve kitabın kahramanının aslında yazarın ta kendisi olduğunu, yazarın kendini ustaca bütün roman kişilerine dağıtıp bölüştürdüğünü, bunun belki âdil bir paylaşım olmadığını ama –elbette birkaçı hariç- her kahramanında yazardan –az ya da çok- bir parça bulunduğunu söyleyeceğim. (“Aha!” diyorsunuz okurken bir anda, “şimdi de M. oldu.”) Örneğin Pursewarden onun olmak istediği -ya da olduğu- yazardır. Darley acemiliği, saf-gözlemci-ılımlı yanıyla; Mountolive yabancılığı, İngilizliği, Mısır’a eğreti ama tutkulu bağlılığı ve belki ailesiyle olan ilişkisiyle; Pombal –olasılıkla- kadınlarla olan ilişkileriyle; Balthazar gizemciliği, Capodistria şehvet düşkünlüğüyle; hatta Mnemjian kısa boyu, dedikoduculuğu ve gösterişçi yanıyla biraz “o” değil midir?  Roman kişilerinden birini (Scobie) şu cümlelerle anlatır sözgelimi ve ben bu betimde yazarın kendi, o parlak ve çınıltılı dilinin bir betimini bulurum ister istemez: “Scobie’nin damarlarında kan değil, yemyeşil tuzlu su, denizin derinliklerindeki şey akıyordu. (…) Konuştuğu dil beş okyanustan devşirilmiş, benzersiz bir yeşil su diliydi; sanki dört bir yanı usturlaplar, altılıklar, izobarlar, liman suyu haritalarıyla kaplı bir antikacı dükkânı gibi bir dil.” Yazar hakkında yaşamöyküsüne dair ulaşabildiğim bilgiler dışında fazla bir şey bilmiyorum, yani tümüyle sezgisel bir yorum bu. Ayrıca bu yüzde yüz böyledir de demiyorum, kahramanlarının çeşitliliğinde eşsiz denebilecek gözlem gücünün ve tanıklıklarının payı elbette var, olmalı. Örneğin Justine’in ilham kaynağının (ya da ilham kaynaklarından birinin), o yıllarda Durrell’ın yakın dostu yazar Arthur Miller’le evli olan, özgür yaşamı ve düşünceleriyle tanınan yazar Anais Nin olduğu düşünülebilir.

Başta Justine olmak üzere, Durrell’ın İskenderiye Dörtlüsü’ndeki kahramanlarının neredeyse hemen hepsi “tutkulu, nevrotik ve trajik”tir. Ruhsal sakatlanmışlıklar çoğunda bedensel sakatlıklar biçiminde cisimleşir. Durrell bir derinlikçidir. Elinde bir iskandil, ruhların derinliklerine iner ve oradan avuçları ganimetlerle dolu çıkar. Kitaptaki, aşka, cinselliğe, insan ilişkilerine değgin keskin akıl yürütmelerden yalnızca biri olan şu cümleler bile bize yazarın cinsel konulara nasıl baktığının ipuçlarını verecektir: “Cinsiyet, bilginin erkek ve dişi uçlarını bir araya getiren bir eklem, bir birleşme – bir bilinmezlik bulutu! Bir kültürde cinsiyet işleri kötü gidiyorsa bilgi de engellenmiş demektir.” Kadın kahramanlar güçlü kişilikleriyle dikkati çekerler kitapta. “İskenderiye’nin bilinçaltında bir bulut gibi dolaşan o korkunç kraliçeler soyunu anımsatan” Justine, kitabın sonunda bir elini kaybedip takma eliyle resimlerini yapmayı sürdüren ressam Clea, güllerle çevrili bir köşkte evcil bir kobrayla birlikte yaşayan anne Leyla,  Pursewarden’ın kör kızkardeşi Liza, hatta yazarın kitapta iki kez söylettiği “bayım, yalnızlığın kendisi oldum ben,” sözüyle, şu kırılgan Melissa bile, romanda dişiliklerinden çok kişilikleriyle söz sahibidirler.

Romanın, tek bir kişinin, tek bir roman kahramanının etrafında dönen bir hikâyesi yoktur. Çok zengin, kitapta enfes betimlemelerle anlatılan o benzersiz karnavallar denli renkli bir sahnedir bu. İlk kitaptaki görkemli açılışın ve biraz da, okurun Dörtlü’yü daha çok ilk kitap olan Justine’le tanıyor olmasının etkisiyle, kitabın en merkezi kişilerinden biri olmasına karşın, Justine’in biraz abartıldığını (eleştirmen ve okur tarafından) düşünüyorum. Ama her kitabı kendi içinde bir bütün olarak alır ve sonraki açılımlardan ayrı düşünürsek, Justine’le ilgili, onu özgür, başına buyruk, “yeni” kadın tipinin simgesi olarak gören yorumlara katılmak mümkün. Büyük olasılıkla ilk kitapta yapmaya çalıştığı da buydu Durrell’ın. Çünkü onda yeni ortaya çıkan yüz, öncekinin bir değillemesi değildir; gerçeğin, her biri kendi içinde bir yaşama ve tutarlılığa sahip farklı yüzlerinden biridir sadece. Şöyle der bir yerde Justine’in ağzından: “Bak, aynı öznenin beş ayrı görüntüsü. Yazar olsaydım kişilerimde çok boyutluluğu amaçlardım, prizmasal denebilecek bir görünümü. Neden sanki bir insan aynı anda birden çok resim vermesin?” Burada biraz da Varoluşçu felsefenin, varoluşun öz’den önce geldiğini, insanın sabit, değişmeyen bir özü olmadığını savlayan ve insanı bir “oluş” olarak gören yaklaşımının izlerini buluruz. Belki de biraz,   Pragmatizm’deki, şu bin bir yüzlü hakikat kavramını.

Yaşanmışlık izleri pek çoktur romanda. Durrell’ın bir dışişleri görevlisi olduğunu, Mısır, Kıbrıs, Rodos gibi yerlerde uzun yıllar çalıştığını -ya da yaşadığını-, Hindistan doğumlu oluşunu, Doğu ve Akdeniz kültürünü çok iyi tanıdığını düşünürsek bu hiç de şaşırtıcı değil.Belki biraz da romanın, örtülü bir arka plan olarak, siyasi yönünden söz etmeli. İkinci Dünya Savaşı adım adım yaklaşmaktadır. Gerçi savaş ancak son kitapta karşımıza çıkar ve bir donanma şenliği gibi yalar geçer İskenderiye’yi, hepsi o kadar. Bir de, “Daha önce savaşın kişisizliğinin hiç farkına varmamıştım. Bu kocaman, renkli ölüm şemsiyesinin altında insana ya da insan düşüncesine yer yoktu,” cümleleri kalır aklımızda. Romanın ana yapısını oluşturan olayların geçtiği zaman dilimi daha çok savaşın hemen öncesidir. Dünyayı yönetenler kapitalizmin bunalımına çareler aramakta, dünyayı yeniden şekillendirmenin planlarını yapmaktadır. Hayır, romanda böyle anlatılmaz ama siz böyle olduğunu, öyküdeki birçok ip ucunun-ayrıntının altında yatan etkenin bu olduğunu bilirsiniz.Doğal olarak roman kişilerinin büyük bir kısmı, Durrell’ın ikinci kitaptaki notunda belirttiği gibi “kitabın ana sorunu çağdaş sevi ilişkisinin araştırılması” olsa da, romanda tüm zaafları ve tutkularıyla, hep “insan” yanlarıyla anlatılıyor olsalar da, aynı zamanda siyasi figürlerdir de. Diplomatlar (örneğin romanın en başat karakterlerinden biri olan Mountolive İngiltere’nin Mısır büyükelçisidir), istihbaratçılar, gazeteciler cirit atar; ikili oyunlar, ikbal çekişmeleri, entrikalar gırla gider romanda. Karakterlerin hemen hemen tümü Mısır’ın yabancısı olan Batılılar’dır. Mısır’ın yerlisi olup başat karakterler arasında yer alan yerlilerse ya Yahudidir ya da Kıpti (Hristiyan).  Sözgelimi, biri Mısır’daki, yeni yeni gelişen –giderek işbirlikçi bir noktaya varacak olan- burjuvazinin, diğeri kan kaybeden feodalitenin temsilcisi olan iki kardeş, Nesim ve Naruz kıptidirler. İki güçlü yenilgi figürü olarak ama kitabın bir bakıma arka planını oluşturan siyasi oluşumun aktörleri olarak da vardırlar kitapta. Bir karnaval şenliği denli kıvıl kıvıl kaynayan bir çokluğun ortasında, halkın ve capcanlı bir Memlik portresinin dışında Müslüman Arap karakterlere pek rastlayamayız. Nesim’in Memlik’in huzuruna çıktığı o etkileyici rüşvet ve kuran dinletisi bölümüyle, Dörtlü’nün sonundaki o bir flaş patlaması gibi kısacık verilen Justine-Memlik-Nesim yakınlaşması, siyasi arka planı ve bölgenin bugününe uzanan yönleriyle, okuru düşündürebilecek bölümler. Uzun yıllar kendisi de elçilik görevlisi olarak (savaş boyunca İngiliz ataşesi) çalışmış olan Durrell en iyi bildiği şeyi, en iyi tanıdığı insanları anlatır. Seçtiği uzam çok iyi bildiği bir uzamdır: İskenderiye. Doğu’yu elbetteBatılı gözüyle oryantalist bir bakış açısıyla anlatmaktadır yazar. (Ah, şu ezelî hikâye!) Düşündüm: Onun romanda uyguladığı “görelilik” yöntemini farklı bir boylamda genişletsek ve roman –tema bütünüyle korunarak- bu kez farklı yazarlar tarafından yazılsa sonuç ne olurdu diye? Aynı öyküye ceylan ve avcının bakış açıları denli keskin bir farklılıkla bakılıyor olsaydı? Durrell kendini bir entelektüel olarak her türlü siyasi var oluş tarzının üzerinde görse de, bakışı bir misyoner bakışıdır yine de. Ne ki, uygarlığı büyük bir eğretileme olarak gören yazar, öyle büyük bir tutku ve sevgiyle, öyle büyük bir evrensel coşkuyla, öyle derin ve saf denebilecek bir içgörüyle ve öylesine kendine özgü bir tarafsızlıkla anlatır ki, elinizde olmadan anlatılan “insan”a odaklanır, anlatılanın aslında hepimizin hikâyesi olduğunu içten içe kavrarsınız.

ŞEHİR ve ŞİİR

Dört kitabın da ana dokusunu oluşturan şehir’den ve asıl önemlisi de “şiir”den söz etmezsek, tabloyu eksik anlatmış, bir bakıma, bu görkemli anlatıya haksızlık etmiş oluruz. Evet, şiir! Roman boyunca sürekli -kimi kez bir sorunsal olarak- şiire ve farklı şairlere atıflarda bulunulur. Kitabın kendisi neredeyse baştan sona şiirdir. Her gözeneğinden elmas taneleri gibi işlenmiş cümleler, bu cümlelerle birlikte renkler, sesler, kokular, egzotik tatlar fışkıran bir dokudur bu. Tek bir sıradan cümleye, yaratıcılıktan ve zekâdan uzak tek bir ifadeye bile rastlamanın olanaksız olduğu bir şölenle, bir imge bombardımanıyla karşı karşıyayızdır. Kitap bir ayrıntılar ve betimlemeler şöleni olmasına karşın, tam da iyi bir anlatıda olması gerektiği gibi, okurun sezgisine ve düş gücüne emanet edilen boşluklardan da yoksun değildir. Sahneler ve geçişler inanılmaz derecede sinematografiktir. Naruz’u Nubk ağacının önünde, bir elinde tabancası, bir elinde kamçısıyla, garip bir erinç ve meydan okumayla durakaldığı yerde bırakır, hızla Balthazar’la Nesim’in art arda silah sesleri duydukları göl kıyısına geçeriz. Gerek doğa betimlemeleri olsun, gerekse panayır, karnaval, Naruz’un panayırda dolaşması ve büyücüyle karşılaşması, ördek avı, yas töreni, mevlid gibi, uzun uzun anlatılan sahneler olsun, büyüleyici bir şiirsellikle doludur. Bir dil büyücüsüdür Durrell.Muzip de bir büyücü: Bir betimlemenin ardından, parantez içinde “Güzel bir anlatım!” nidasını ekleyip, bir editör şakasına benzeyen küçük postmodern şakalar yapmaktan da geri durmaz. Kitap sonlarına eklenen “Çalışma Notları”, “Son Veriler”, Scobie’nin sık sık kullandığı deyimler” gibi bölümler bile belki böylesi şakalardandır. (Bana biraz, kitabı yazarken eğlendiği duygusunu da verdi.) Kitabı kaparsınız, arka kapaktaki küçük fotoğraftan size o boncuk gözleriyle gülümsüyordur.

Kitabın görünmeyen, anlatıcının beyin kıvrımlarından inip arada sırada satırların arasında dolaşan bir kahramanı daha vardır: Bir şair! Bazen “İhtiyar şair”, bazen “yaşlı adam” bazen de “kentin ozanı” olarak anılan bu şair Kavafis’den başkası değildir. Hayaleti, “Kavafis’in beşiğini sallamış şehir” olan İskenderiye’nin sokaklarında bir kökünden kopmuşluk ve yeniklik imgesi olarak hâlâ dolaşmaktadır. Şairin, yazarımızın ruhsal soyağacındaki en değerli akrabalarından biri olduğunu hemen anlarsınız. Anglosakson kültürünü yavan, Doğu’yu ise mistik bulan yazar gibi, Kavafis de Hellenizm’i  yüceltmiştir. İlk kitabın sonuna eklenen iki (“Şehir” ve “Tanrı’nın Antonius’u Bırakmasıdır”), dördüncü kitabın sonuna eklenen üç şiiriyle Kavafis romana şiirin damgasını vurur.

Ve şehir! Roman boyunca neredeyse kişileştirilen İskenderiye kenti. Belki de bir kentin başına gelebilecek en güzel şeydir bu: Bir romanın baş kişisi olmak! Mekânın bir ruhu olduğuna inanan; kültürlerin en önemli kurucu ögesinin, dilden ve dinden bağımsız, yaşanılan yerin ruhu olduğunu savunan Lawrence Durrell’ın romanı için ana mekân olarak bu çok dilli, çok kültürlü, çok dinli kenti seçmiş olmasına şaşırmamalı. Tarihi, doğası ve iklimiyle, bu tutkulu ve trajik şehir kadar kaderi roman karakterlerinin yaşamlarıyla çakışan bir başka şehir bulamazdı. Hüzünlü, tutkulu, ölümcül ve tekil. “Melekçe” ve “kara ışık”. “Arkasını tuzlu Mareotis Gölü’nün aytaşı aynasına, onun ötesinde uzanan çölün bitimsizliğine dayamış”, yüzünüyse tüm görkemiyle denize vermiş olanbu çok yüzlü kent, “kentin yaşlı ozanı”nın sesiyle kulağımıza şöyle fısıldar gibidir:

“Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Bineceğim gemi yok, çıkacağın yol yok.
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
Öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.”*


Perihan BAYKAL
…

 

*Şehir, Konstantin Kavafis, Çeviri: Cevat Çapan

 Bu yazı oluşturulurken, Can Yayınları’ndan çıkan, çevirisi Ülker İnce’ye ait olan kitaplardan yararlanılmıştır.

(Yazı, Roman Kahramanları dergisi'nin Ocak-Mart 2014 tarihli 17. sayısında yayımlandı.)

6 Ağustos 2026 Perşembe

Biz Bu Göğü Terk Etmemiş Miydik?

 

























BİZ BU GÖĞÜ TERK ETMEMİŞ MİYDİK


âcildim, âcizdim, yâresi yar
kadar bir alageyik
gözlerine bir parsın gözleri değmiş
başını eğmemiş
parstım gözlerinde bir geyiğin elâ hüznü

yar! ucun nerde bucağın senin
düştüm bak göğüne, en derinine
dilim damağım silme kays!

çöl yuttum, kumla yundum, âteşle
bendim öpen boynundan iştahla suyu
gölde saz idim bir vakit
dilde kuğu!

ko maviden olsun kuşun ölümü
kurdun çakır pençe boz!
göğsümde yanargünün zorlu lekesi
bırak kanasın yârem, akşamla zârı

biz
güneşe tapanların soyundan değil miydik
göğe hey!
ilk badem ağacıdır düşen aşka
enuma elish!
bilmez ihaneti atın ve taşın soylusu
sözü özdür insanın köz!

ah, acının kalbi, o dilbaz kekeme
uçarken yalımlar pervanelere, uğrun
menekşenin açtığı sonrasız şimdi

biz bu göğü terk etmemiş miydik?


Perihan Baykal
Gediz Dergisi, Ocak 2009



24 Nisan 2026 Cuma

Kitap Kokulu Oda















KİTAP KOKULU ODA

Zamanıdır, Zamanı Gelmenin!

“vakt erişti, herkesler bilsin bunu!
Artık çiçek açma zamanıdır taşın,
yüreğinse tedirginlik zamanı.
Zamanıdır, zamanı gelmenin.

Artık zamanıdır.”

Bu dizeler, Türk şiir okurları tarafından “Bademlerden Say Beni”, “Ölüm Fügü” gibi şiirleriyle tanınan Paul Celan’ın Corona’sından. Evet, “zamanıdır, zamanı gelmenin!” Özellikle bu dize, geldi dolandı dilime, sabahtan beri.  İlk okuduğum günden beri hatta. Bazı dizelerin böyle tuhaf bir büyüsü  vardır işte, insanın göğüs kafesini umutlu ve sabırsız bir nefesle dolduran. İçimizde dört duvar içre kıvranıp duran biri varmış da, artık fırlayıp çıkacakmış gibi yerinden. Nicedir kıvrandıran bir hasret, sonu vaadli bir vade sona ermiş, birileri “öte geçelerden” o hanidir beklenen ıslığı çalıvermiş gibi.

Clarissa P. Estes’in Kurtlarla Koşan Kadınlar’ını okuyordum. Oradaki bir cümleydi aslında beni Paul Celan’a götüren. Diyordu ki orda da: “Zamanı geldiğinde zamanıdır. Hazır olmasanız bile, işleriniz bitmemiş olsa bile, bugün geminiz geliyor olsa bile.” Değil midir? Öyledir. Zamanı geldiğinde zamanıdır, bunu herkes bilir. Çağrı büyük yerdendir çünkü; içimizden, içimizdeki o her şeyi bilen vahşi doğadandır. La Loba! Biz uyurken tüner bir ağaca, ulur durur aya karşı. Duyar da duymazlıktan geliriz, bilir de bilmezlikten. Ne uğruna ve ne pahasına?

Estes, insanlığın ortak bilinçaltının aynaları olduğunu düşündüğü masallar aracılığıyla, -pentimento tekniğiyle oluşturulmuş bir resmi kazır gibi tıpkı-, o masalların üzerindeki çörü çöpü bir güzel üfleyip, masallarda yansısını bulan ve hepimizin derinlerinde yatan kadim bilgeliğin izlerini sürüyor. Uzun uzun, sevgiyle; hiçbir basamağı, ince ayrıntıyı atlamadan yaptığı yorumlarla. Clarissa P. Estes’in, o zengin ve berrak üslubuyla, bizi kadın psişesinin derinliklerine doğru çıkardığı yolculukları okurken, o en-en-en büyükannemiz, tarihin derinliklerinden çıkmış da, yumuşacık sesiyle, zaten ezelden beri bildiğinizi fark ediverdiğiniz sırları kulağınıza fısıldayıvermiş gibi oluyorsunuz. Estes, içimizdeki vahşi ruhu, mutsuzluğumuz pahasına terk edip bastırdığımız vahşi ruhlarımızı geri çağıran bir medyum! Ama yok, sanmayın ki ekten püften bir “new age” yazarıyla karşı karşıyasınız; hayır; Kurtlarla Koşan Kadınlar, yazarın 1971 yılında başlayıp yirmi yılı aşkın bir sürede tamamladığı dev bir yapıt ve Estes de, uluslararası  platformda tanınan, Jungcu Psikanalist Diplomatı ünvanı da bulunan bir bilim kadını. Ayrıca, uzun zamandır kendini insanlığa adamış bir aktivist, âsâ-çarık dolaşarak dünyanın her yerinden masallar derlemiş-derleyen bir kantador (:eski öyküler derleyicisi) ve aynı zamanda bir şair! Hem nasıl! Yaklaşık beşyüzelli sayfalık kitabının hemen her satırında hissediyorsunuz zaten o şiiri. Şiir tozu serpilmişçesine ışıldıyor her satır kitaptaki. “Şiirsel imgelerle düşünme yeteneğini tanımlamak için” de kullanılan “El- Duende” için bakın şöyle diyor bir dipnotta: “Öykü toplayan Latin curandera’ların arasında kendi ruhundan daha fazla ruhla dolma yeteneği olarak anlaşılır. İster sanatçı olunsun, ister izleyici, dinleyici ya da okur, el-duende bulunduğu zaman, insan, dansın, müziğin, sözcüklerin, sanatın altındakini görür, duyar, okur, hisseder; orada olduğunu bilir. El-duende orada olmadığı zaman, olmadığını bilir.”

Ah! Ne zaman, ne zaman koptuk o büyük şefkatten ve ne zaman “öteki” oldu doğa, insan için? Gregory Colbert’in doğayla insanın bütünleştiği o enfes fotoğraflarına bakıp böyle düşünmüştüm bir vakit. Kurtlarla Koşan Kadınlar bir an için o üzerine çöl kumu serpilmiş gibi duran olağanüstü fotoğraflara  götürüp getirdi beni. Şöyle yazmıştım o zaman: Huşû mu demeli, sükûn mu; yüreği büyütüp, büyütüp, büyütüp kocaman yapan büyük nefese , buradaki? Do’lar ve mi’ler, içrek rebâbı doğanın, ama saf ve salt doğanın, zehrimizin henüz katışmadığı.
İtiraz yok çünkü. Karşı koyma yok. Nefret yok. Ah! Ne zaman, ne zaman koptuk bu büyük şefkatten ve ne zaman “öteki” oldu doğa, insan için?
Hayf!

Estes kadınlar için yazmış ama eğer bir “oğul”sanız yine okuyun bu kitabı ve korkmadan, dikkatle bakın o berrak gözlere; çünkü o, dişi olsun, erkek olsun, bütün kurtların büyükannesi. Dinleyin-dinleyelim onu; o dişil, diri ve derin nefesi. İyice geç olmadan, dönüş yolunu unutmadan; kurumadan derimiz, derinimiz…

Rilke…

Bir inci tanesi nasıl oluşur? Rengiyle, biçimiyle, parlaklığıyla diğerlerinin arasında öne çıkan bir çakıl taşı ya da? Bazen düşünürüm de, bir büyük sır var gibi gelir, evrenin bizden gizlediği.

Hani “yıldızın parladığı anlar” der ya Stefan Zweig, öyle mi olur bilmiyorum ama bildiğim, birçok koşul biraraya gelir, -çalışır adeta- ve nesneler gibi, bazı insanlar da, tıpkı göz alıcı inci taneleri gibi , diğerlerinin arasında öne çıkar ve adlarını tarihin belleğine altın harflerle yazdırırlar. Yok, muzaffer komutanlardan; devletlere, ülkelere, insanlara hükmedenlerden söz etmiyorum. Daha mütevazı ve daha büyük olanlardan, Herman Hesse’nin coşkulu adlandırmasıyla “ölümsüzler”den söz ediyorum ben. Şimdi sözünü edeceğim ölümsüz, hepimizin az ya da çok yakından tanıdığı Rainer Maria Rilke. Peki ya Kappus kimdir? Kappus, onun mektuplarındaki “sevgili Kappus”tur; Rilke’nin sevgili “genç şair”i!

Şiirle ilgili çoğu kişi okumuş ya da en azından duymuştur bu mektupları. Bu yazışma başladığında  sanmayın ki Rilke yaşını başını almış olgun bir şairdir, hayır, henüz yirmi sekizinde, yeni yeni tanınan genç bir şairdir o da. Diyeceğim şu; Kappus bir görevlidir de sanki, bu altın değerindeki mektuplar yazılsın ve bize kalsın için girivermiştir yaşamına Rilke’nin. Kim daha değerli, gerçekten bilmiyorum. Değerler atfeden bizizdir belki yalnızca ve bir yerlerde birisi gülümseyip duruyordur bu işgüzarlığımıza. Değerler atfetmek insana özgü bir çocukluk hastalığıdır belki. Kimbilir? Yine de ne kadar soylu ve dokunaklı bir çabadır insanoğlunun bu anlama ve anlamlandırma çabası! Sanır ve umarız ki, herşeyin üzerinde ya da herşeyi kapsayan bir hakikat vardır ve hepimizin bildiği o çocukluk oyunundaki gibi, tutulan nesneye yaklaştıkça “sıcak!”, uzaklaştıkça “soğuk!” diye fısıldayıp durmaktadır bir şey, kulaklarımıza.

Rilke’ye dönelim yine. Rilke, içindeki vahşi yanı korumuş bütün büyük ve saf ruhlar gibi, gerçeğin içinden konuşmayı bilir. Bu, Clarissa P. Estes’in el-duende’si değildir de nedir?

Şöyle yazar örneğin bir mektubunda: “ Bizlere gereken yalnızlıktır, büyük, içsel bir yalnızlık. Kendi içine yürümek ve saatler boyu kimselere rastlamamak… İşte erişilmesi gereken şey bizler için. Erişkinler büyük ve önemli buldukları nesnelerle sarmaş dolaş sağa sola koşuşurken, yalnızlık içinde yaşayan bir çocuk gibi tıpkı, erişkinlerin hamaratlıklarına bir anlam veremeyen ve yaptıkları işlerden bir şey anlamayan bir çocuk gibi.”

Şiir Defteri ve dahası…

Üç Nokta’yı ve beraberinde verdiği Şiir Defteri’ni (o zamanlar Toroslu kitaplığından çıkan ki aynı titizlik İkaros Yayınları’ndan çıkan sayılar için de geçerli) 2006 sayısından beri izliyorum. Şiir Yıllıkları’nı elimden geldiğince izlemeye çalışıyorum ama içlerinde bu yıla kadar hiç sektirmeden edinip okuduğum yıllık Şiir Defteri oldu diyebilirim. Şeref Bilsel ve Cenk Gündoğdu’nun çok iyi bir iş kotardıklarını düşünüyorum. Bu yıl (2010) çıkan hemen bütün şiir yıllığı, seçki ve antolojileri inceledim, hepsinin kendince olumlu ve olumsuz yanları var elbette, bunlar hep yazılıp çizildi, dergilerden ve internet ortamlarından izledik. Sonuçta şiire gönül vermeden bu iş olmaz. Bu işin hasbiliğini hepimiz biliyoruz. Hepsi de emek ürünü bu çalışmaların, hepsi de saygıyı ve ilgiyi hak ediyor. Yıllıklarla özdeşleşmiş isimlerin belli başlıları çoğumuzun ve bu arada benim de, şiirlerini, şiire dair yazdıklarını ve yaptıklarını takdirle izlediğimiz değerli insanlar. Ve kim ne derse desin, iyi ki varlar!

Zaman zaten sözünü söyleyecek vakti saati gelince. Benim burada özellikle vurgulamak istediğim başka bir şey: Dizgi-baskı-düzelti açısından gösterilen, gösterilmesi gereken azami özen. Bu açıdan, olumlu anlamda, birinci sıraya yerleştirebilirim Şiir Defteri’ni. Çünkü inanılmaz bir özensizlik, dikkatsizlik ve baştansavmalık hâkim şiirle ilgili yayınlarda. Güzel bir şey görünce gözümüzün ışıması bundan. Aslında bu özensizlik her yerde! En çok da internet ortamlarında ama yazılı basında karşımıza çıkan hatalar, beklentimiz oranında daha çok canımızı yakıyor. Bunun yalnızca olanaklarla –elbette vardır bir miktar payı ki çoğu kez bağışlatan da bu- ilintili olduğunu da sanmıyorum ayrıca. Ufak tefek kusurlar değil kastettiğim; münferit olanlar da değil. İnsanız, bundan daha doğal bir şey yok. Baskı-kâğıt kalitesi, şu-bu da değil. Bu yazıyı okumakta olduğunuz dergi dâhil, sınırlı olanaklarla ama çiçekler gibi çıkan nice dergi var ki onlar daha da kıymetlimiz. Ayrıca hepsi bizim! Ben biraz sâfiyâne bakıyorum galiba. Şiir ve edebiyat adına sunulan her güzel şeye heyecanla yaklaşmaya teşne bir yapım var. Kendimi “ben şu konuda iyiyim!” diye kolay kolay öne atamam ama okurluğum için hiç düşünmeksizin “iyi” sıfatını kullanabilirim. Okuyor ve görüyorum. Bazen öyle hatalar yapılıyor ki, hiç düzeltme yapılmıyor mu, -teknik ayrıntıları bilmiyorum elbette ama, kulaktan dolma bildiğim kadarıyla- baskıya verilmeden sayfa dizini hiç mi kontrol edilmiyor, geriye dönüp bakılmıyor, merak ediyorum. Şiir, evet, karşılıksız bir uğraş, gönül indirmeden yapılacak bir iş değil. Holding dergileri, büyük marketlerin dergi reyonlarında gördüğümüz bütün o pırıl pırıl dergiler değil kastımız. Ne de kıstasımız! Onlarda belki hiç hata yok, çünkü onlar zaten hatanın ta kendisi. Bir de ne var: Taşrada otomobil dergisi çıkmıyor, taşrada life-style dergisi çıkmıyor, taşrada moda dergisi çıkmıyor. Taşrada “şiir” dergisi çıkıyor. Şiirin, edebiyatın, insani değerleri yüklenmiş olmanın getirdiği sorumluluk büyük. Farklılık, farkındalıkla yan yana yürümeli. Bu şu demek ki, sevilene, sevgiyle yapılan nâçizâne bir uyarıdır yazdıklarım.

Dedim ya, dergilere, belki bazılarına safça gelebilir ama, şiir-edebiyat adına bize sunulan her şeye çok önem ve değer veriyorum ben bir okur olarak. Hâl böyle olunca,şiire-edebiyata gönül vermiş insanlardan ki çoğu bu anlamda iddialı insanlar; yazım, dil, dili anlamlı ve doğru kullanma konularında; sözkonusu olan matbu alansa, -baskı kalitesi bir yana- dizgi, düzelti, sayfa düzeni bakımlarından daha fazlasını istemek ve beklemek hakkım(ız)dır diye düşünüyorum. Sırasında internet ortamlarındaki dil ve yazım yanlışlarını -haklı olarak- eleştirmekten geri durmuyoruz. Ne demişti Cioran? “Bir virgül için ölünen bir dünya düşlüyorum.” O kadar da değil elbette, doğanın ve şiirin özünde de kusur var, büyüsü de biraz oradan geliyor ama seviyorsak yazmayı; hele yazmaya, yazıya adamışsak kendimizi, imi-imlâyı biraz daha sevelim.  Hatta çok sevelim. Ve bozacaksak da, bilinçle bozalım dilin bağını. Daha lezzetli şaraplar için.

Demiş bir kere üstadlar ya, hevesi kendinden önde giden nicesi de çoğun internet marifetiyle duymuş ya bir kere, kime sorsan yazmadan yaşayamıyor. Okumadan yaşayamam diyen yok hiç! Hız ve hırs, iki meşum kardeş, kurmuşlar bağdaşlarını, oturmuşlar baş köşelere! Herkes, hepimiz bir şeylere yetişmeye çalışıyoruz ama neye, bilmiyorum. Varsa da bilen, beri gelsin. Edebiyat zamanı yavaşlatmaya, hatta durdurmaya yarıyorsa, bir diklenme, bir meydan okumaysa zamanın dur duraksız akışına, dünyanın kirine pasına karşı hayatlarımızdaki nerdeyse yegane panzehir olup çıkmışsa, neden yenik düşmeli ki hıza?

Aynı sorun, nerdeyse içler acısı diyebileceğimiz bir yoğunlukta internet ortamlarında da var. Bir yıl kadar önce, internette kendime ait bir sayfada Turgut Uyar’ın “Federico Garcia Lorca İçin Üç  Şiir” adlı şiirini paylaşmak istemiş ve ben de başlangıçta herkes gibi kolayına kaçmayı düşünmüştüm işin. Şiirin altına düştüğüm not şöyleydi:

“Şiiri önce nette aradım, kolaylık olsun için. Ama maalesef o denli eksik ve hatalıydı ki bulduğum şiirler, vazgeçtim kopyala-yapıştır'dan ve oturup Büyük Saat'ten kendim harf harf dikte ettim. Bir şiirde tek bir harf, bir dize aralığı, italik dizilmiş bir dize ya da sözcük bile çok önemlidir bence ve bu konudaki azami özen, şiire ve şaire saygı gereğidir. Şiirdeki görselliğin, şiirin bu anlamdaki kompozisyonunun, şiir için çok önemli olduğunu, hatta anlamı bile etkileyebildiğini düşünürüm. Bilmiyorum, bu belki biraz bir halk ozanına ait bir ezginin kulaktan kulağa, sazdan saza değişmesine mi benziyor, tortu mu dibe çöken, kalan, halkın bağrına bastığı; yoksa kolaycılığın ve gerçek sanatı bile kuşatıp soluksuz bırakan pespayeliğin ta kendisi mi?”

Mavi Güvercin…

Bahsedecek çok kitap, çok dergi var daha ya, ben dergi olarak bugün, bir süredir Kuşadası’ndan havalanan bir seçkiden söz etmek istiyorum: Mavi Güvercin’den. Hüseyin Cahit Kerse’nin tecrübeli elleriyle kotarılan tematik bir seçki Mavi Güvercin. Her teleğinde bin meneviş! Şu ana kadar iki sayı çıktı: Barış ve Dostluk. Hüzün’lü Mavi Güvercin’se bildiğim kadarıyla, yolda. Ve işte, Barış’lı sayının, otuzuncu sayfasının, iki şiir sütunu arası boşluğuna, o beyaz boşluğa, el yazısıyla serpilivermiş birkaç naif dize. Dize de değil aslında; hemen o anda, çocuk cıvıltıları içinde uyanıp, aynı anda kalemin ve derginin ayrımına varıp, gülümseyerek mırıldandığım (ama gerçekten mırıldandığım!) ve ulaşabildiğim en yakın yer olarak elimdeki derginin bir köşesine bir çırpıda karalayıverdiğim birkaç cümle:

barış şiirleri okuyordum/ uyuyup kalmışım/ bir elimde dergi/ ve bir mavi tükenmez kalem/diğerinde
açık pencereden gelen/ çocuk seslerine uyandım/ dudağımda bir gülümseme/ ve işte bu dizeler/ köşeciğine sayfanın, karalayıverdiğim

…

Şiir ola!


Perihan Baykal

Şehir Dergisi'nin Ocak 2011 tarihli 62. sayısında yayımlanmış bir yazı. Konuşmayı daha çok sevdiğim, naif zamanlarımdan:)
Noktasına, virgülüne dokunmadan.

                                                                       

14 Ocak 2026 Çarşamba

Melekler, Canavarlar ve Pars Zambakları

 

MELEKLER, CANAVARLAR
ve PARS ZAMBAKLARI

I

dünyaydı, uğultuydu
nar içiydi, arpa boyu

adem ve havva’dan az önceydi, sahrennar’dı

sedefli bir deniz kabuğundan öğrendim dilini sonsuzluğun
öğrendim ve unuttum

kassandra’yım ben
ağzımda bir lal taşı

II

ateşi getirin bana ve masmavi bir kül kabı
simurg’un kanını getirin, ikaros’un soluğunu

serincek gölgesiymiş bir sığla ağacının
sıla dediğin ne ki, gurbeti getirin bana

ad kaderdir dediler, at murat
hep bir başka bahara kalır vuslat
ruhum, bir kehribar tanesinin içinde
sarı sarı ışıldar

kırmak için taş getirin, uçmak için tulpar!

ko dökülsün seneğim, silinsin uyruğum, hû!
gülü yüreğiyle ıslayana çöl yeter
hakikati söylemeye tek bir ağız

III

mürrüsafi kokusu getirin bana, dört kere bin yıllık
rüyadan rüyete uzanan bir asma köprü

yaralı bir geyiğin gözlerinden bakıyor bize dünya nicedir
bir plak, yavaş ve kederli, çizilmiş boydan boya

ayağında kanatlı sandallar, hermes’i getirin bana
ve bir kıpkızıl narteks
derin suyun özlediği

tatlı üzüm kokusu, cevizin en tirşe dalı, nakıl yaptığımız kara kiraz
içinden hışırtıyla geçtiğimiz mısır tarlaları

ah! bir bakanal ayini getirin bana, bir sarı zambak
toprağında demeter’in ayak izleri

IV

odradek’i, altın külçe’yi, zâhir’i getirin bana
getirin ne bulursanız ebabiller adına

döner batıya uçan kartal bir gün, çağan olur
çerağlar, füruğlar, çevganlar getirin bana

ateş suyu, turna gözü; ağırşak, sarı
aşk olur güneşe benzeriz; sur neymiş, sınır ne

gelir bizim de vaktimiz elbet; inecek var der, ineriz:
melekler, canavarlar ve pars zambakları


Perihan Baykal

Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi
Eylül-Ekim 2024

17 Ekim 2025 Cuma

FERAĞ

 


FERAĞ

                             "Benim payıma gelince, yitip gitsin."  
                                                          Ingeborg Bachmann


yanıp sönüyorsun, Lucciola
yanıp yanıp sönüyorsun
küçük kelebekler çiziyor sararmış bir kâğıda
yanmış parmaklarıyla
içindeki kız çocuğu

hangi sihirli söz yağdıracak şimdi yağmuru?
hani nerede o, hangi kuytuda
            sonsuzluğa üflediğin radika?

bak
acı sarıya boyuyor bütün kehribarları
Gaspara Stampa, gözyaşlarıyla
ve Frida Kahlo, viva la vida
kan kırmızıya

gördüm
tutup tutup saldığın altın pullu balığı
-bütün sınırlar çökerken ve kurulurken yeniden-
duydum sesinde titreyen hüzün perilerini

belki de can suyu arıyordun kendine çölün kalbinde
kendi kalbini belki, çıkarıp göğüs kafesinden
salmak için göğün derinliklerine

kaç kere gidip döndün, dilinde yalımlarla
dünyanın o en karanlık kıtasına
kaç kere dolandı koluna krom kaplı yılan
ağzındaki hiçlikle büyülendiğin

aynı ağaçta yetişir çünkü aşkla nefret
şefkatle zulüm
hoyrattır bütün bayraklar ve insan
hep bir unutuşa müptelâ

ah o sürûr!
ısrârı değil, esrârı seçen su

ucu köpük bir dalganın dalgınlığıymış meğer
avuçlarındaki


Perihan BAYKAL 

(Yeniden Sesimiz Dergisi, 2025/3)

11 Ocak 2025 Cumartesi

NÂMÜTENAHİ GELİNCİK*

 



NÂMÜTENAHİ GELİNCİK*


Akan Zaman…


Zamanın tik-takları ve sararıp düşen yaprakları bize durmadan gelip geçiciliğimizi, Hz. Süleyman’ın yüzüğünde kazılı olduğu söylenen o ünlü cümleyi hatırlatıyor: “Her şey gelip geçicidir”. Biliriz ki onca şayianın kökeninde bir hakikat payı mutlaka vardır ve nerde bir mıh çakılıysa bireysel/toplumsal belleklerimize, zaman eteklerini savura savura, topuklarını ve mührünü vura vura geçmiştir oradan.

Neler söylenmemiş ki “zaman” için! Kavramsal tanımları bir yana bırakırsak, en çok da şairler dert edinmişe benziyor “zaman”ı; “zaman”la ilintili imgeler en çok onların sınırsız imgelemlerinde, “tahayyül” ufuklarında hayat buluyor. Belki de en çok onlar istediği içindir ölümsüzlüğü! Sanatın bir anlamı/işlevi de zamanın o durdurulmaz akışına, dolayısıyla ölüme karşı durmak değil mi? “İz bırakmak”, ölümsüzlüğe kapı aralamak, sanatın doğasındaki en temel itki belki de. Salvador Dali’nin “Eriyen Saatler” olarak da bilinen “Belleğin Israrı” adlı yapıtında zamanı eğip bükmeyi başarmasındaki, Tarkovski’nin “Ayna/Zerkalo”da çocukluğunu ebedi bir yolculuğa çıkarmasındaki itki gibi.

-Birtakım mistik tecrübeleri, iddiaları dışarda tutarsak eğer-, zamanın dışına çıkmak elbette mümkün değil; mümkün olmadığı gibi, sanatçının kalıcı olabilmesi, kalıcı eserler yaratması, zamandan/zamanından el almasına bağlı değil mi biraz da ( hattâ çokça)? Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman’ında, “Semender ateşte nasıl evindeyse, zaman da insanın ruhuna öyle yerleşmiştir, ona can veren öğedir,” der. Stanley Kunitz’e göre “sanat, içini aşkınlığın şarabıyla doldurduğumuz kadehtir. Hayâl gücü, hem sonsuzluğa, hem de bugüne ait olma arzumuzun yansımasından başka nedir ki?” Kierkegaard, “her an sonsuz olanın içine atlamak ve her anda kaçınılmaz olarak sonlu olana düşmek” diyordu bu kaçınılmaz seremoniye.

Dünyayı daha çok sezgileriyle kavrayan şair için, zaman her şeyden önce bir imgedir. İçinde/n zaman geçen (ah, var mı geçmeyen!) iki dize sorulsa aklıma Nazım Hikmet’in “içimde mis kokulu/ kızıl bir gül gibi duruyor zaman”ıyla, Sabahattin Kudret Aksal’ın “ve iri bir gül gibi koktu zaman”ının gelivermesindeki hikmet ne ola ki? Ve ardından bir yırtılış! Ahmet Telli’nin, aynı minval üzre “ve yırtılmış bir tül gibi/ savrulup duruyor zaman”ı. Ama galiba en çok, Tanpınar’ın “zaman”ı: “Ne içindeyim zamanın,/ Ne de büsbütün dışında;/ Yekpare, geniş bir anın/ Parçalanmaz akışında”.

“Ey geçen ân, dur, öyle güzelsin ki!” der Goethe’nin Faust’u. Hiçbir zaman zaferle sonuçlanmayacak, ancak yaşamın sona ermesiyle, yani ölümle sonuçlanabilecek amansız bir mücadeledir bu. Bir sınav! Zaman durmaz; dursa ân olmaz, zaman olmaz. Başı gökteyse, ayakları da bir o kadar yerdedir insanoğlunun. Sonsuzluk dediğimiz o baştan çıkarıcı imge, bir “son” düşüncesiyle birlikte var olabilir ancak. “Sonsuzluk, zamanın dışındadır.”

Tam burada kulak vermemiz gereken söz, yine bir şaire, Baudelaire’e ait. “Sarhoş olma vaktidir!” diyor Baudelaire ve devam ediyor: “Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına! Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz.” Pessoa ise şu sözlerle meydan okur o zoraki köleliğe: “Her birimizin kendine özgü bir içkisi var. Kendi payıma var olma olgusunda kendime yetecek kadar alkol buluyorum. (…) Ve bütün bunların arkasında gizlice yıldızlarla donandığım, içinde kendi sonsuzluğuma sahip olduğum, bana ait bir gökyüzü var.”

Dağlarca’ya “ölüm yok ki!”, Yannis Ritsos’a  “şiire, aşka, ölüme inanıyorum/ işte bu yüzden inanıyorum ölümsüzlüğe” dedirten duygu, bu olsa gerek!

 

Şairin Yaşı: Genç Kalmak mı, Geç Kalmak mı? 

 

Zaman geçiyor ve sonsuzluğun çayırlarında at koşturan şair de yaşlanıyor. Düşünce (ve şiir) her ne kadar sonsuzluğu sevse de, dünya Bing Bang’ten beri başlangıçlar ve finaller üzerine kurulu. Sadede gelelim ve soralım: Peki şiirin bir zamanı, şiire başlamanın bir yaşı, bir alt ve üst sınırı var mıdır? Şiir belli bir yaşta başlanılması ve yine belli bir yaşta da bırakılması/ jübilesi yapılması gereken bir şey midir? Şiir dediğin bir genç/lik işi midir? (Yoksa gençlik iksiri mi?) Peki ya şiir, şiirin bir yaşı var mıdır? Bir miadı?

 

Bu soruların hiçbirinin tek ve sarsılmaz bir yanıtı yok. Şiiri gençlikle ilintilendirmek ne ölçüde doğruysa, olgun yaşlarda yazılan dizelerin değerini savunmak da o oranda doğru. Ya da, şiirin zamansızlığı/eskimezliği (iyi şiir yaşlanmaz!) kadar, eskiyip okurdaki karşılığını yitirmesi de. (Bazen iyi şiirler de eskir/antikleşir). Öte yandan, gençliği takvim yaşıyla ölçmek -ya da- şiir için yeter sebep görmek ne kadar yanlışsa, gençliğin şiirin gereksindiği ve gerektirdiği enerjiyi bünyesinde taşıyan, hayatla ve varoluşla ilgili ilk soruların sorulup bu sorulara yanıtlar aranan çok özel bir dönem olduğu gerçeğini inkâr etmek de o kadar yanlış olur. Şiirle biraz ilgisi olan herkes bilir ki, çok genç yaşlarda zirveye ulaşıp bir daha aynı çizgiyi tutturamayan şairler de vardır, en iyi yapıtlarını ileri yaşlarında üretmeyi başarmış olanlar da.

 

Bizde bu konuda en çok atıfta bulunulan, hattâ pek sevilen cümle öbeklerinden biri Cemal Süreya’ya ait. Çocuklar için yazdığı (hangi çocuk kitabı yalnızca çocuklar için yazılmıştır ki!) Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi’de şöyle der Cemal Süreya: “Elli yaşından sonra şair olunamıyor. On yaşında da şair olunamıyor. Şiir için en elverişli yaşlar 16-25 yaşlarıdır. Daha öncesi çok erken, sonrası biraz geçtir. Kırk yaştan sonra ise şiir için yalnız geç kalınmış değil, ölünmüştür.” Bu sözler insana ilk bakışta acımasızca görünse de, Cemal Süreya’nın amacı gençliği kutsamak, şiire başlama yaşına dair keyfi sınırlar çizmek, tâbiri câizse, şiirin kapısında değnekçilik yapmak falan değildir elbette. Görmüş geçirmiş şair amcanın çocuklara/gençlere verdiği, tecrübelerden damıtılmış bir öğüttür bu. Şair kumaşının yaşamın daha o ilk metrelerinde belli oluşu, şiirin birtakım alışkanlıkları -ve bazı alış(ıl)mamışlıkları!- gerektirdiğidir sözünü ettiği. Çünkü göz ve ruh, keskinliğini çabuk yitirir.

 

Beri yandan, İsmet Özel’e ait, “bir kişi 29 yaşına kadar şair olarak adını duyurduysa o kişi şairdir, 29 yaşından sonra ünlü şair olunmaz” sözleri de, bu meyanda anılabilir. (Burada yalnızca şair olmaktan değil, “ünlü şair!” olmaktan söz ediliyor dikkat ederseniz.)

 

Şiir kimsenin tekelinde değil ve her şeyden önce bir ruh ve yetenek işi elbette ama onu bir boş zaman uğraşı, bir emeklilik meşgalesi, şiiri mısra dizmekten ibaret gören birinin şiirsiz bir ömrün ucuna ekleyeceği bir sosyalleşme imkânı olarak görmek de mümkün değil. Nedense başka sanat dalları ve uzmanlık alanları için gereken ön hazırlık, birikim ve alt yapı şiir söz konusu oldu mu es geçilir, bir kalemi (ya da klavyesi) ve duyguları olan herkesin şiir yazabileceği, dahası şair olabileceği varsayılır. Elbette istisnalar olacaktır, yaşam herkes için aynı biçimde işleyen/ilerleyen düz bir çizgi değildir, her yaşam kendi özgünlüğü içinde yol alır ve kırılmalar her zaman olasıdır.

 

Şiirin çokluk bir duygu işi olarak görülmesi, “heyecan” gerektirmesi, şairlerin coşkularıyla yaşayan kişiler olduğu gerçeği, şiirin öznellikle, güçlü bir libidoyla  (ego ego dedikleri!) ve dolayısıyla gençlikle özdeşleştirilmesinde etkili olmuş olabilir.  O muhteşem Rimbaud örneği bile, pekâlâ da beslemiş olabilir bu yargıyı. Diğer sanat dalları ya da edebiyat türleri için bu tür sözler duymayız pek. Geç kalmak şiire özgüdür. “Erken ün” de! Haydar Ergülen, “Roman yazarları en önemli eserlerini daha çok ileri yaşlarda verebilirler. Şairler daha genç yaşlarda kendi şaheserlerini yaratabiliyorlar” sözleriyle somutlar bu bilindik gerçeği. (Her seferinde istisnalardan söz etmenin gereği yok, değil mi?) Ve zaten dehâ dedikleri de, pek öyle her mevsim çiçek açan gümrah bir ağaç sayılmaz.

 

Ingeborg Bachmann, “Yazarın gerçek sermayesi gençlik yıllarıdır, ama yazar başlangıçta bilmez bunu. (…) İnsan ancak geç yıllarında ilk bakışla, o bir daha hiç armağan edilmeyen ya da pek ender armağan edilen bakışla görmüş olduklarını anlamaya başlar” der bir söyleşisinde. Bachmann’ın -şiiri iyi anlayıp duyumsamış bir şair/yazar olarak- sarf ettiği şu sözlere ise, şiirin neliğine dair bir ima gözüyle bakmak belki daha doğru olacaktır: “Gerçek bir şiir yazabilmek için uzun yıllara dayanan deneyimler, gözlem yapma yeteneği gerekli değildir. Şiir yazma konumu, yalnızca dilin bir rol oynadığı son derece arı bir konumdur. Şiirin itici gücü, sözcüksel gösterilerdir.” Yine de, uzun yıllar şiirden niçin uzak durduğu konusunda -Goethe’ye atıfla- gelişigüzel yazılmış, gerçekliğe dayanmayan şiire değer vermediğini özellikle vurgulayarak, şöyle söyler: “Bu nedenle yıllar boyu şiir yazmadım; şiir yazamadığım için; ya da yazabilirdim, ama yazmak istemedim, çünkü elimde kendi geliştirdiğim, kullanabileceğim tekniklerin dışında hiçbir şey yoktu, yazsaydım, öylesine yazmış olacaktım.” Bu eşsiz entelektüel dürüstlük karşısında şapka çıkarmadan, hele de birtakım kıyaslamalar yapmadan edemiyor insan.

 

İki büyük şair, Rilke ve Max Jacob ise, genç şaire sabrı ve beklemeyi önerirler. Max Jacob, gençlik yapıtlarını öve öve bitiremeyenlerden yana olmadığını, gençlik yaratılarını çiçeği burnunda pişmanlıklar olarak gördüğünü belirttikten sonra şöyle devam eder:  “Bu beklemek üzerine bana diyorlar ki: ‘Peki ama, siz, kendine özgü rengi olan bir çağda yaşıyorsunuz, bir başkası sizden önce davranabilir.’ Oysa ben, tam da bu akımın, yani çağımızın bu renginin kötü olduğunu ileri sürüyorum. Sizin içinizde iyi olan şey, ölümsüz olandır. Onu söylemeye ise her zaman vaktiniz olabilir. Cervantés, Don Kişot’u 60 yaşında yazdı. Jean-Jacques Rousseau ise kırk yaşından önce kalemi eline almadı. Yazmadan önce kendinizi yetiştirmeye bakın.”

 

Rilke’nin Genç Bir Şaire Mektuplar’ını okuyan hiç kimse onun “sabır” konusundaki tavsiyelerinin yabancısı değildir. Şu enfes satırlarsa Rilke’nin “Malte Laurids Brigge’nin Notları”ndan  çekilip alındı: “Ah, gençken yazılan mısraların değeri zaten nedir ki? Beklenmeli ve bütün bir ömür boyunca anlam ve lezzet toplanmalıydı ve sonra, en sonunda belki iyi on mısra yazılabilirdi. Çünkü mısralar sanıldığı gibi, duyguların değil (duygu erkenden vardır birçok kişide), yaşamış olmanın verimidir. Bir mısra yazabilmek için insan, birçok şehir görmeli, insanları, nesneleri görmeli, hayvanları tanımalı, kuşların nasıl uçtuğunu hissetmeli, küçük çiçeklerin sabahları açarken nasıl titreştiğini bilmeli.” (Bu kadarla da kalmaz, içinden Rilke şiirinin fışkırdığı o velûd ve gölgeli iklimi duyumsatan, upuzun ve okunası bir devamı da vardır bu cümlelerin.)

 

Güncelerindeki/denemelerindeki dil, sanki dün yazılmış gibi (bugün yazılan/yazılmakta olan pek çok yazıdan belki daha da!) taptaze duran Nurullah Ataç da oldukça dertlidir anlaşılan, şu, “ille de genç’lik!” diyenler konusunda. Bir yazısında tatlı tatlı çıkışır böyle düşünenlere: “Şimdi yaşlandığım için değil, eskiden de böyle idi. ‘Genç’ sözüne pek tutuluyorum. ‘Genç mühendislerimizden, genç şairlerimizden, genç doktorlarımızdan…’ Pazarda hayvan satar gibi, sanki ölmesi için daha bir sebep olmadığını, satın alınırsa daha yıllarca işe yarayabileceğini söyler gibi bir şey… Mühendis, şair, doktor gençmiş, bana ne? İşi, bilgisi nasıl, ona bir bakalım. İnsanların ikide bir yaşını ileri sürmek ayıp şeydir.” Eh, bu da işin bir başka yönü tabii.

 

“Şair olmak için yaşlanmak gerek diye düşündüm” diye yazar günlüğüne Melih Cevdet Anday. “Yetenek onay beklemez, ozanların yaşı birdir” diyen de o.  Anday, ulaşılabilecek en üst mertebe olarak bir “fenafillah” mertebesinden söz eder ki bu durum, ozanın ‘ben’ olmaktan çıkıp, acemiliğin bilincine vardığı bir olgunluk hâlidir ve yaşlı ozanın yaşını yok eder. Turgut Uyar’a göreyse “İnsan hormonal etkilerle şiir yazıyorsa o, otuzunda biter.” Genç olunacak, ama, yalnızca genç olmaklık da yetmiyor demek ki. Dünyayı, yaşamı, var oluşu anlamak ve kavramak konusunda dışından çok içine doğru bir ısrar belki. “Kendine ait bir gökyüzü”! Yoksa söyleyin bana, yaşamının belli bir döneminde şiirle uğraşmamış, okul defterlerinin kıyısına köşesine birkaç dize olsun çırpıştırmamış kaç kişi vardır? Aziz Nesin’in bir yerlerden bize göz kırptığını görür gibi olmadınız mı? Öyle olmasaydı bir ergen uğraşı olarak kalırdı şiir ve bir hikmet burcundan söz etmek asla mümkün olmazdı.

 

Hikmet Burcu deyip de, Necatigil’i anmadan olur mu? O değil miydi, “çünkü asıl şiirler bekler bazı yaşları” diyen? Ne şiirin acemiliğin deneyimle alt edildiği zanaat türleriyle, ne de şairin her derde deva nasihatnameler yazmakla uzaktan yakından bir ilgisi bulunmasa da, birçok usta şair gibi onun da vardır elbette gençlere öğütleri. Önemli olan kendi ben’imizi bulmaktır der Necatigil ve genç sanatçıyı,  kendi toprağını bulmakta gecikmemesi konusunda uyarır. Bile/Yazdı’sındaki şu satırlarsa, Necatigilce bir ışık tutar gibidir konumuza: “Bazı besinler insanı tok, bazı şiirler insanı genç tutar ve ikisi hemen hemen aynı kapıya çıkar: Önlenir oburluklar, erken kocamalar.”

 

Son olarak, önemli bir noktayı hatırlatmakta yarar var. Şair için, sanatçı için, birikimin, deneyim ve yaşantı zenginliğinin önemini tartışmaya bile gerek yok. Ancak, içgörü ve yetenekle, en önemlisi de düş gücünün zenginliğiyle buluşmayan bir deneyim zenginliği, tek başına hiçbir şey ifade etmez. Öyle olmasaydı, sanatçının yeterliliği ömrünün uzunluğunca artıyor olur, en iyi yazarlar gezginler ve maceraperestler arasından çıkardı. Sanat söz konusu oldu mu, bakışın önemi öne çıkar ve sanat, iğne deliğinden dünyayı görmek değil midir, biraz da!

 

Ars Longa, Vita Brevis/ Sanat Uzundur, Hayat Kısa

 

Filmlerinde sıklıkla insanlar arasındaki iletişimsizlik konusunu işleyen, İtalyan yeni-gerçekçilik akımının önde gelen temsilcilerinden İtalyan sinema devi Michelangelo Antonioni’nin, yaşamının sonlarına doğru çektiği kısa metrajlı bir film vardır. Yaklaşık on yedi-on sekiz dakika kadar süren filmin tek oyuncusu yaşlı Antonioni’nin kendisi, çekildiği mekân ise, Roma’daki San Pietro in Vincoli kilisesidir. Bir veda filmi bile denebilir bu film için. Ruhu ve bedeni, hızın aldatıcılığını öğrenecek denli yaşlanmıştır artık auteur sinemacının. Tek bir diyaloğun bile yer almadığı, ayak sesi, çarpılan uzak bir kapı sesi benzeri küçük yankımsı seslerin dışında tümüyle sessizliğin egemen olduğu, Antonioni’nin kilisenin kapısından girip, adaşı Michelangelo Buonarotti’nin dev boyutlardaki Musa heykeline doğru ağır adımlarla yürümesiyle başlayan, aynı yolu bu kez gerisin geri yürüyüp, mavi bir ışığın süzüldüğü açık kapıdan çıkıp gitmesiyle sona eren, ana tema olarak heykelin önünde geçirdiği -etkileyiciliği yakın plan çekimlerle sağlanmış- uzun dakikalar üzerine kurulu bir filmdir Eye to Eye/ Göz Göze.

 

Michelangelo Antonioni çıkar gider ama, adaşı Michelangelo Buonarotti’nin heykeli, yüzyıllar boyunca nasıl direnmişse zamana, yine öyle, kaidesinin üzerinde hiç kıpırdamaksızın durmayı, zamana meydan okumayı sürdürmektedir. Tıpkı Antonioni’nin, her biri bir başyapıt olan unutulmaz filmleri gibi.

 

“Ne kaldı ne kaldı bizden geriye?” diye soruyordu “Bir Soru” adlı şiirinde Onat Kutlar. Onun canına mal olan karanlık günlerle büyük benzerlikler taşıyan içinde yaşadığımız şu günlerde, biz de sorabiliriz belki: “Ne kalacak, ne kalacak bizden geriye?” Tarih boyunca pek çok kez heykellerin kırılıp parçalandığını, kitapların, filmlerin, dahası insanların yakıldığını, şairlerin tutsak edilip öldürüldüğünü görmüş bir uygarlığın bireyleri olarak, insanın en soylu uğraşlarından biri olan sanatın tek korkulu rüyasının bizzat insanın kendi yıkıcılığı değil, yalnızca ve yalnızca “zaman” olmasını umalım.                                                        

                                                                                                                                

Perihan Baykal, Ocak 2016


***


*"Nâmütenahi gelincik", Oktay Rifat'ın Garip dönemi'ne ait ilk şiirlerinden Manzara'da geçer. Ancak, "sonsuz, bitimsiz, uçsuz bucaksız" gibi anlamlara gelen "nâmütenahi" sözcüğünü sonrasında "alabildiğine" ile değiştirmiştir.

 

MANZARA


Küçük bir lavanta çiçeği

Sarışın arı

Ve alabildiğine gelincik

Düşünmeden sevdiğimiz bu anda
Birdenbire başlayan gökyüzü   (Oktay Rifat, Bütün Şiirleri I, YKY 2007, 1.Baskı)

 

Bir Atonal Senfoni: İskenderiye Dörtlüsü

  BİR ATONAL SENFONİ: İSKENDERİYE DÖRTLÜSÜ                                       “Kendi kitabımı bırakayım düş kursun isterdim.” – Lawrenc...