SERENCAM
gülün çektiği, ah! / rengi belâsı
6 Ağustos 2026 Perşembe
Biz Bu Göğü Terk Etmemiş Miydik?
24 Nisan 2026 Cuma
Kitap Kokulu Oda
KİTAP KOKULU ODA
Zamanıdır, Zamanı Gelmenin!
“vakt
erişti, herkesler bilsin bunu!
Artık çiçek açma zamanıdır taşın,
yüreğinse tedirginlik zamanı.
Zamanıdır, zamanı gelmenin.
Artık
zamanıdır.”
Bu
dizeler, Türk şiir okurları tarafından “Bademlerden Say Beni”, “Ölüm Fügü” gibi
şiirleriyle tanınan Paul Celan’ın Corona’sından. Evet, “zamanıdır, zamanı
gelmenin!” Özellikle bu dize, geldi dolandı dilime, sabahtan beri. İlk okuduğum günden beri hatta. Bazı
dizelerin böyle tuhaf bir büyüsü vardır
işte, insanın göğüs kafesini umutlu ve sabırsız bir nefesle dolduran. İçimizde
dört duvar içre kıvranıp duran biri varmış da, artık fırlayıp çıkacakmış gibi
yerinden. Nicedir kıvrandıran bir hasret, sonu vaadli bir vade sona ermiş,
birileri “öte geçelerden” o hanidir beklenen ıslığı çalıvermiş gibi.
Clarissa
P. Estes’in Kurtlarla Koşan Kadınlar’ını okuyordum. Oradaki bir cümleydi
aslında beni Paul Celan’a götüren. Diyordu ki orda da: “Zamanı geldiğinde
zamanıdır. Hazır olmasanız bile, işleriniz bitmemiş olsa bile, bugün geminiz geliyor
olsa bile.” Değil midir? Öyledir. Zamanı geldiğinde zamanıdır, bunu herkes
bilir. Çağrı büyük yerdendir çünkü; içimizden, içimizdeki o her şeyi bilen
vahşi doğadandır. La Loba! Biz uyurken tüner bir ağaca, ulur durur aya karşı.
Duyar da duymazlıktan geliriz, bilir de bilmezlikten. Ne uğruna ve ne pahasına?
Estes,
insanlığın ortak bilinçaltının aynaları olduğunu düşündüğü masallar
aracılığıyla, -pentimento tekniğiyle oluşturulmuş bir resmi kazır gibi tıpkı-, o
masalların üzerindeki çörü çöpü bir güzel üfleyip, masallarda yansısını bulan
ve hepimizin derinlerinde yatan kadim bilgeliğin izlerini sürüyor. Uzun uzun,
sevgiyle; hiçbir basamağı, ince ayrıntıyı atlamadan yaptığı yorumlarla.
Clarissa P. Estes’in, o zengin ve berrak üslubuyla, bizi kadın psişesinin
derinliklerine doğru çıkardığı yolculukları okurken, o en-en-en büyükannemiz,
tarihin derinliklerinden çıkmış da, yumuşacık sesiyle, zaten ezelden beri
bildiğinizi fark ediverdiğiniz sırları kulağınıza fısıldayıvermiş gibi
oluyorsunuz. Estes, içimizdeki vahşi ruhu, mutsuzluğumuz pahasına terk edip
bastırdığımız vahşi ruhlarımızı geri çağıran bir medyum! Ama yok, sanmayın ki
ekten püften bir “new age” yazarıyla karşı karşıyasınız; hayır; Kurtlarla Koşan
Kadınlar, yazarın 1971 yılında başlayıp yirmi yılı aşkın bir sürede tamamladığı
dev bir yapıt ve Estes de, uluslararası
platformda tanınan, Jungcu Psikanalist Diplomatı ünvanı da bulunan bir
bilim kadını. Ayrıca, uzun zamandır kendini insanlığa adamış bir aktivist,
âsâ-çarık dolaşarak dünyanın her yerinden masallar derlemiş-derleyen bir
kantador (:eski öyküler derleyicisi) ve aynı zamanda bir şair! Hem nasıl!
Yaklaşık beşyüzelli sayfalık kitabının hemen her satırında hissediyorsunuz
zaten o şiiri. Şiir tozu serpilmişçesine ışıldıyor her satır kitaptaki.
“Şiirsel imgelerle düşünme yeteneğini tanımlamak için” de kullanılan “El-
Duende” için bakın şöyle diyor bir dipnotta: “Öykü toplayan Latin
curandera’ların arasında kendi ruhundan daha fazla ruhla dolma yeteneği olarak
anlaşılır. İster sanatçı olunsun, ister izleyici, dinleyici ya da okur, el-duende bulunduğu zaman, insan,
dansın, müziğin, sözcüklerin, sanatın altındakini görür, duyar, okur, hisseder;
orada olduğunu bilir. El-duende orada
olmadığı zaman, olmadığını bilir.”
Ah!
Ne zaman, ne zaman koptuk o büyük şefkatten ve ne zaman “öteki” oldu doğa,
insan için? Gregory Colbert’in doğayla insanın bütünleştiği o enfes
fotoğraflarına bakıp böyle düşünmüştüm bir vakit. Kurtlarla Koşan Kadınlar bir
an için o üzerine çöl kumu serpilmiş gibi duran olağanüstü fotoğraflara götürüp getirdi beni. Şöyle yazmıştım o
zaman: Huşû mu demeli, sükûn mu; yüreği büyütüp, büyütüp, büyütüp kocaman yapan
büyük nefese , buradaki? Do’lar ve mi’ler, içrek rebâbı doğanın, ama saf ve
salt doğanın, zehrimizin henüz katışmadığı.
İtiraz yok çünkü. Karşı koyma yok. Nefret yok. Ah! Ne zaman, ne zaman koptuk bu
büyük şefkatten ve ne zaman “öteki” oldu doğa, insan için?
Hayf!
Estes
kadınlar için yazmış ama eğer bir “oğul”sanız yine okuyun bu kitabı ve
korkmadan, dikkatle bakın o berrak gözlere; çünkü o, dişi olsun, erkek olsun,
bütün kurtların büyükannesi. Dinleyin-dinleyelim onu; o dişil, diri ve derin
nefesi. İyice geç olmadan, dönüş yolunu unutmadan; kurumadan derimiz, derinimiz…
Rilke…
Bir inci tanesi nasıl oluşur? Rengiyle, biçimiyle,
parlaklığıyla diğerlerinin arasında öne çıkan bir çakıl taşı ya da? Bazen
düşünürüm de, bir büyük sır var gibi gelir, evrenin bizden gizlediği.
Hani “yıldızın parladığı anlar” der ya Stefan Zweig,
öyle mi olur bilmiyorum ama bildiğim, birçok koşul biraraya gelir, -çalışır
adeta- ve nesneler gibi, bazı insanlar da, tıpkı göz alıcı inci taneleri gibi ,
diğerlerinin arasında öne çıkar ve adlarını tarihin belleğine altın harflerle
yazdırırlar. Yok, muzaffer komutanlardan; devletlere, ülkelere, insanlara
hükmedenlerden söz etmiyorum. Daha mütevazı ve daha büyük olanlardan, Herman
Hesse’nin coşkulu adlandırmasıyla “ölümsüzler”den söz ediyorum ben. Şimdi sözünü
edeceğim ölümsüz, hepimizin az ya da çok yakından tanıdığı Rainer Maria Rilke.
Peki ya Kappus kimdir? Kappus, onun mektuplarındaki “sevgili Kappus”tur;
Rilke’nin sevgili “genç şair”i!
Şiirle ilgili çoğu kişi okumuş ya da en azından
duymuştur bu mektupları. Bu yazışma başladığında sanmayın ki Rilke yaşını başını almış olgun
bir şairdir, hayır, henüz yirmi sekizinde, yeni yeni tanınan genç bir şairdir o
da. Diyeceğim şu; Kappus bir görevlidir de sanki, bu altın değerindeki
mektuplar yazılsın ve bize kalsın için girivermiştir yaşamına Rilke’nin. Kim
daha değerli, gerçekten bilmiyorum. Değerler atfeden bizizdir belki yalnızca ve
bir yerlerde birisi gülümseyip duruyordur bu işgüzarlığımıza. Değerler atfetmek
insana özgü bir çocukluk hastalığıdır belki. Kimbilir? Yine de ne kadar soylu
ve dokunaklı bir çabadır insanoğlunun bu anlama ve anlamlandırma çabası! Sanır
ve umarız ki, herşeyin üzerinde ya da herşeyi kapsayan bir hakikat vardır ve hepimizin
bildiği o çocukluk oyunundaki gibi, tutulan nesneye yaklaştıkça “sıcak!”,
uzaklaştıkça “soğuk!” diye fısıldayıp durmaktadır bir şey, kulaklarımıza.
Rilke’ye dönelim yine. Rilke, içindeki vahşi yanı
korumuş bütün büyük ve saf ruhlar gibi, gerçeğin içinden konuşmayı bilir. Bu,
Clarissa P. Estes’in el-duende’si değildir de nedir?
Şöyle yazar örneğin bir mektubunda: “ Bizlere gereken
yalnızlıktır, büyük, içsel bir yalnızlık. Kendi içine yürümek ve saatler boyu
kimselere rastlamamak… İşte erişilmesi gereken şey bizler için. Erişkinler
büyük ve önemli buldukları nesnelerle sarmaş dolaş sağa sola koşuşurken,
yalnızlık içinde yaşayan bir çocuk gibi tıpkı, erişkinlerin hamaratlıklarına
bir anlam veremeyen ve yaptıkları işlerden bir şey anlamayan bir çocuk gibi.”
Şiir
Defteri ve dahası…
Üç
Nokta’yı ve beraberinde verdiği Şiir Defteri’ni (o zamanlar Toroslu
kitaplığından çıkan ki aynı titizlik İkaros Yayınları’ndan çıkan sayılar için
de geçerli) 2006 sayısından beri izliyorum. Şiir Yıllıkları’nı elimden
geldiğince izlemeye çalışıyorum ama içlerinde bu yıla kadar hiç sektirmeden
edinip okuduğum yıllık Şiir Defteri oldu diyebilirim. Şeref Bilsel ve Cenk
Gündoğdu’nun çok iyi bir iş kotardıklarını düşünüyorum. Bu yıl (2010) çıkan hemen
bütün şiir yıllığı, seçki ve antolojileri inceledim, hepsinin kendince olumlu
ve olumsuz yanları var elbette, bunlar hep yazılıp çizildi, dergilerden ve
internet ortamlarından izledik. Sonuçta şiire gönül vermeden bu iş olmaz. Bu
işin hasbiliğini hepimiz biliyoruz. Hepsi de emek ürünü bu çalışmaların, hepsi
de saygıyı ve ilgiyi hak ediyor. Yıllıklarla özdeşleşmiş isimlerin belli
başlıları çoğumuzun ve bu arada benim de, şiirlerini, şiire dair yazdıklarını
ve yaptıklarını takdirle izlediğimiz değerli insanlar. Ve kim ne derse desin,
iyi ki varlar!
Zaman
zaten sözünü söyleyecek vakti saati gelince. Benim burada özellikle vurgulamak
istediğim başka bir şey: Dizgi-baskı-düzelti açısından gösterilen, gösterilmesi
gereken azami özen. Bu açıdan, olumlu anlamda, birinci sıraya yerleştirebilirim
Şiir Defteri’ni. Çünkü inanılmaz bir özensizlik, dikkatsizlik ve baştansavmalık
hâkim şiirle ilgili yayınlarda. Güzel bir şey görünce gözümüzün ışıması bundan.
Aslında bu özensizlik her yerde! En çok da internet ortamlarında ama yazılı
basında karşımıza çıkan hatalar, beklentimiz oranında daha çok canımızı
yakıyor. Bunun yalnızca olanaklarla –elbette vardır bir miktar payı ki çoğu kez
bağışlatan da bu- ilintili olduğunu da sanmıyorum ayrıca. Ufak tefek kusurlar
değil kastettiğim; münferit olanlar da değil. İnsanız, bundan daha doğal bir
şey yok. Baskı-kâğıt kalitesi, şu-bu da değil. Bu yazıyı okumakta olduğunuz
dergi dâhil, sınırlı olanaklarla ama çiçekler gibi çıkan nice dergi var ki
onlar daha da kıymetlimiz. Ayrıca hepsi bizim! Ben biraz sâfiyâne bakıyorum
galiba. Şiir ve edebiyat adına sunulan her güzel şeye heyecanla yaklaşmaya
teşne bir yapım var. Kendimi “ben şu konuda iyiyim!” diye kolay kolay öne
atamam ama okurluğum için hiç düşünmeksizin “iyi” sıfatını kullanabilirim.
Okuyor ve görüyorum. Bazen öyle hatalar yapılıyor ki, hiç düzeltme yapılmıyor
mu, -teknik ayrıntıları bilmiyorum elbette ama, kulaktan dolma bildiğim
kadarıyla- baskıya verilmeden sayfa dizini hiç mi kontrol edilmiyor, geriye
dönüp bakılmıyor, merak ediyorum. Şiir, evet, karşılıksız bir uğraş, gönül indirmeden
yapılacak bir iş değil. Holding dergileri, büyük marketlerin dergi reyonlarında
gördüğümüz bütün o pırıl pırıl dergiler değil kastımız. Ne de kıstasımız! Onlarda
belki hiç hata yok, çünkü onlar zaten hatanın ta kendisi. Bir de ne var:
Taşrada otomobil dergisi çıkmıyor, taşrada life-style dergisi çıkmıyor, taşrada
moda dergisi çıkmıyor. Taşrada “şiir” dergisi çıkıyor. Şiirin, edebiyatın,
insani değerleri yüklenmiş olmanın getirdiği sorumluluk büyük. Farklılık,
farkındalıkla yan yana yürümeli. Bu şu demek ki, sevilene, sevgiyle yapılan
nâçizâne bir uyarıdır yazdıklarım.
Dedim
ya, dergilere, belki bazılarına safça gelebilir ama, şiir-edebiyat adına bize
sunulan her şeye çok önem ve değer veriyorum ben bir okur olarak. Hâl böyle olunca,şiire-edebiyata
gönül vermiş insanlardan ki çoğu bu anlamda iddialı insanlar; yazım, dil, dili
anlamlı ve doğru kullanma konularında; sözkonusu olan matbu alansa, -baskı
kalitesi bir yana- dizgi, düzelti, sayfa düzeni bakımlarından daha fazlasını
istemek ve beklemek hakkım(ız)dır diye düşünüyorum. Sırasında internet ortamlarındaki
dil ve yazım yanlışlarını -haklı olarak- eleştirmekten geri durmuyoruz. Ne
demişti Cioran? “Bir virgül için ölünen bir dünya düşlüyorum.” O kadar da değil
elbette, doğanın ve şiirin özünde de kusur var, büyüsü de biraz oradan geliyor
ama seviyorsak yazmayı; hele yazmaya, yazıya adamışsak kendimizi, imi-imlâyı
biraz daha sevelim. Hatta çok sevelim. Ve
bozacaksak da, bilinçle bozalım dilin bağını. Daha lezzetli şaraplar için.
Demiş
bir kere üstadlar ya, hevesi kendinden önde giden nicesi de çoğun internet
marifetiyle duymuş ya bir kere, kime sorsan yazmadan yaşayamıyor. Okumadan
yaşayamam diyen yok hiç! Hız ve hırs, iki meşum kardeş, kurmuşlar bağdaşlarını,
oturmuşlar baş köşelere! Herkes, hepimiz bir şeylere yetişmeye çalışıyoruz ama
neye, bilmiyorum. Varsa da bilen, beri gelsin. Edebiyat zamanı yavaşlatmaya,
hatta durdurmaya yarıyorsa, bir diklenme, bir meydan okumaysa zamanın dur
duraksız akışına, dünyanın kirine pasına karşı hayatlarımızdaki nerdeyse yegane
panzehir olup çıkmışsa, neden yenik düşmeli ki hıza?
Aynı
sorun, nerdeyse içler acısı diyebileceğimiz bir yoğunlukta internet
ortamlarında da var. Bir yıl kadar önce, internette kendime ait bir sayfada
Turgut Uyar’ın “Federico Garcia Lorca İçin Üç
Şiir” adlı şiirini paylaşmak istemiş ve ben de başlangıçta herkes gibi
kolayına kaçmayı düşünmüştüm işin. Şiirin altına düştüğüm not şöyleydi:
“Şiiri önce nette aradım, kolaylık olsun
için. Ama maalesef o denli eksik ve hatalıydı ki bulduğum şiirler, vazgeçtim
kopyala-yapıştır'dan ve oturup Büyük Saat'ten kendim harf harf dikte ettim. Bir
şiirde tek bir harf, bir dize aralığı, italik dizilmiş bir dize ya da sözcük
bile çok önemlidir bence ve bu konudaki azami özen, şiire ve şaire saygı
gereğidir. Şiirdeki görselliğin, şiirin bu anlamdaki kompozisyonunun, şiir için
çok önemli olduğunu, hatta anlamı bile etkileyebildiğini düşünürüm. Bilmiyorum,
bu belki biraz bir halk ozanına ait bir ezginin kulaktan kulağa, sazdan saza
değişmesine mi benziyor, tortu mu dibe çöken, kalan, halkın bağrına bastığı;
yoksa kolaycılığın ve gerçek sanatı bile kuşatıp soluksuz bırakan pespayeliğin
ta kendisi mi?”
Mavi Güvercin…
Bahsedecek çok kitap, çok dergi var daha
ya, ben dergi olarak bugün, bir süredir Kuşadası’ndan havalanan bir seçkiden
söz etmek istiyorum: Mavi Güvercin’den. Hüseyin Cahit Kerse’nin tecrübeli
elleriyle kotarılan tematik bir seçki Mavi Güvercin. Her teleğinde bin meneviş!
Şu ana kadar iki sayı çıktı: Barış ve Dostluk. Hüzün’lü Mavi Güvercin’se
bildiğim kadarıyla, yolda. Ve işte, Barış’lı sayının, otuzuncu sayfasının, iki
şiir sütunu arası boşluğuna, o beyaz boşluğa, el yazısıyla serpilivermiş birkaç
naif dize. Dize de değil aslında; hemen o anda, çocuk cıvıltıları içinde
uyanıp, aynı anda kalemin ve derginin ayrımına varıp, gülümseyerek mırıldandığım
(ama gerçekten mırıldandığım!) ve ulaşabildiğim en yakın yer olarak elimdeki
derginin bir köşesine bir çırpıda karalayıverdiğim birkaç cümle:
barış şiirleri
okuyordum/ uyuyup kalmışım/ bir elimde dergi/ ve bir mavi tükenmez kalem/diğerinde
açık pencereden gelen/ çocuk seslerine uyandım/ dudağımda bir gülümseme/ ve
işte bu dizeler/ köşeciğine sayfanın, karalayıverdiğim
…
Şiir ola!
Perihan Baykal
Şehir Dergisi'nin Ocak 2011 tarihli 62. sayısında yayımlanmış bir yazı. Konuşmayı daha çok sevdiğim, naif zamanlarımdan:)
Noktasına, virgülüne dokunmadan.
14 Ocak 2026 Çarşamba
Melekler, Canavarlar ve Pars Zambakları
MELEKLER, CANAVARLAR
ve PARS ZAMBAKLARI
Perihan Baykal
Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi
Eylül-Ekim 2024
17 Ekim 2025 Cuma
FERAĞ
11 Ocak 2025 Cumartesi
NÂMÜTENAHİ GELİNCİK*
NÂMÜTENAHİ GELİNCİK*
Akan Zaman…
Zamanın tik-takları ve sararıp düşen yaprakları bize durmadan gelip geçiciliğimizi, Hz. Süleyman’ın yüzüğünde kazılı olduğu söylenen o ünlü cümleyi hatırlatıyor: “Her şey gelip geçicidir”. Biliriz ki onca şayianın kökeninde bir hakikat payı mutlaka vardır ve nerde bir mıh çakılıysa bireysel/toplumsal belleklerimize, zaman eteklerini savura savura, topuklarını ve mührünü vura vura geçmiştir oradan.
Neler söylenmemiş ki
“zaman” için! Kavramsal tanımları bir yana bırakırsak, en çok da şairler dert
edinmişe benziyor “zaman”ı; “zaman”la ilintili imgeler en çok onların sınırsız imgelemlerinde,
“tahayyül” ufuklarında hayat buluyor. Belki de en çok onlar istediği içindir
ölümsüzlüğü! Sanatın bir anlamı/işlevi de zamanın o durdurulmaz akışına,
dolayısıyla ölüme karşı durmak değil mi? “İz bırakmak”, ölümsüzlüğe kapı
aralamak, sanatın doğasındaki en temel itki belki de. Salvador Dali’nin “Eriyen
Saatler” olarak da bilinen “Belleğin Israrı” adlı yapıtında zamanı eğip bükmeyi
başarmasındaki, Tarkovski’nin “Ayna/Zerkalo”da çocukluğunu ebedi bir yolculuğa
çıkarmasındaki itki gibi.
-Birtakım mistik tecrübeleri, iddiaları dışarda tutarsak eğer-, zamanın dışına çıkmak elbette mümkün değil; mümkün olmadığı gibi, sanatçının kalıcı olabilmesi, kalıcı eserler yaratması, zamandan/zamanından el almasına bağlı değil mi biraz da ( hattâ çokça)? Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman’ında, “Semender ateşte nasıl evindeyse, zaman da insanın ruhuna öyle yerleşmiştir, ona can veren öğedir,” der. Stanley Kunitz’e göre “sanat, içini aşkınlığın şarabıyla doldurduğumuz kadehtir. Hayâl gücü, hem sonsuzluğa, hem de bugüne ait olma arzumuzun yansımasından başka nedir ki?” Kierkegaard, “her an sonsuz olanın içine atlamak ve her anda kaçınılmaz olarak sonlu olana düşmek” diyordu bu kaçınılmaz seremoniye.
Dünyayı daha çok
sezgileriyle kavrayan şair için, zaman her şeyden önce bir imgedir. İçinde/n
zaman geçen (ah, var mı geçmeyen!) iki dize sorulsa aklıma Nazım Hikmet’in “içimde
mis kokulu/ kızıl bir gül gibi duruyor zaman”ıyla, Sabahattin Kudret Aksal’ın
“ve iri bir gül gibi koktu zaman”ının gelivermesindeki hikmet ne ola ki? Ve
ardından bir yırtılış! Ahmet Telli’nin, aynı minval üzre “ve yırtılmış bir tül
gibi/ savrulup duruyor zaman”ı. Ama galiba en çok, Tanpınar’ın “zaman”ı: “Ne
içindeyim zamanın,/ Ne de büsbütün dışında;/ Yekpare, geniş bir anın/
Parçalanmaz akışında”.
“Ey geçen ân, dur, öyle
güzelsin ki!” der Goethe’nin Faust’u. Hiçbir zaman zaferle sonuçlanmayacak, ancak yaşamın sona ermesiyle, yani ölümle sonuçlanabilecek amansız
bir mücadeledir bu. Bir sınav! Zaman durmaz; dursa ân olmaz, zaman olmaz. Başı
gökteyse, ayakları da bir o kadar yerdedir insanoğlunun. Sonsuzluk dediğimiz o
baştan çıkarıcı imge, bir “son” düşüncesiyle birlikte var olabilir ancak.
“Sonsuzluk, zamanın dışındadır.”
Tam burada kulak
vermemiz gereken söz, yine bir şaire, Baudelaire’e ait. “Sarhoş olma vaktidir!”
diyor Baudelaire ve devam ediyor: “Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak
için sarhoş olun durmamacasına! Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl
isterseniz.” Pessoa ise şu sözlerle meydan okur o zoraki köleliğe: “Her birimizin
kendine özgü bir içkisi var. Kendi payıma var olma olgusunda kendime yetecek
kadar alkol buluyorum. (…) Ve bütün bunların arkasında gizlice yıldızlarla
donandığım, içinde kendi sonsuzluğuma sahip olduğum, bana ait bir gökyüzü var.”
Dağlarca’ya “ölüm yok ki!”,
Yannis Ritsos’a “şiire, aşka, ölüme
inanıyorum/ işte bu yüzden inanıyorum ölümsüzlüğe” dedirten duygu, bu olsa
gerek!
Şairin Yaşı: Genç Kalmak mı,
Geç Kalmak mı?
Zaman geçiyor ve sonsuzluğun
çayırlarında at koşturan şair de yaşlanıyor. Düşünce (ve şiir) her ne kadar
sonsuzluğu sevse de, dünya Bing Bang’ten beri başlangıçlar ve finaller üzerine
kurulu. Sadede gelelim ve soralım: Peki şiirin bir zamanı, şiire başlamanın bir
yaşı, bir alt ve üst sınırı var mıdır? Şiir belli bir yaşta başlanılması ve yine
belli bir yaşta da bırakılması/ jübilesi yapılması gereken bir şey midir? Şiir
dediğin bir genç/lik işi midir? (Yoksa gençlik iksiri mi?) Peki ya şiir, şiirin
bir yaşı var mıdır? Bir miadı?
Bu soruların hiçbirinin tek
ve sarsılmaz bir yanıtı yok. Şiiri gençlikle ilintilendirmek ne ölçüde
doğruysa, olgun yaşlarda yazılan dizelerin değerini savunmak da o oranda doğru.
Ya da, şiirin zamansızlığı/eskimezliği (iyi şiir yaşlanmaz!) kadar, eskiyip
okurdaki karşılığını yitirmesi de. (Bazen iyi şiirler de eskir/antikleşir). Öte
yandan, gençliği takvim yaşıyla ölçmek -ya da- şiir için yeter sebep görmek ne
kadar yanlışsa, gençliğin şiirin gereksindiği ve gerektirdiği enerjiyi
bünyesinde taşıyan, hayatla ve varoluşla ilgili ilk soruların sorulup bu
sorulara yanıtlar aranan çok özel bir dönem olduğu gerçeğini inkâr etmek de o
kadar yanlış olur. Şiirle biraz ilgisi olan herkes bilir ki, çok genç yaşlarda
zirveye ulaşıp bir daha aynı çizgiyi tutturamayan şairler de vardır, en iyi
yapıtlarını ileri yaşlarında üretmeyi başarmış olanlar da.
Bizde bu konuda en çok
atıfta bulunulan, hattâ pek sevilen cümle öbeklerinden biri Cemal Süreya’ya
ait. Çocuklar için yazdığı (hangi çocuk kitabı yalnızca çocuklar için
yazılmıştır ki!) Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi’de şöyle der Cemal Süreya: “Elli
yaşından sonra şair olunamıyor. On yaşında da şair olunamıyor. Şiir için en
elverişli yaşlar 16-25 yaşlarıdır. Daha öncesi çok erken, sonrası biraz geçtir.
Kırk yaştan sonra ise şiir için yalnız geç kalınmış değil, ölünmüştür.” Bu
sözler insana ilk bakışta acımasızca görünse de, Cemal Süreya’nın amacı gençliği
kutsamak, şiire başlama yaşına dair keyfi sınırlar çizmek, tâbiri câizse,
şiirin kapısında değnekçilik yapmak falan değildir elbette. Görmüş geçirmiş şair
amcanın çocuklara/gençlere verdiği, tecrübelerden damıtılmış bir öğüttür bu.
Şair kumaşının yaşamın daha o ilk metrelerinde belli oluşu, şiirin birtakım
alışkanlıkları -ve bazı alış(ıl)mamışlıkları!- gerektirdiğidir sözünü ettiği. Çünkü
göz ve ruh, keskinliğini çabuk yitirir.
Beri yandan, İsmet Özel’e
ait, “bir kişi 29 yaşına kadar şair olarak adını duyurduysa o kişi şairdir, 29
yaşından sonra ünlü şair olunmaz” sözleri de, bu meyanda anılabilir. (Burada
yalnızca şair olmaktan değil, “ünlü şair!” olmaktan söz ediliyor dikkat
ederseniz.)
Şiir kimsenin tekelinde
değil ve her şeyden önce bir ruh ve yetenek işi elbette ama onu bir boş zaman
uğraşı, bir emeklilik meşgalesi, şiiri mısra dizmekten ibaret gören birinin
şiirsiz bir ömrün ucuna ekleyeceği bir sosyalleşme imkânı olarak görmek de mümkün
değil. Nedense başka sanat dalları ve uzmanlık alanları için gereken ön
hazırlık, birikim ve alt yapı şiir söz konusu oldu mu es geçilir, bir kalemi
(ya da klavyesi) ve duyguları olan herkesin şiir yazabileceği, dahası şair
olabileceği varsayılır. Elbette istisnalar olacaktır, yaşam herkes için aynı
biçimde işleyen/ilerleyen düz bir çizgi değildir, her yaşam kendi özgünlüğü
içinde yol alır ve kırılmalar her zaman olasıdır.
Şiirin çokluk bir duygu işi
olarak görülmesi, “heyecan” gerektirmesi, şairlerin coşkularıyla yaşayan
kişiler olduğu gerçeği, şiirin öznellikle, güçlü bir libidoyla (ego ego dedikleri!) ve dolayısıyla gençlikle
özdeşleştirilmesinde etkili olmuş olabilir. O muhteşem Rimbaud örneği bile, pekâlâ da
beslemiş olabilir bu yargıyı. Diğer sanat dalları ya da edebiyat türleri için
bu tür sözler duymayız pek. Geç kalmak şiire özgüdür. “Erken ün” de! Haydar
Ergülen, “Roman yazarları en önemli eserlerini daha çok ileri yaşlarda
verebilirler. Şairler daha genç yaşlarda kendi şaheserlerini yaratabiliyorlar”
sözleriyle somutlar bu bilindik gerçeği. (Her seferinde istisnalardan söz
etmenin gereği yok, değil mi?) Ve zaten dehâ dedikleri de, pek öyle her mevsim
çiçek açan gümrah bir ağaç sayılmaz.
Ingeborg Bachmann, “Yazarın
gerçek sermayesi gençlik yıllarıdır, ama yazar başlangıçta bilmez bunu. (…)
İnsan ancak geç yıllarında ilk bakışla, o bir daha hiç armağan edilmeyen ya da
pek ender armağan edilen bakışla görmüş olduklarını anlamaya başlar” der bir
söyleşisinde. Bachmann’ın -şiiri iyi anlayıp duyumsamış bir şair/yazar olarak-
sarf ettiği şu sözlere ise, şiirin neliğine dair bir ima gözüyle bakmak belki
daha doğru olacaktır: “Gerçek bir şiir yazabilmek için uzun yıllara dayanan
deneyimler, gözlem yapma yeteneği gerekli değildir. Şiir yazma konumu, yalnızca
dilin bir rol oynadığı son derece arı bir konumdur. Şiirin itici gücü,
sözcüksel gösterilerdir.” Yine de, uzun yıllar şiirden niçin uzak durduğu
konusunda -Goethe’ye atıfla- gelişigüzel yazılmış, gerçekliğe dayanmayan şiire
değer vermediğini özellikle vurgulayarak, şöyle söyler: “Bu nedenle yıllar boyu
şiir yazmadım; şiir yazamadığım için; ya da yazabilirdim, ama yazmak istemedim,
çünkü elimde kendi geliştirdiğim, kullanabileceğim tekniklerin dışında hiçbir
şey yoktu, yazsaydım, öylesine yazmış olacaktım.” Bu eşsiz entelektüel dürüstlük
karşısında şapka çıkarmadan, hele de birtakım kıyaslamalar yapmadan edemiyor
insan.
İki büyük şair, Rilke ve Max
Jacob ise, genç şaire sabrı ve beklemeyi önerirler. Max Jacob, gençlik
yapıtlarını öve öve bitiremeyenlerden yana olmadığını, gençlik yaratılarını
çiçeği burnunda pişmanlıklar olarak gördüğünü belirttikten sonra şöyle devam
eder: “Bu beklemek üzerine bana diyorlar
ki: ‘Peki ama, siz, kendine özgü rengi olan bir çağda yaşıyorsunuz, bir başkası
sizden önce davranabilir.’ Oysa ben, tam da bu akımın, yani çağımızın bu
renginin kötü olduğunu ileri sürüyorum. Sizin içinizde iyi olan şey, ölümsüz
olandır. Onu söylemeye ise her zaman vaktiniz olabilir. Cervantés, Don Kişot’u
60 yaşında yazdı. Jean-Jacques Rousseau ise kırk yaşından önce kalemi eline
almadı. Yazmadan önce kendinizi yetiştirmeye bakın.”
Rilke’nin Genç Bir Şaire
Mektuplar’ını okuyan hiç kimse onun “sabır” konusundaki tavsiyelerinin
yabancısı değildir. Şu enfes satırlarsa Rilke’nin “Malte Laurids Brigge’nin
Notları”ndan çekilip alındı: “Ah,
gençken yazılan mısraların değeri zaten nedir ki? Beklenmeli ve bütün bir ömür
boyunca anlam ve lezzet toplanmalıydı ve sonra, en sonunda belki iyi on mısra
yazılabilirdi. Çünkü mısralar sanıldığı gibi, duyguların değil (duygu erkenden
vardır birçok kişide), yaşamış olmanın verimidir. Bir mısra yazabilmek için
insan, birçok şehir görmeli, insanları, nesneleri görmeli, hayvanları tanımalı,
kuşların nasıl uçtuğunu hissetmeli, küçük çiçeklerin sabahları açarken nasıl titreştiğini
bilmeli.” (Bu kadarla da kalmaz, içinden Rilke şiirinin fışkırdığı o velûd ve gölgeli
iklimi duyumsatan, upuzun ve okunası bir devamı da vardır bu cümlelerin.)
Güncelerindeki/denemelerindeki
dil, sanki dün yazılmış gibi (bugün yazılan/yazılmakta olan pek çok yazıdan
belki daha da!) taptaze duran Nurullah Ataç da oldukça dertlidir anlaşılan, şu,
“ille de genç’lik!” diyenler konusunda. Bir yazısında tatlı tatlı çıkışır böyle
düşünenlere: “Şimdi yaşlandığım için değil, eskiden de böyle idi. ‘Genç’ sözüne
pek tutuluyorum. ‘Genç mühendislerimizden, genç şairlerimizden, genç
doktorlarımızdan…’ Pazarda hayvan satar gibi, sanki ölmesi için daha bir sebep
olmadığını, satın alınırsa daha yıllarca işe yarayabileceğini söyler gibi bir
şey… Mühendis, şair, doktor gençmiş, bana ne? İşi, bilgisi nasıl, ona bir
bakalım. İnsanların ikide bir yaşını ileri sürmek ayıp şeydir.” Eh, bu da işin
bir başka yönü tabii.
“Şair olmak için yaşlanmak
gerek diye düşündüm” diye yazar günlüğüne Melih Cevdet Anday. “Yetenek onay beklemez,
ozanların yaşı birdir” diyen de o.
Anday, ulaşılabilecek en üst mertebe olarak bir “fenafillah”
mertebesinden söz eder ki bu durum, ozanın ‘ben’ olmaktan çıkıp, acemiliğin
bilincine vardığı bir olgunluk hâlidir ve yaşlı ozanın yaşını yok eder. Turgut
Uyar’a göreyse “İnsan hormonal etkilerle şiir yazıyorsa o, otuzunda biter.”
Genç olunacak, ama, yalnızca genç olmaklık da yetmiyor demek ki. Dünyayı,
yaşamı, var oluşu anlamak ve kavramak konusunda dışından çok içine doğru bir
ısrar belki. “Kendine ait bir gökyüzü”! Yoksa söyleyin bana, yaşamının belli
bir döneminde şiirle uğraşmamış, okul defterlerinin kıyısına köşesine birkaç
dize olsun çırpıştırmamış kaç kişi vardır? Aziz Nesin’in bir yerlerden bize göz
kırptığını görür gibi olmadınız mı? Öyle olmasaydı bir ergen uğraşı olarak
kalırdı şiir ve bir hikmet burcundan söz etmek asla mümkün olmazdı.
Hikmet Burcu deyip de,
Necatigil’i anmadan olur mu? O değil miydi, “çünkü asıl şiirler bekler bazı
yaşları” diyen? Ne şiirin acemiliğin deneyimle alt edildiği zanaat türleriyle,
ne de şairin her derde deva nasihatnameler yazmakla uzaktan yakından bir ilgisi
bulunmasa da, birçok usta şair gibi onun da vardır elbette gençlere öğütleri.
Önemli olan kendi ben’imizi bulmaktır der Necatigil ve genç sanatçıyı, kendi toprağını bulmakta gecikmemesi
konusunda uyarır. Bile/Yazdı’sındaki şu satırlarsa, Necatigilce bir ışık tutar
gibidir konumuza: “Bazı besinler insanı tok, bazı şiirler insanı genç tutar ve
ikisi hemen hemen aynı kapıya çıkar: Önlenir oburluklar, erken kocamalar.”
Son olarak, önemli bir
noktayı hatırlatmakta yarar var. Şair için, sanatçı için, birikimin, deneyim ve
yaşantı zenginliğinin önemini tartışmaya bile gerek yok. Ancak, içgörü ve
yetenekle, en önemlisi de düş gücünün zenginliğiyle buluşmayan bir deneyim
zenginliği, tek başına hiçbir şey ifade etmez. Öyle olmasaydı, sanatçının
yeterliliği ömrünün uzunluğunca artıyor olur, en iyi yazarlar gezginler ve
maceraperestler arasından çıkardı. Sanat söz konusu oldu mu, bakışın önemi öne
çıkar ve sanat, iğne deliğinden dünyayı görmek değil midir, biraz da!
Ars Longa, Vita Brevis/
Sanat Uzundur, Hayat Kısa
Filmlerinde sıklıkla
insanlar arasındaki iletişimsizlik konusunu işleyen, İtalyan
yeni-gerçekçilik akımının önde gelen temsilcilerinden İtalyan
sinema devi Michelangelo Antonioni’nin, yaşamının sonlarına doğru çektiği kısa
metrajlı bir film vardır. Yaklaşık on yedi-on sekiz dakika kadar süren filmin
tek oyuncusu yaşlı Antonioni’nin kendisi, çekildiği mekân ise, Roma’daki San
Pietro in Vincoli kilisesidir. Bir veda filmi bile denebilir bu film için. Ruhu
ve bedeni, hızın aldatıcılığını öğrenecek denli yaşlanmıştır artık auteur
sinemacının. Tek bir diyaloğun bile yer almadığı, ayak sesi, çarpılan uzak bir
kapı sesi benzeri küçük yankımsı seslerin dışında tümüyle sessizliğin egemen
olduğu, Antonioni’nin kilisenin kapısından girip, adaşı Michelangelo
Buonarotti’nin dev boyutlardaki Musa heykeline doğru ağır adımlarla yürümesiyle
başlayan, aynı yolu bu kez gerisin geri yürüyüp, mavi bir ışığın süzüldüğü açık
kapıdan çıkıp gitmesiyle sona eren, ana tema olarak heykelin önünde geçirdiği
-etkileyiciliği yakın plan çekimlerle sağlanmış- uzun dakikalar üzerine kurulu
bir filmdir Eye to Eye/ Göz Göze.
Michelangelo Antonioni çıkar
gider ama, adaşı Michelangelo Buonarotti’nin heykeli, yüzyıllar boyunca nasıl
direnmişse zamana, yine öyle, kaidesinin üzerinde hiç kıpırdamaksızın durmayı,
zamana meydan okumayı sürdürmektedir. Tıpkı Antonioni’nin, her biri bir başyapıt
olan unutulmaz filmleri gibi.
“Ne kaldı ne kaldı bizden
geriye?” diye soruyordu “Bir Soru” adlı şiirinde Onat Kutlar. Onun canına mal
olan karanlık günlerle büyük benzerlikler taşıyan içinde yaşadığımız şu
günlerde, biz de sorabiliriz belki: “Ne kalacak, ne kalacak bizden geriye?”
Tarih boyunca pek çok kez heykellerin kırılıp parçalandığını, kitapların,
filmlerin, dahası insanların yakıldığını, şairlerin tutsak edilip öldürüldüğünü
görmüş bir uygarlığın bireyleri olarak, insanın en soylu uğraşlarından biri
olan sanatın tek korkulu rüyasının bizzat insanın kendi yıkıcılığı değil,
yalnızca ve yalnızca “zaman” olmasını umalım.
Perihan Baykal, Ocak
2016
***
*"Nâmütenahi gelincik", Oktay Rifat'ın Garip dönemi'ne ait ilk şiirlerinden Manzara'da geçer. Ancak, "sonsuz, bitimsiz, uçsuz bucaksız" gibi anlamlara gelen "nâmütenahi" sözcüğünü sonrasında "alabildiğine" ile değiştirmiştir.
Birdenbire başlayan gökyüzü (Oktay Rifat, Bütün Şiirleri I, YKY 2007, 1.Baskı)
13 Ekim 2023 Cuma
Aşkın Küçük Sandal(lar)ı...
AŞKIN KÜÇÜK SANDAL(LAR)I...*
Bu konuyla ilgili yazma önerisi bana geldiğinde ilkin biraz irkildiğimi itiraf etmeliyim. Tam da yeni bir şiire çalışıyordum ve şiirde geçen ''intihar'' sözcüğü üzerinde, bıraksam mı yoksa yerini tutacak başka bir sözcük mü kullansam diye kara kara düşünüyordum. ''İntihar'' bana uzak bir kavram. ''Gerçekleştirilebilecek en özgün yaratı ya da eylem'' olarak bakmadım hiç ama yargılamadım da; anlamaya çalıştım. İntiharı cesaretle ilişkilendirmenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Tam burada, ''aslolan, her şeye karşın yaşama cesaretini gösterebilmektir,'' diyebilirim. Ama yok, klişelere sığınmak istemiyorum, dümdüz bakmak istemiyorum; her yaşam ve ölüm kendi içinde bir özgünlüktür çünkü; yaşamı seçmek de, ölümü seçmek de, ''uzun bir intihar''ı seçmek de birey özgürlüğünün kapsamı içindedir ve ayrıca, tüm bireysel edimler gibi, intiharı da, sosyal, psikolojik, tarihsel bağlam ve koordinatlarından ayrı düşünerek, gizemli bir hâleyle kuşatarak anlamak olanaklı değildir.
Müntehir şair Nilgün Marmara`nın Ocak 1985`teki lisans mezuniyet tezi ''Sylvia Plath`ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi''(1) adıyla kitaplaştırıldı. Bu daktilo formatındaki kitabı birkaç gün kadar elime aldım aldım bıraktım. Sanki sevdiğim biri ardında sırlar bırakarak ölmüştü ve ben onun kilitli çekmecelerinin, dolaplarının, parmak izleriyle, mürekkep lekeleriyle dolu gizli defterlerinin önündeydim. Merakla karışık garip bir çekingenlik, hatta biraz mahcubiyet duygusu. Ölüleri yağmalamayı seviyor muyuz diye düşündüm, bu çoktan yağmalanmış ama pürüzsüz bir leke gibi derin mavi gözleriyle bize bakmayı sürdüren ölünün karşısında; ona onun belki de hiç istemeyeceği anlamlar yüklemekten korkarak. İşte bizim de bir Sylvia Plath`ımız olmuştu! Onu otopsi masasına yatırıp lime lime edebilir, parçalarına ayırabilir, her bir parçasını ışığa tutup bakabilir ve bundan garip, sadistçe hazlar alabilirdik. Niye bu kadar çok seviyorduk intihar etmiş şairleri? Ömrünün baharında canına kıyan bir ergenin ardından odasını bir sunağa dönüştüren vicdan azaplı anne babalara mı benziyorduk? Ve yaşarken bağrımıza basmadığımız kadar öldükten sonra basarak? Verilmiş bir kurbanın iç rahatlığıyla, ölümlerini bir kargışlı şölene mi dönüştürüyorduk?
Oysa ben sadece üzülüyordum ve sanırım ''ölüye saygı'' mitiyle çok fazla doluydum.
Sosyolog Emile Durkheim, ''İntihar'' adlı eserinde intihar için ''bireyin din, aile ve toplumla olan bağlarıyla ters orantılıdır'' diyor. Bu konuda kronolojik açıdan yapılmış kapsamlı bir araştırma olup olmadığını bilmiyorum ama intihar toplumsal bağların gevşekleştiği, bireyin yalnızlaştığı ve üretim çarkı içinde bir dişliye dönüştüğü günümüz toplumlarında, yabancılaşmaya koşut bir artış gösteriyor. İlkçağda ya da feodal toplumlarda bu oranın düşük olduğunu, psikolojik nedenli intiharların çok seyrek olabileceğini düşünüyorum. Ya ''onur'' ya da ''aşk'' yüzündendir geçmişte intiharlar. Bu, daha kapsamlı bir yazının konusu olabilir belki ama ben ''intihar'' olgusunun bugünkü boyut ve anlamlarını bireyselliğin bireyciliğe dönüşüp yozlaştı/ğı/rıldığı günümüz koşullarıyla bağlantılandırıyorum. Nietzsche`nin Böyle Buyurdu Zerdüşt`teki ''gün gelecek yıldıracak seni yalnızlığın!'' çığlığını da.
İçim acıyla kıyılırken nasıl tarafsız olabilirim? Nerden başlamalıyım?Ve buluyorum: Daktiloya Çekilmiş Şiirler!(2) (''Daktilo'', bu yazı süresince intiharı çağrıştıran, soluk ve iç burkucu bir imge olup çıktı benim için.) Uzak, garip, sanki bu dünyalı olmayan, olamayan, olamamış bir insanın yazdığı şiirler bunlar. Hep denegeldiği gibi, mükemmel olmayan mükemmel şiirler… Savruk ama bir o kadar da kendinden emin imgeler. Altı kat yükseklikten gözünü kırpmadan atlamış bir insanın kararlılığıyla, bir seferde, ani bir ilhamla yazılıvermiş hissi veren. Bu ''iki adımlık yerküre''nin ''bütün arka bahçelerini'' görmüş birinin müstehzi ve acılı gülüşüyle ve ''boşluk, karanlık, buzul, hiçlik, sessizlik, sonsuzluk'' la dopdolu…
Tarafsız olamayacağımı biliyorum artık. Bundan çoktan vazgeçtim. Bu şiirlerin donuk mavi ışığına bulanmış durumdayım. Çıtır çıtır bir kutup soğuğu yüzümü yalıyor. ''Su ılık burada.'' Neresi orası? ''Bu gizli alanda ne görürüm, böylesine/mavi ve saf, tek başına?'' Merak ediyorum, anlamaya çalışıyorum. Evet, o, kendi yarattığı bir dünyadan, kendi içine kazdığı bir tünelden, içindeki kristalize mağaradan bakıyor ve orada gördüklerini, oradan doğru gördüklerini yazıyor bize. Bu şiirlerde geçen imgelerin yeryüzünde bir karşılığı yok. İnsansız, soğuk bir gezegenden seslenen, hemen her köşesinde, dizelere sinmiş ölüm izleğiyle burun buruna geliverdiğimiz ve ürperdiğimiz şiirler… Anlaşılan o ki, Nilgün Marmara bu dünyayı daha en baştan reddetmişti ve belki de bu apaçık reddin kararlılığı yüzünden cesurdu.
''Bilir miydim yaklaşan karanlığı daha önceleri,
Son verilebilir yaşamın benimki olduğunu?
Şendim, şendim ben,
Kahkaham insanları ürkütürdü!
Zamanı azaldı artık, zorlanmış bedenimin,
Olduğum gibi ölmeliyim, olduğum gibi…
Aşk, bağ ve hiçbir utkuyu düşünmeden,
Kalıvermeliyim öylece kaskatı!''
1987 yılındaki intiharından önce başka intihar girişimleri olmuş muydu Nilgün Marmara`nın bilmiyorum ama Syvia Plath`ın bunu birkaç kez denediğini, tek romanı olan Sırça Fanus (The Bell Jar)` un bu deneyim ekseninde yazılmış uzun bir otobiyografik anlatı olduğunu biliyoruz. Hatta, bu dünyanın onu zehirleyen havasını teneffüs etmeyi reddedip gaz musluğunu sonuna kadar açarak ölmeye yattığı o meşum günde bile, çocuklara bakan kadın gecikmeseydi kurtulabileceğini ve onun da bunu bilerek intihara kalkıştığını düşünenler, buna inananlar var. Bunu bilemeyiz. Kesin olan şu: Sylvia Plath gecikmiş bir davete gider gibi gitti ölüme. ''Uç/Edge'' şiirinde ''Büsbütün olur kadın / Ölü gövdesi / Başarının gülümsemesini kazanmış''; Lady Lazarus`ta ''Bir ölürüm ki adeta hakikaten olurum / Sanki gider gibi bir davete'' diyen bir şairin intiharının bir ''gösteri'' olmadığı, olmayacağı; bilinçli bir seçimin sonucu olduğu kesin. ''Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir düştür. Kötü bir düş.'' diyen de o.
İkinci Dünya Savaşı`nın boğucu atmosferinin ve bir aydın olarak insanlıkla ilgili yaşadığı düş kırıklığının etkisiyle kendisi de sonradan ölümü seçen Stefan Zweig, yaşamına yine kendi elleriyle son vermiş olan, ünlü ''şimdi hepten benimsin, ey ölümsüzlük!'' dizelerinin sahibi Alman şair Kleist için: ''Hayatın efendileri olan Goethe gibi güçlerin yanında zaman zaman ölmeyi beceren ve ölümden zamanı aşan şiiri yaratan biri hep bulunmalı.'' demiş ve Kleist`in ölümünü ''ölümsüz bir anıt'' olarak nitelendirmiş. Peki, Zweig`la Kleist`in ortak yönleri neydi? Bir ''ruh akrabalığı''ndan söz etmek mümkün mü? Ve hemen aklıma Sergey Yesenin geliyor, ölmeden önce kanıyla, dostu Mayakovski`ye hitaben, ''Ölmek yeni bir şey değil dünyada / Ama yaşamak da daha yeni değil kuşkusuz.'' diye yazan. Mayakovski bu ölümün ardından ünlü ''Şu yaşamda en kolay iştir ölmek / Asıl güç olan yepyeni bir yaşama başlamak.'' dizelerini yazmış ama Yesenin`den beş yıl sonra o da intiharı seçmiş. Cansız bedeninin yanında bulunan ''Son Mektup''unda ''Derler hani: / Aşkın küçük sandalı / Hayat ırmağının akıntısına kafa tutabilir mi? / Dayanamayıp parçalandı işte sonunda…'' diyerek.
Daha birçokları… Çoğumuzun bildiği isimler bunlar ve tek tek sıralayacak değilim ama bu ölümlerin çoğunda, toplumsal çözülmelerin, çalkantıların; bireyin toplumla bağını koparan, zayıflatan koşulların, farklı zaman dilimlerinde de olsa, varlığını görüyoruz öncelikle. İntihara eğilimli fizyolojik ve psikolojik bir yapı var mıdır, bunun yanıtını uzmanlara bırakalım, ancak, sanatçıların pek çoğunun kırılgan, duyarlı, ince ruhlu, hep kıyılandan yana ve kıyana karşı insanlar olduğu da bir gerçek. Tam bu noktada, Gülten Akın`ın ''Ölümü sevdiği için mi öldürdü kendini / Başkasının ölümünü sevmediği için mi?'' dizeleri düşüyor aklıma.
Şair ve şiir, Baudelaire`in dediği gibi, bulunduğu her yerde haksızlığa karşı olan değil midir? Haksızlığı her zaman canında, kanında duyan, dünyanın öte ucunda yaprak kımıldasa yürek teli titreyen değil midir? Verili olanı, buyurulanı, iktidarın çizdiği sınırları dili keskin bir kılıç gibi kullanarak, kimi kez parçalayarak, kimi kez de ''susarak'' reddeden değil midir?
Kadın şairler için ''ruhsal bozukluk'' yakıştırması daha çok yapılır. Özellikle Virginia Woolf ve Sylvia Plath`ın bu yönleri çok vurgulanır ve bunda gerçeklik payı olmadığı da söylenemez. Her ikisi de yaşamları boyunca, onları ölüme kadar götüren ruhsal sorunlarla boğuşmuşlardır. Yusuf Eradam, internetten kolayca ulaşılabilecek, son derece ilginç saptamalar içeren, Sylvia Plath`la ilgili yazısında ''Batı, kadın yazarların ruhsal sorunları olduğunu yazmayı çok sever ve eleştirmenler, yazın dünyasının haremağaları, hemen düşerler bu basmakalıp tuzağa, çünkü onlar bağnazdırlar ve bayılırlar kadını fallosantrik hücrelere tıkıştırmaya.'' der ve ''Okuyucu ya da eleştirmen, anlamak yerine tanı koymayı sever.'' saptamasında bulunur. Yine aynı yazıdan alıntılarsak; ''kadına bireyselliğini yaşatmayan, insanı insanlığından çıkaran ve `ötekileştirme` üzerine kurulu bir düzenin her ayrıntısına bakma cesaretini gösteren, adı ölüm olan mutlak gerçeklikle şehvetle sevişen'' bir şairdir Sylvia Plath. Bu, kadına soluk aldırmayan düzende hem bir eş, hem de bir birey ve şair olarak var olmaya çalışmış ve kanonize olmayınca da ''cadı tanrıça'' ilan edilmiştir!
Niyetim bu yazıda aslında ''kadın şair'' sorunsalını ele almak değil. Ama `kadın`ın bu erkek ve anamal egemenliğindeki dünyada var olmak adına yaptığı mücadele, erkeğe göre her zaman çifte kavrulmuş cinsinden oluyor; bu da apaçık bir gerçek.
Bu noktada ''İntihar bulaşıcıdır'' sözüyle dile getirilen yaygın inanca değinmek istiyorum. Bunun ilk çıkış noktasının Goethe`nin ''Genç Werther`in Acıları'' olduğunu rahatlıkla iddia edebilirim. Goethe`nin bu romanını okuduktan sonra özellikle soylu sınıftan birçok gencin intihar ettiği söylenir. Yesenin`in mezarı başında canına kıyan Rus gençlerini de unutmamak gerekir ki akabinde SSCB yönetimi Yesenin`i muteber şair kategorisinden çıkarmıştır. Edebiyat dünyasında bu sözün sıkça dolaşır olmasında Virginia Woolf-Anne Sexton-Sylvia Plath zincirine bizde Nilgün Marmara`nın eklenmiş omasının büyük payı olduğunu düşünüyorum. Yine müntehir şair Metin Akbaş`ın ölümünden kısa bir süre önce Beşir Fuat`la ilgili bir inceleme yazısı yazdığı, Beşir Fuat`ın intiharını araştırdığı bilinir. Ancak, bu ve benzeri örneklerin varlığının bu intiharların bir ''öykünme''den ibaret olduğu çıkarsamasını düz mantığın kolaycılığı ve yüzeyselliği olarak görüyorum ve asla kabul etmiyorum. S. Zweig, Kleist`ın biyografisini yazmasaydı, Nilgün Marmara bitirme tezinin konusu olarak Sylvia Plath`ı seçmeseydi intihar etmeyecek miydi? Keşki bu güzel ve yürekli insanların ölümü tek seçenek olarak görmelerine yol açacak bir dünyada yaşıyor olmasaydık diyorum ben.
Evet, Nilgün Marmara`nın Sylvia Plath`la ilgili tezine gelebilirim artık. Tezin ''Giriş'' bölümünün sonunda kitabın arka kapak yazısı olarak da kullanılmış olan ''Umarım böylesine emsalsiz ve belirgin bir konuda, şiirlerini ölüm kavramını derinden algılayarak yazmış ve intiharında da sanatındaki kadar başarılı olmuş bir kadının analizini yapabilme konusunda başarısız olmam.'' cümleleri yer alıyor ve bu sözlerden fışkıran hayranlık ve Marmara`nın daha en başta, Plath`ın intiharını bir başarı olarak değerlendirdiğini açık açık dile getirmesi yeterince anlamlı.
Tez akademik bir dille yazılmış doğal olarak ve ben de ilk bölümden itibaren, akademik bir incelemeyi okuyan birinin rahatlık ve mesafe duygusuyla okumaya başlıyorum kitabı. Ama birden ayrımına varıyorum ki, ben, bu kuru ve soğuk gibi görünen cümlelerin altındaki gizli ateşin ve satır aralarındaki küçük, sessiz çığlıkların peşindeyim. Her seferinde, serin kumların arasında ateş gibi yanan bir çakıl taşına aniden dokunmuşçasına irkilmemden anlıyorum bunu. Ama yok, soğukkanlılığımı korumam, bu oyunu sonuna kadar sürdürmem gerek.
Nilgün Marmara ilk bölümde Sylvia Plath`ı, gizdökümcü şiir türünün öncülerinden biri olarak ele alıyor. ''İntiharla Sanatsal Yaratı Arasındaki İlişki; Sylvia Plath Şiirlerini Ve Ölümü Nasıl Yaratır?'' başlığını taşıyan ikinci bölümde, Freud`un bilinen tezini andıktan sonraki ''Ölüm içgüdüsü bu kadar etkiliyse, intihar oranlarının neden bu kadar düşük olduğu sorulabilir. Belki kendini yok etmek de bir kendini koruma girişimi, sevgi görmek için atılan bir çığlık, mutlu yaşama olasılığının aranışıdır.'' cümlelerini ve Sylvia Plath`ın ''ölümünü nasıl yarattığı'' konusundaki, ''Kadınların toplumsal bir hastalığın sonucu olan perişanlığının kurbanı olmuştur. Plath`ın narin, incinebilir ruhani varlığı ve her şeyin sürekli kirlenişinin iç karartıcı bir şekilde farkında oluşu, onu ölüme sürüklemiştir.'' saptamalarını anlamlı bulduğumu söylemeliyim. Ayrıca bu bölümde, Plath`ın ölüme yaklaştığı son günlerde yakın çevresinin ilgisizliğini vurgulayan çok ilginç ve yürek burkan ayrıntılar da var.
Üçüncü bölümde ele aldığı konu ''kadınların şiirlerinin ortak yönleri ve Sylvia Plath`ın dizelerinin bu nitelikleri ve kısıtlamaları ne ölçüde barındırdığı''. Genel bir girişten sonra, özellikle Emily Dickinson`la olan ortak yönleri ekseninde yapıyor bunu. Plath ile diğer kadın şairlerde, buna isyan etmeye çalışsalar bile, cinsel bir kutuplaşmaya inanıştan kaynaklanan bir huzursuzluğun varlığından ve Plath`ın başat bir erkek figürünü hep özlemesinin üzücülüğünden söz ediyor ve ''S. De Beauvoir`ın `Erkeğin asıl zaferi, kadının onu kendi kaderi olarak kabullenişidir` sözüyle belirttiği gerçeği aşmaya çalışmaz'' diyerek Plath`da eksikliğini gördüğü yönü itiraf ediyor. Bir bakıma, Sylvia Plath`a yönelik eleştirisi, hatta yazıksamasıdır bu Nilgün Marmara`nın, ben böyle okudum ve bu ayrıntıyı da dikkate değer bulduğumu özellikle belirtmek isterim.
Dördüncü bölüm Plath`ın düzyazılarıyla şiirleri arasındaki temel farklar üzerine. Şairin roman ve öyküdeki görece başarısızlığını ele aldığı bölümde Nilgün Marmara Plath`ın bir öyküsünden söz ederken ''Plath`ın öyküyü aşağıdaki sözcüklerle bitirmesi, bize onun yaratma yeteneksizliğini ve bir sanat eseri kadar kusursuz bir ölüme kavuşma arzusunu anımsatır.'' biçiminde bir cümle kullanmış ki yine son derece anlamlı bulduğum bir ayrıntı bu. Bu bölümde ''Ted Hughes`e göre; `Bir şiir ustasıydı o, şiire gerekli bir uzaklıktan bakarak onunla başa çıkabiliyordu. Ama nesri bir tür idol olarak görüyordu, çünkü doğasındaki, kendi zihinsel işleyişi tarafından yasaklanmış bir tabuydu.`'' gibi, konuyla ilgili önemli ipuçları veren alıntılarla da sık sık Ted Hughes`ın tanıklığına başvurmuş.
Beşinci bölümde Plath`ın bazı şiirlerinden yola çıkarak Plath`daki kişilik bölünmesinin, yabancılaşmanın, ölüme karşı beslediği, erotik denebilecek korkulu hayranlığın izini sürüyor. Şu anlamlı sözlerle bitiyor bu bölüm: ''… son şiirlerinin hepsi de ölmekte hiç de acelesi olmayan birinin uç noktadaki soğukkanlılığı ve kayıtsızlığıyla yazılmışlardır. Sıfırın `kenarıdır` bu, kişinin ayaklara soğuk ve dikkatli bir şekilde bakıp orada yüzü görmesidir; büyük perendenin atıldığı kenardır. Bu kenarda: `Kadın kusursuzlaşır.` ölüm sayesinde, ancak `Ay böyle şeylere alışıktır.`''
Tezin (ya da kitabın) sonuç bölümünde ''Kadınlara ikinci sınıflığı dayatan ve sarınmaları için, ıstırapla dokunmuş bir kumaştan başka bir şey sunmayan bir toplumun kurbanı olan Plath, uzlaşmayı reddeder ve uyumlu sosyal varlıkların çirkinliğine kaçınılmaz bir tepki olarak intiharı seçer.'' diyor ve kitap, Plath`ın intiharıyla Pavese`nin intihar etmeden önceki son günlerinde günlüğüne yazdığı: ''Sözler değil. Eylem. Artık yazmayacağım.'' sözleri arasında kurulan koşutlukla sona eriyor.
Satır altlarını çize çize ve ancak benim çözebileceğim kriptolara benzeyen notlar alarak okuduğum kitabı şimdilik bir kenara bırakabilirim. Nilgün Marmara buzlu bir camın ardından, o, `Ege denizinin derin yerleriyle sığ yerleri arasındaki açıklanamaz ve değişik mavilikteki` hüzünlü iri gözleriyle bana bakıyor. Bana öyle geliyor ki, bu dünyada hiç olmadığı kadar huzurlu artık. Tıpkı, aşkın diğer `küçük sandalları` gibi…
*Mayakovski / Son Mektup
(1) Sylvia Plath`ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi / Nilgün Marmara / Everest Yayınları
(2) Daktiloya Çekilmiş Şiirler / Nilgün Marmara / Everest Yayınları
Perihan BAYKAL
(Onaltıkırkbeş Dergisi`nde yayımlanmıştır.)
23 Ağustos 2022 Salı
Velazquez'in Atları
kışı özlemenin yaşlanmayla ilgisi var mı Angela
elmanın elmasla, aşkın ayrılık?
gülün adının gülle hiç ilgisi yok meselâ
vefa bir semtse huzur yalnızca bir kitap
adı
söyle de içine hicran olmasın!
açız, susuzuz, ellerimiz vedakâr
velazquez’in
atları ve kamertay!
velazquez’in
atları ve kamertay!
hem ömür dediğin nedir ki Angela
bir güz yaprağının kopup dalından
yere düşene kadarki sonsuzluk hissi
çokuşan arı, çağıldayan toprak, attis’in
topuğu
üstüne kara çekili perde: maya!
krallar mı söyler hep son sözü Angela
kediler
krallara bakabilir oysa, sır değil hiç
ben eskiden Alice’tim ordan bilirim
yakından bakınca da çıplak, uzaktan
bakınca da
ün
bir yanlış anlamadır, çokça yalnızlık
Borges’in kaplanıydım ben eskiden, ordan
bilirim
mevsimlerin yasla hiç ilgisi yok meselâ,
yazın yazmakla
papatyanın ıhlamurun çay hâlini
sevmemenin
dışındaki yıldızı bırak, içine bak
iç de içinin mercanı dolsun!
velazquez’in atları ve kamertay
uzaktan bakınca da mavi, yakından bakınca
da
açsın uykusuzluk çiçekleri Angela, dağ
çilekleri
nasılsa sabaha daha çok var
kâğıdın ağaran boşluğunda
ipeğini arayan koza ağrısı
eşiğimizde beş köşeli bir sonsuz:
güneşin uykusuyuz
yarına kadar!
Perihan Baykal
(Caz Kedisi Dergisi, sayı 20)
Biz Bu Göğü Terk Etmemiş Miydik?
BİZ BU GÖĞÜ TERK ETMEMİŞ MİYDİK? âcildim, âcizdim, yâresi yar kadar bir alageyik gözlerine bir parsın gözleri değmiş başını eğmemiş parstı...
-
MELEKLER, CANAVARLAR ve PARS ZAMBAKLARI I dünyaydı, uğultuydu nar içiydi, arpa boyu adem ve havva’dan az önceydi, sahrennar’dı sedefli bir...