BİR
ATONAL SENFONİ: İSKENDERİYE DÖRTLÜSÜ
“Kendi kitabımı bırakayım
düş kursun isterdim.” – Lawrence Durrell
Daha
ilk kitabın ilk satırlarından itibaren beni büyüleyen “dörtlü”, bana, “roman ne
işe yarar?” sorusunu bir kez daha sordurdu. İşte yine bir koridor açılmıştı
önüme: Beni bir başka dünyaya, İkinci Dünya Savaşı öncesinden başlayarak,
savaşın bitimine değin uzanan bir zaman diliminin İskenderiye’sine götüren bir
koridor. Hem tanıdık bir dünyaydı, hem de uzak ve yabancı. Yeryüzünde var olan,
olup biten her şeye bir şekilde aşinayızdır aslında. Platon’un idealar evreni’nden
ya da kalubela'dan, ya da hadi, ahlâkçı ve dinsel kökenleri yüzünden bu örnekler
meramımızı yormasın, yeryüzündeki ilk tohumdan beri. Bu gerçekleşmiyorsa
içimizdeki o ilk, yazısız ve yasasız nüveye fena halde yabancılaşmışız
demektir. Karşılaştığımız her yeni dünya genleştirir bizi, değiştirir, büyütür,
ufkumuzu açar. Yaşamımız boyunca hiçbir zaman karşılaşma olanağımız olmayan
türden insanlarla tanışmış, belki de yaşamımız boyunca hiçbir zaman gitme
olanağı bulamayacağımız yerlere gitmişizdir. Roman bir olanaktır. Kıta
sahanlıkları aşılır, önyargılarımız kırılır, kimi kez sınırlarımızdaki dikenli
teller canımızı bir hayli yaksa da dünyamız her seferinde biraz daha genişler.
Bize benzemeyene, farklı olana biraz daha yaklaşırız. Edebiyatın, hatta
genelleştirirsek sanatın her türünün işlevlerinden biri buysa da, “roman”dır
yine de bu konuda başı çeken. Serdar Rifat, Kitapların Şenlik Ateşi adlı
kitabında yer alan bir denemesinde, Amerikalı düşünür Richard Rorty’nin
“Redemption From Egotizm” [Benbencilikten Kurtulmanın Bedelleri] başlıklı
yazısından hareketle, romanın bize “duyarsızlık”tan kurtulmanın yollarını
açtığı, kendi doğrularımız, kalıp yargılarımız üzerinde düşündürüp daha
sorgulayıcı kıldığı ve roman okumanın başka insanlara karşı duygudaşlık
hissedebilmenin bir aracı olduğunu yazar. Rorty’ye göre roman okumak
başkalarına açılmanın dolaylı yollarından biri ve belki de en çok
zenginleştirici olanıdır.
Lawrence Durrell’ın İskenderiye Dörtlüsü’nün ilk kitabı olan Justine’i bu duygu ve düşüncelerle aldım elime ve başladım okumaya. Dört kitap (1. Justine, 2. Balthazar, 3. Mountolive, 4. Clea) uç uca eklenen sigaralar gibi, soluksuz ve aralıksız, birbirini izledi. Uzun bir yolculuktu: Uzun ama bitmesini hiç istemediğiniz türden bir yolculuk. Gönül rahatlığıyla, üstüne basa basa diyebilirim ki, bir okuma şöleni, sözcüklerden oluşan bir ziyafet sofrasıydı İskenderiye Dörtlüsü. Girift ama büyüleyici bir “ajur”a benzeyen, merak duygusunu sürekli diri tutan kurgusu ve içerdiği polisiye unsurlarla, her türden okuru içine çekebilecek bir olay örgüsünden, cerbezeden ve bolca miktarda düğümden de yoksun değildi. Özellikle ilk kitabın, Dörtlü’nün en çok okunan ve ilgiye mazhar olan kitabı Justine’in, alışılmışın dışındaki biçimine (amorfluğuna ya da amorf görüntüsüne) ve karmaşıklığına karşın, böyle olduğunu düşünüyorum. Ama İskenderiye Dörtlüsü bundan çok daha fazlasıydı; onu sıradan bir macera romanından ayıran çok daha fazla özelliğe sahipti kitap.
Durrell, ikinci kitabın başına eklediği “not”ta sırrını aşikâr etmişti gerçi. Bu notta bir biçimsel deneyden, dörtlünün ilk üç kitabının zaman-dizimsel değil, uzam-zamansal olduğundan söz eder. İlk üç kitap bir dizi oluşturacak şekilde birbirini izlemeyip uzama yayılırlar. Zamanı yalnızca dördüncü yani son kitap verecektir. Bir ipucu daha verir: “Görelilikte özne-nesne ilişkisi çok önemlidir, bu bakımdan romanı hem öznel hem de nesnel biçemlere yöneltmeye çalıştım,” der. Einstein’ın, yazarın yaşadığı yıllarda henüz çok taze olan ve bilimde devrim niteliğinde bir sıçrayışı simgeleyen Görelilik Kuramı’dır sözünü ettiği. Görelilik Kuramı’nı kitabındaki anlatım biçimine uygulamıştır. Her bir kitapta, -hatta aynı kitap içinde yer yer-, farklı anlatıcılar (ya da farklı bakış açıları) söz konusudur ve olaylar anlatıcıya göre biçim kazanır, farklılaşır, yeni anlamlara bürünür. Quantum fiziğindeki yeni bulgulara göre nasıl ki atom altı parçacıkları gözleyene göre değişiyor, bakışın biçimini alıyorsa, kitaptaki olaylar ve kişiler de, bakan, anlatan, yorumlayan kişilere ve durulan yere göre değişir, farklı biçimler kazanır. Gerçek, tam tuttuğumuzu, yakaladığımızı sandığımız anda avuçlarımızdan bir balık kıvraklığıyla kayar ve yeniden başladığımız yere döneriz.
Lawrence Durrel, Dörtlü’nün dördüncü ve son kitabı olan Clea’da, romanın en etkileyici kişiliklerinden biri olan Pursewarden’ın, kitabın bence yine en can alıcı bölümlerinden biri olan, “katıksız bir neşe içinde, vaaz verme isteğiyle hiç kirletilmeden” yazılmış o uzun tiradı (anlatıcıya yazılmış bir mektuptur bu) aracılığıyla, tiradın bir yerinde şu sözleri sarf eder ki yazarın romanda yapmaya çalıştığı şeyin ifşasıdır da bu aynı zamanda: “Mekân yayının kendisi, sana üç boyutlu bir öyküleme olanağı verdiği gibi bir süremin içinden bakılan insan kişiliği belki de prizmasal bir görünüm alırdı? Kim bilir? Benimkisi yalnızca bir görüş. Koşulları yerine geldiği takdirde insanla ilişkili olarak nedensellik ve belirsizlik sorununu ortaya atabilecek bir biçim düşünebiliyorum. Tam anlamıyla sıradan bir öykü. Ama böyle bir işe giriştiğin zaman, çağdaşlarının çoğu gibi noktalarla belirtilmiş bir çizgi boyunca uyuşuk uyuşuk gidiyor olmayacaktın!” Ardından şöyle der: “Korkunç çeşitliliği içinde uçar gibi giden gerçeğin imgesini yakalamayı düşünmeye kim cesaret edebilir?” Gerçekten, kim cesaret edebilir? Böylesi bir cüretkâr kalkışmanın, uçabilmek için kanatlara, daha iyi yüzebilmek için “yüzgeçlere ve bir kuyruğa” gereksinimi olacaktır. Yazar, tirad boyunca (roman boyunca desek de yanlış olmaz) bütün kurtlarını, eteğindeki bütün taşları döker. Bir başkaldırı, bir eleştiri fırtınası, bir çeşit meydan okumadır bu: Püriten kültüre, geleneksel anlatı ve ahlâk dizgelerine, “eski zaman artıklarının lapaları”na, bize “normal” diye belletilen, insan yüreğindeki yeşil dalları acımasızca budayan her şeye ve herkese, dünyayı ve yaşamı kendi doğrularının içine hapseden, ellerinde bir tebeşir zamana, uzama ve insan ilişkilerine durmadan sınırlar çizenlere, “sezgilerini değil, önyargılarını doğrulamak için okuyan kayıtsız cimriler dünyasına” yöneltilmiş bir meydan okuma. Evet, tümüyle devrimci bir meydan okuma sayılmaz; sisteme bağlı, daha doğrusu ”bağımlı” olduğunu bilir, bunun öfkesi ve çaresizliğini de yaşar içten içe; öfkesi ve alaycılığı biraz da bu “bilgi”den kaynaklanır.
Her şeye karşın, yayımlandığı ilk günden itibaren, İngiliz Edebiyatı’nın donmuş denizine inen bir balta etkisi yaratacak,“onlar havai fişek şenliğini, ad verilmiş Güzellik’i izlerlerken, deriden geçen bir virüs gibi doğruyu onların damarlarına gizlice sokan” bir şırınga olacaktırİskenderiye Dörtlüsü. En azından, amacı ve donanımı bu yöndedir.
ÇİÇEK DÜRBÜNÜ, HOLOGRAM, PRİZMA, YÜZ YAPRAKLI GÜL VS.
Öyküler, öyküler, öykülerden oluşan gözalıcı bir patchwork, sallandıkça bakışımıza yeni görsellikler sunan bir çiçek dürbünü, bakış açımıza göre katmanlılaşan bir hologram, farklı yüzleriyle algıyı şaşırtan prizmatik bir yapı, hatta daha doğulu bir imgeyle, eğildiğimizde bizi derinliklerine çeken “yüz yapraklı” bir hokka gülü. Okurken, kitabın sırlı, sıracalı, karmaşık ve katmanlı yapısının bende ara ara uyandırdığı imgelerdi bunlar.
Çizgisel bir anlatımdan, doğrusal bir olaylar zincirinden uzak oluş özellikle ilk kitapta çok belirgindir. Anlatımda atlamalar, çağrışıma dayalı sıçrayışlar, baş döndüren hızlı geçişler; aynı düzlem üzerinde çatallanan, geçişen, sarmallanan çizgiler; kırılmalar, bölünmeler, yeniden birleşmeler. Kimi kez aynı paragraf içinde bile öznenin ya da zaman kipinin değiştiği, birbirine dönüştüğü bölümler. Aksak tartımlı bir akış egemendir kitaba. (Eh, hayatın kendisi de biraz öyle değil midir?) İkinci kitaptan itibaren biçimsel yapıdaki bu kırılmalar (varlığını sürdürse de) yerini daha farklı anlamdaki bir kırılmaya bırakır. Var olan dağınıklığa karşın, o ana kadar okuduklarımızdan yola çıkarak, kitapta anlatılan öyküye ve roman kişilerine değgin iyi kötü anlamlı bir yap kurmuşuzdur zihnimizde. Bu yapı ikinci kitapla (Balthazar) birlikte çatırdayarak yıkılır. Her şey yeniden allak bulak olur. Ah, insandaki şu onmaz bina etme tutkusu! Octavio Paz “İnsanın dünyası anlamlar evrenidir, bu dünya belirsizliklere, çelişkilere, çılgınlıklara veya şaşkınlıklara katlanabilir, fakat anlamsızlığa asla,” diyordu. Bütün duyargalarımızla işte o anlama ulaşabileceğimiz, olup biteni istifleyip bir omurgaya dizebileceğimiz anlam arayışımıza kaldığımız yerden yeniden başlarız biz de. Yazar irili ufaklı şoklarla okuru sürekli sarsar. Hiçbir şey göründüğü gibi ya da bizim sandığımız gibi değildir. Hamura hep yeni veriler, yeni baharatlar katılır ve yeniden, yeniden yoğrulur. Anlatıcıyla birlikte biz de değişir, durmadan yeni anlamlar kazanan olayların etrafında dört döneriz.
“L-o-v-e. Dört harf, her harf için bir cilt! İnsan ruhunun point faible’ı [zayıf nokta] en habis urun bulunduğu yer!”
Dört! Sihirli rakam budur.Kitap boyunca farklı biçimlerde, anlatılan öykülere ve kahramanların ağızlarından çıkan cümlelere yedirilmiş olarak, sık sık çıkar karşımıza. [Aynı şey, dört kitapta da (belki “doğalcı” bir yöntemle yazılmış üçüncü kitap bir ölçüde hariç) bol bol yer alan incelikli göndermeler ve “özdeyiş”ler için de geçerlidir.] Aşkın her türlüsünü kutsayan, insan ruhunun en çok bedenlerimize ve ruhlarımıza çizilmiş sınırlar yüzünden yaralanıp sakatlandığını savlayan, çok boyutlu aşkların karmaşık ama incelikli bir destanı sayılabilecek Dörtlü’nün ilk cildinin başına, -Einstein gibi yine toplumda bir devrim etkisi yaratan, o yıllarda tazeliğini koruyan kuramıyla-, Freud’a ait “Her cinsel edimin dört kişinin katıldığı bir süreç olduğuna inanmaya başlıyorum. Bu konuda tartışmamız gereken çok şey olacak,” cümlelerinin epigraf yapılması boşuna olmamalı. [Burada kısaca not düşmeli: Freud’a ait bu tek alıntının dışında, her kitabın başında epigraf olarak mutlaka, yazarın “aklın son çiçeği” dediği Marquis de Sade’dan, onun ilk kitapla aynı adı taşayan Justine’inden alınmış cümleler kullanılmış. Ama nasıl ki Sade (da) -sanılanın aksine- pornografik bir yazar değilse, İskenderiye Dörtlüsü de pornografiden yana en küçük bir iz taşımaz.] Ama kimbilir, bu rakamın kaynağındaki hikmet, belki de, sonsuz sayıdaki seçeneğe karşın, zamanın sonsuzluğu içinde hareket eden her ölümlü şeyde olduğu gibi, bir indirgemeden, bir “son” gereksiniminden öte bir şey değildir.
Tanrısal bakış açısıyla yazılmış ve geleneksel roman kalıplarına en çok uyan
üçüncü kitaptan (Mountolive) sonra, dördüncü kitapta (Clea) yeniden “ben
anlatımlı” kalıba döneriz ve atonal senfoninin makamına kavuşmasını, her şeyin
zamansal bir çizgi üzerinde yerli yerini buluşunu, dağılan kolların birleşip
nasıl tek bir nehre dönüştüğünü izleriz. Resme artık uzaktan bakabilmekte, fon
ve figürü birbirinden net bir şekilde ayırt edebilmekteyizdir. Ama gelin görün
ki yazar bize çoktan bir iç devrim yaşatmış, içimize o kuşkuyu, o “acaba”yı, o
“belki”yi ekmiştir bir kez. Kitap zihnimizdeki yaşamını, uğultular, iç çekişler
ve fısıltılarla çoğalarak sürdürmekte,
zamana meydan okuyan bütün anlatılarda olduğu gibi yeniden okunmaya ve yorumlanmaya
açık, hâlâ bizi beklemektedir.
ROMAN ve KAHRAMANLARI: YAŞAM DOLU ve ÖLÜMCÜL
Burada bir aşırı yorum yapacağım ve kitabın kahramanının aslında yazarın ta kendisi olduğunu, yazarın kendini ustaca bütün roman kişilerine dağıtıp bölüştürdüğünü, bunun belki âdil bir paylaşım olmadığını ama –elbette birkaçı hariç- her kahramanında yazardan –az ya da çok- bir parça bulunduğunu söyleyeceğim. (“Aha!” diyorsunuz okurken bir anda, “şimdi de M. oldu.”) Örneğin Pursewarden onun olmak istediği -ya da olduğu- yazardır. Darley acemiliği, saf-gözlemci-ılımlı yanıyla; Mountolive yabancılığı, İngilizliği, Mısır’a eğreti ama tutkulu bağlılığı ve belki ailesiyle olan ilişkisiyle; Pombal –olasılıkla- kadınlarla olan ilişkileriyle; Balthazar gizemciliği, Capodistria şehvet düşkünlüğüyle; hatta Mnemjian kısa boyu, dedikoduculuğu ve gösterişçi yanıyla biraz “o” değil midir? Roman kişilerinden birini (Scobie) şu cümlelerle anlatır sözgelimi ve ben bu betimde yazarın kendi, o parlak ve çınıltılı dilinin bir betimini bulurum ister istemez: “Scobie’nin damarlarında kan değil, yemyeşil tuzlu su, denizin derinliklerindeki şey akıyordu. (…) Konuştuğu dil beş okyanustan devşirilmiş, benzersiz bir yeşil su diliydi; sanki dört bir yanı usturlaplar, altılıklar, izobarlar, liman suyu haritalarıyla kaplı bir antikacı dükkânı gibi bir dil.” Yazar hakkında yaşamöyküsüne dair ulaşabildiğim bilgiler dışında fazla bir şey bilmiyorum, yani tümüyle sezgisel bir yorum bu. Ayrıca bu yüzde yüz böyledir de demiyorum, kahramanlarının çeşitliliğinde eşsiz denebilecek gözlem gücünün ve tanıklıklarının payı elbette var, olmalı. Örneğin Justine’in ilham kaynağının (ya da ilham kaynaklarından birinin), o yıllarda Durrell’ın yakın dostu yazar Arthur Miller’le evli olan, özgür yaşamı ve düşünceleriyle tanınan yazar Anais Nin olduğu düşünülebilir.
Başta Justine olmak üzere, Durrell’ın İskenderiye Dörtlüsü’ndeki kahramanlarının neredeyse hemen hepsi “tutkulu, nevrotik ve trajik”tir. Ruhsal sakatlanmışlıklar çoğunda bedensel sakatlıklar biçiminde cisimleşir. Durrell bir derinlikçidir. Elinde bir iskandil, ruhların derinliklerine iner ve oradan avuçları ganimetlerle dolu çıkar. Kitaptaki, aşka, cinselliğe, insan ilişkilerine değgin keskin akıl yürütmelerden yalnızca biri olan şu cümleler bile bize yazarın cinsel konulara nasıl baktığının ipuçlarını verecektir: “Cinsiyet, bilginin erkek ve dişi uçlarını bir araya getiren bir eklem, bir birleşme – bir bilinmezlik bulutu! Bir kültürde cinsiyet işleri kötü gidiyorsa bilgi de engellenmiş demektir.” Kadın kahramanlar güçlü kişilikleriyle dikkati çekerler kitapta. “İskenderiye’nin bilinçaltında bir bulut gibi dolaşan o korkunç kraliçeler soyunu anımsatan” Justine, kitabın sonunda bir elini kaybedip takma eliyle resimlerini yapmayı sürdüren ressam Clea, güllerle çevrili bir köşkte evcil bir kobrayla birlikte yaşayan anne Leyla, Pursewarden’ın kör kızkardeşi Liza, hatta yazarın kitapta iki kez söylettiği “bayım, yalnızlığın kendisi oldum ben,” sözüyle, şu kırılgan Melissa bile, romanda dişiliklerinden çok kişilikleriyle söz sahibidirler.
Romanın, tek bir kişinin, tek bir roman kahramanının etrafında dönen bir hikâyesi yoktur. Çok zengin, kitapta enfes betimlemelerle anlatılan o benzersiz karnavallar denli renkli bir sahnedir bu. İlk kitaptaki görkemli açılışın ve biraz da, okurun Dörtlü’yü daha çok ilk kitap olan Justine’le tanıyor olmasının etkisiyle, kitabın en merkezi kişilerinden biri olmasına karşın, Justine’in biraz abartıldığını (eleştirmen ve okur tarafından) düşünüyorum. Ama her kitabı kendi içinde bir bütün olarak alır ve sonraki açılımlardan ayrı düşünürsek, Justine’le ilgili, onu özgür, başına buyruk, “yeni” kadın tipinin simgesi olarak gören yorumlara katılmak mümkün. Büyük olasılıkla ilk kitapta yapmaya çalıştığı da buydu Durrell’ın. Çünkü onda yeni ortaya çıkan yüz, öncekinin bir değillemesi değildir; gerçeğin, her biri kendi içinde bir yaşama ve tutarlılığa sahip farklı yüzlerinden biridir sadece. Şöyle der bir yerde Justine’in ağzından: “Bak, aynı öznenin beş ayrı görüntüsü. Yazar olsaydım kişilerimde çok boyutluluğu amaçlardım, prizmasal denebilecek bir görünümü. Neden sanki bir insan aynı anda birden çok resim vermesin?” Burada biraz da Varoluşçu felsefenin, varoluşun öz’den önce geldiğini, insanın sabit, değişmeyen bir özü olmadığını savlayan ve insanı bir “oluş” olarak gören yaklaşımının izlerini buluruz. Belki de biraz, Pragmatizm’deki, şu bin bir yüzlü hakikat kavramını.
Yaşanmışlık izleri pek çoktur romanda. Durrell’ın bir dışişleri görevlisi olduğunu, Mısır, Kıbrıs, Rodos gibi yerlerde uzun yıllar çalıştığını -ya da yaşadığını-, Hindistan doğumlu oluşunu, Doğu ve Akdeniz kültürünü çok iyi tanıdığını düşünürsek bu hiç de şaşırtıcı değil.Belki biraz da romanın, örtülü bir arka plan olarak, siyasi yönünden söz etmeli. İkinci Dünya Savaşı adım adım yaklaşmaktadır. Gerçi savaş ancak son kitapta karşımıza çıkar ve bir donanma şenliği gibi yalar geçer İskenderiye’yi, hepsi o kadar. Bir de, “Daha önce savaşın kişisizliğinin hiç farkına varmamıştım. Bu kocaman, renkli ölüm şemsiyesinin altında insana ya da insan düşüncesine yer yoktu,” cümleleri kalır aklımızda. Romanın ana yapısını oluşturan olayların geçtiği zaman dilimi daha çok savaşın hemen öncesidir. Dünyayı yönetenler kapitalizmin bunalımına çareler aramakta, dünyayı yeniden şekillendirmenin planlarını yapmaktadır. Hayır, romanda böyle anlatılmaz ama siz böyle olduğunu, öyküdeki birçok ip ucunun-ayrıntının altında yatan etkenin bu olduğunu bilirsiniz.Doğal olarak roman kişilerinin büyük bir kısmı, Durrell’ın ikinci kitaptaki notunda belirttiği gibi “kitabın ana sorunu çağdaş sevi ilişkisinin araştırılması” olsa da, romanda tüm zaafları ve tutkularıyla, hep “insan” yanlarıyla anlatılıyor olsalar da, aynı zamanda siyasi figürlerdir de. Diplomatlar (örneğin romanın en başat karakterlerinden biri olan Mountolive İngiltere’nin Mısır büyükelçisidir), istihbaratçılar, gazeteciler cirit atar; ikili oyunlar, ikbal çekişmeleri, entrikalar gırla gider romanda. Karakterlerin hemen hemen tümü Mısır’ın yabancısı olan Batılılar’dır. Mısır’ın yerlisi olup başat karakterler arasında yer alan yerlilerse ya Yahudidir ya da Kıpti (Hristiyan). Sözgelimi, biri Mısır’daki, yeni yeni gelişen –giderek işbirlikçi bir noktaya varacak olan- burjuvazinin, diğeri kan kaybeden feodalitenin temsilcisi olan iki kardeş, Nesim ve Naruz kıptidirler. İki güçlü yenilgi figürü olarak ama kitabın bir bakıma arka planını oluşturan siyasi oluşumun aktörleri olarak da vardırlar kitapta. Bir karnaval şenliği denli kıvıl kıvıl kaynayan bir çokluğun ortasında, halkın ve capcanlı bir Memlik portresinin dışında Müslüman Arap karakterlere pek rastlayamayız. Nesim’in Memlik’in huzuruna çıktığı o etkileyici rüşvet ve kuran dinletisi bölümüyle, Dörtlü’nün sonundaki o bir flaş patlaması gibi kısacık verilen Justine-Memlik-Nesim yakınlaşması, siyasi arka planı ve bölgenin bugününe uzanan yönleriyle, okuru düşündürebilecek bölümler. Uzun yıllar kendisi de elçilik görevlisi olarak (savaş boyunca İngiliz ataşesi) çalışmış olan Durrell en iyi bildiği şeyi, en iyi tanıdığı insanları anlatır. Seçtiği uzam çok iyi bildiği bir uzamdır: İskenderiye. Doğu’yu elbetteBatılı gözüyle oryantalist bir bakış açısıyla anlatmaktadır yazar. (Ah, şu ezelî hikâye!) Düşündüm: Onun romanda uyguladığı “görelilik” yöntemini farklı bir boylamda genişletsek ve roman –tema bütünüyle korunarak- bu kez farklı yazarlar tarafından yazılsa sonuç ne olurdu diye? Aynı öyküye ceylan ve avcının bakış açıları denli keskin bir farklılıkla bakılıyor olsaydı? Durrell kendini bir entelektüel olarak her türlü siyasi var oluş tarzının üzerinde görse de, bakışı bir misyoner bakışıdır yine de. Ne ki, uygarlığı büyük bir eğretileme olarak gören yazar, öyle büyük bir tutku ve sevgiyle, öyle büyük bir evrensel coşkuyla, öyle derin ve saf denebilecek bir içgörüyle ve öylesine kendine özgü bir tarafsızlıkla anlatır ki, elinizde olmadan anlatılan “insan”a odaklanır, anlatılanın aslında hepimizin hikâyesi olduğunu içten içe kavrarsınız.
ŞEHİR ve ŞİİR
Dört kitabın da ana dokusunu oluşturan şehir’den ve asıl önemlisi de “şiir”den söz etmezsek, tabloyu eksik anlatmış, bir bakıma, bu görkemli anlatıya haksızlık etmiş oluruz. Evet, şiir! Roman boyunca sürekli -kimi kez bir sorunsal olarak- şiire ve farklı şairlere atıflarda bulunulur. Kitabın kendisi neredeyse baştan sona şiirdir. Her gözeneğinden elmas taneleri gibi işlenmiş cümleler, bu cümlelerle birlikte renkler, sesler, kokular, egzotik tatlar fışkıran bir dokudur bu. Tek bir sıradan cümleye, yaratıcılıktan ve zekâdan uzak tek bir ifadeye bile rastlamanın olanaksız olduğu bir şölenle, bir imge bombardımanıyla karşı karşıyayızdır. Kitap bir ayrıntılar ve betimlemeler şöleni olmasına karşın, tam da iyi bir anlatıda olması gerektiği gibi, okurun sezgisine ve düş gücüne emanet edilen boşluklardan da yoksun değildir. Sahneler ve geçişler inanılmaz derecede sinematografiktir. Naruz’u Nubk ağacının önünde, bir elinde tabancası, bir elinde kamçısıyla, garip bir erinç ve meydan okumayla durakaldığı yerde bırakır, hızla Balthazar’la Nesim’in art arda silah sesleri duydukları göl kıyısına geçeriz. Gerek doğa betimlemeleri olsun, gerekse panayır, karnaval, Naruz’un panayırda dolaşması ve büyücüyle karşılaşması, ördek avı, yas töreni, mevlid gibi, uzun uzun anlatılan sahneler olsun, büyüleyici bir şiirsellikle doludur. Bir dil büyücüsüdür Durrell.Muzip de bir büyücü: Bir betimlemenin ardından, parantez içinde “Güzel bir anlatım!” nidasını ekleyip, bir editör şakasına benzeyen küçük postmodern şakalar yapmaktan da geri durmaz. Kitap sonlarına eklenen “Çalışma Notları”, “Son Veriler”, Scobie’nin sık sık kullandığı deyimler” gibi bölümler bile belki böylesi şakalardandır. (Bana biraz, kitabı yazarken eğlendiği duygusunu da verdi.) Kitabı kaparsınız, arka kapaktaki küçük fotoğraftan size o boncuk gözleriyle gülümsüyordur.
Kitabın görünmeyen, anlatıcının beyin kıvrımlarından inip arada sırada satırların arasında dolaşan bir kahramanı daha vardır: Bir şair! Bazen “İhtiyar şair”, bazen “yaşlı adam” bazen de “kentin ozanı” olarak anılan bu şair Kavafis’den başkası değildir. Hayaleti, “Kavafis’in beşiğini sallamış şehir” olan İskenderiye’nin sokaklarında bir kökünden kopmuşluk ve yeniklik imgesi olarak hâlâ dolaşmaktadır. Şairin, yazarımızın ruhsal soyağacındaki en değerli akrabalarından biri olduğunu hemen anlarsınız. Anglosakson kültürünü yavan, Doğu’yu ise mistik bulan yazar gibi, Kavafis de Hellenizm’i yüceltmiştir. İlk kitabın sonuna eklenen iki (“Şehir” ve “Tanrı’nın Antonius’u Bırakmasıdır”), dördüncü kitabın sonuna eklenen üç şiiriyle Kavafis romana şiirin damgasını vurur.
Ve şehir! Roman boyunca neredeyse kişileştirilen İskenderiye kenti. Belki de bir kentin başına gelebilecek en güzel şeydir bu: Bir romanın baş kişisi olmak! Mekânın bir ruhu olduğuna inanan; kültürlerin en önemli kurucu ögesinin, dilden ve dinden bağımsız, yaşanılan yerin ruhu olduğunu savunan Lawrence Durrell’ın romanı için ana mekân olarak bu çok dilli, çok kültürlü, çok dinli kenti seçmiş olmasına şaşırmamalı. Tarihi, doğası ve iklimiyle, bu tutkulu ve trajik şehir kadar kaderi roman karakterlerinin yaşamlarıyla çakışan bir başka şehir bulamazdı. Hüzünlü, tutkulu, ölümcül ve tekil. “Melekçe” ve “kara ışık”. “Arkasını tuzlu Mareotis Gölü’nün aytaşı aynasına, onun ötesinde uzanan çölün bitimsizliğine dayamış”, yüzünüyse tüm görkemiyle denize vermiş olanbu çok yüzlü kent, “kentin yaşlı ozanı”nın sesiyle kulağımıza şöyle fısıldar gibidir:
“Dönüp
dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka
bir şey umma-
Bineceğim
gemi yok, çıkacağın yol yok.
Ömrünü
nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
Öyle
tükettin demektir bütün yeryüzünde de.”*
Perihan BAYKAL
…
*Şehir,
Konstantin Kavafis, Çeviri: Cevat Çapan
(Yazı, Roman Kahramanları dergisi'nin Ocak-Mart 2014 tarihli 17. sayısında yayımlandı.)
