16 Temmuz 2018 Pazartesi

"In Illo Tempore"den, "Şifaaağ"a: "Gök Derinin Altında"



“IN ILLO TEMPORE”den, “ŞİFAAAĞ”a: “GÖK DERİNİN ALTINDA”*


                                                                                 “Yazarın görevi mitleri ölümden kurtarmaktır.”
                                                                                                                                                     Michel Tournier

Adorno ve Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği’nin ilk bölümünde, akıl ile mitoloji arasındaki karşıtlığı vurgulayarak, uygarlığın bizi yalnızca söylencesel düşünmenin çokanlamlılığından değil, her türlü anlamdan nasıl yoksunlaştırdığının, aklı nasıl araçsallaştırıp her şeyi kuşatan teknoloji aygıtının emrine verdiğinin izini sürerler. Düşünürlere göre, tarihöncesine ait her canlı hatıra binyıllar boyunca uygulanan en acımasız cezalarla insanların bilincinden kazınmıştır. Ne pahasına olmuştur bu? Bugünden baktığımızda çok net bir biçimde görebildiğimiz üzere, elbette mutluluğumuz pahasına. Kapitalist ekonominin, teknolojinin, uygar dünyanın temelinde doğa üzerindeki toplumsal egemenliğin sürdürülmesi zorunluluğu yatar ve insan kendinin (de) doğa olduğunun bilincinden bir kez uzaklaştı mı, uğruna onca özveride bulunduğu ‘ilerleme’ye yönelik tüm çabalar, paradoksal bir şekilde kendini hükümsüz kılar. Doğa üzerindeki tahakkümümüzün artması, sistemin insanlar üzerindeki tahakkümünün de artması anlamına gelir çünkü ve bu da, sakatlanmış; özünden, kökeninden, can suyundan uzaklaşmış; doğaya ve doğasına yabancılaşmış bireyler demektir.

“İlerleme bizi doğru yöne yöneltiyor mu?” diye soruyordu Tarkovski.  “Gelişme dümdüz yollar inşa eder, gel gör ki gelişmemiş, eğri büğrü yollardır dehanın yolları” diyordu, Cennet ve Cehennemin Evliliği”nde William Blake.  Onların bu dünyaya hep ilk kez görür gibi bakan, gördüğü her şeyi yeniden değerlendiren, giydirilmiş anlamları ters yüz eden, alışılmışın dışındaki yalvaçsı bakışları çok şey söylüyor bize. Bu bakışa gereksinmemiz var. Yalnızca geniş otobanlara değil;  eğri büğrü yollara, sapaklara, patikalara, yeni çığırlara, çığırından çıkmalara da gereksinmemiz var.  En önemlisi de, yönümüzü, dünyanın dört bir yanına diktiğimiz bütün o yön tabelalarını yeniden sorgulamaya gereksinmemiz var.

Bütün bunları niye yazıyorum?  Çünkü kendime, durduğum yerden “Gök Derinin Altında”ya doğru bir yol açmaya, bir güzergâh belirlemeye çalışıyorum. “Gök Derinin Altında”, son yıllarda kadın yazarlar arasında dikkati çeken bir isim olan Nazlı Karabıyıkoğlu’nun yayımlanmış beşinci kitabı. Günümüzde bir yerlerde başlıyor/ geçiyor görünse de, bir noktadan sonra zamansal ve mekânsal anlamda boyut değiştiren, sınırlardan azade, zamansal ve uzamsal olarak geçişken, alegorik denebilecek dünyalar kuruyor öykülerinde Nazlı Karabıyıkoğlu. Mitler, arketipler, efsaneler, dinsel meseller ve mesel kişileri, pagan inanışları ve şaman ayinleriyle bezeli; ilkel ve ilksel olan tarafından –adeta- ele geçirilmiş; içimizdeki ilkel’i, ilksel olanı uyaran, çağıran, hattâ bağıran öyküler bunlar. Dilin riyasından bezmiş de rüyasına talip; içine dünya kaçmış bir kulak gibi, huzursuz bir nabız gibi, zonk zonk zonklayan öyküler. Nazlı Karabıyıkoğlu, araçsallaşmış aklın bizi betona, kapitalizmin takırtılarla işleyen çarkına, dijital cennetlere zincirlediği modern zamanların içinden eğri büğrü yollar açmaya çalışıyor bize. Kazanlar kaynatıyor; kurban kanları akıtıyor; ruhunu, büyüsünü, bütünlüğünü yitirmiş bir dünyaya, doğaya ve doğasına yabancılaşmış insana orman kokulu yadırgı nefesler üflüyor.

Biçimsel olarak, dört bölümden oluşuyor “Gök Derinin Altında”, her bölüm de kendi içinde dört öyküden. Bağdaşık, tematik bir bütünlük oluşturan, görünmez iplerle birbirine bağlı, aynı görünmez partisyona tâbi dört bölüm ve on altı öykü. Bu yazıyı hazırlarken, kitabın omurgasını oluşturan bu geometrinin bilinçli bir tercihe ve belli bir maksada dayanıyor olabileceği düşüncesiyle, kişisel olarak bu tür inançlarım olmamasına karşın, “dört” rakamının ezoterik anlamına bakma gereği duydum. Minik bir araştırma beni, rakamın, genel olarak, iki dişil ve iki eril enerjinin birleşimini ve bu birleşim sonucunda oluşan bir dünyayı temsil ettiği bilgisine götürdü. Kitapta, isim tercihlerinden mitolojik ögelere kadar, bu türden birçok simgesel ayrıntı mevcut. (Dört bölüm, monoteist dinlerdeki dört büyük meleğe tekabül ediyor örneğin: Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail.)  Kitabın bütünsel meramı göz önünde tutulduğunda, bazı yerine oturmayan ayrıntılara, bulanıklıklara, anakronik karmaşaya karşın (ki, bir sanatsal yaratıda doğaldır da bu), bu tercihlerin bilinçli tercihler olduğu, belli bir plan dahilinde yapıldığı çok açık. Bu uyuma, kitabın adı da dâhil. Kulağımıza, “kozmosun ve insan ruhunun derinliklerinin oluşturduğu ikili evren”e dair sırlar fısıldayan; doğanın bir parçası oluşumuzu, içimizle dışımızın “bir”liğini, dışımızdaki doğayla içimizdeki doğanın birbirinden ayrılamazlığını vurgulayan ve kitabın tematik bütünlüğüne yakışan bir isim, “Gök Derinin Altında”.

Baştan söyleyelim, bu öykülerin içine girmek hiç de kolay değil. Alışkın olmadığımız, yabancısı olduğumuz, daha doğrusu yabancılaştığımız, belleğin unutkanlığına terk ettiğimiz, ayak izlerimizin çoktan silindiği bir dünya çünkü anlattığı. Orda olduğu bilinen ama söz birliği etmişçe hakkında konuşulmayan. Vahşi, ötelenmiş, hasıraltına itilmiş. Bu öyküleri okumak bir “ang”a, bir şaman ayinine ilk kez katılmak, bir ayini ilk kez izlemek kadar tekinsiz ve irkiltici, ama bir o kadar da merak uyandırıcı. Mevcut önyargıları, ahlaksal çerçeveleri, numarası fi tarihinde belirlenmiş bütün o numaralı gözlükleri, yumuşak terlikleri çıkarıp geride bırakmayı gerektiriyor. Öte yandan, dil, gidimli dilin alışkın olduğumuz raylı sisteminden bir anda çıkıp kaotikleşebiliyor da. Anlatılamayanı anlatmak söz konusu olduğunda şiirselliğe değil de, kısa, kesik, sayıklamalı, dil ögelerinin birbirine karışıp karmaşıklaştığı bu kaotik dile yaslanıyor yazar. Dişil, belki daha çok cinsiyetsiz, -cinsiyet kodlarının çok öne çıkmadığı, belirsiz olduğu-, zaman zaman sertleşebilen bir dil bu. Bu açıdan da, kolay bir okuma değil, okuru bekleyen.

Bu öykülerde Rimbaud’nun, “Kutsal Borazan O, yaban çığlıklar, gürültüler,/ Meleklerden, acunlardan geçmiş sessizlikler” dediği gürültü ve sessizlikler var. Omegalar, Alfalar, mor ışıklı gözler, mor gözlü kadınlar, ruhunu arayan bedenler, bedeninden ayrı düşmüş ruhlar var. Dünyanın dağılmışlığı, parçalanmışlığı; ikiye, dörde, bin parçaya bölünmüşlüğü; bütünlenmeye duyduğu özlem, göz göz yaralarına şifa arayışı var.  Farklı öykülerde karşımıza farklı suretlerde çıkabilen; kadın, erkek, çoğu kez cinsiyetsiz ya da çift cinsiyetli kahramanlar, bir bakıma anti-kahramanlar var. Bir yanı Daphne, bir yanı avcı Artemis; amazon ve anaç; Santor’dan olma, Kybele’den doğma kadınlar var. Aracı ruhlar, ateşi diri tutmanın sembolü ihtiyar Ulaynalar ve Manuşkalar, uygar yaşamın nevrozuna bulanmış libidolar, doğuma ve ölüme biçilen yeni anlamlar var. Sözümona uygar yaşamın, modern şehirlerin klostrofobik atmosferi de var; geniş ve kadim topraklar, yün ve toprak kokan şaman çadırları da. Sonra, kadınlık (ve erkeklik) rollerinin kabulü ve reddi; sürekli bir ambivalans, araf hâli var. Şiir yok mu? Olmaz mı, -“şiir, insanın mantık öncesi düşünme biçimidir” diyen Eliot’a kulak verecek olursak hele-, şiir de var. Kitabın bütününe yayılmış olarak da; birkaç öykünün başında, epigraf olarak da.

Sanatta yaratıcılıkla birlikte, cinsellik, ölüm, doğum, doğurganlık, biyolojik ve toplumsal açıdan cinsiyet rolleri, ahlaki ezberler gibi konular yazarın başlıca sorunsalları arasında. Ancak Karabıyıkoğlu bunu klişelere dayanarak, adını koyup çerçeve içine alarak, bize açık, tekil ve yalınkat yanıtlar sunarak değil, sezgilerimize seslenerek, bizi, gördüklerimizi bir anlam bulutsusunun ardından seçmeye çalışmak zorunda bırakarak yapıyor. Öykülerde bolca yer tutan şamanik coğrafyalar ve zamanlar gibi, bize başka, tanımadığımız, yabancısı olduğumuz bir dünyadan sesleniyor ve arada bu dünyanın kapılarını pencerelerini açıp okuru “cereyan”a tutmayı da ihmal etmiyor.

Öykü kişileri arasında sanatçılar, bunlar arasında da özellikle şair ve yazar olanlar dikkat çekiyor tabii. Fallus’taki romancı Sinan, Noli Me Tangere’deki şair Mikail ve Şifaaağ’daki, bir yaratıcı yazarlık kursuna devam eden (ve onun, alter ego’su, dişil yanı, “şifacı”sı olan Efsun) diğerleri arasında ayrıksı bir yerde duran öykü ve öykü kişileri. Sinan son romanını yazmak için yazacağı konuda bilgiye ve ilham kaynağına gereksinim duyan, bu süreç içinde eşiyle birlikte inzivaya çekilmiş tanınmış bir yazar; Mikail, ete ve şöhrete doymuş, “artık sığınacağı biri, bir hayvan ya da ağaç dibi arayan”, “şiir ödüllerinin jüri toplantılarının tekdüzeliğinden, İstanbul’un hengâmesinden sıyrılıp (…) şiirden ötede, söylenen ilahilerin ahenginde kaybolup kendinden geçmeyi bir kadının içine girmekten (artık) daha çok isteyen”, maskülen yapıda, yine tanınmış ve muteber bir şair; Rafet, çevresindeki sahteliklerden usanmış, yaptığı seçimlerden hoşnutsuz, yeteneğine yeterince güvenemeyen genç bir yazar adayı. Yazar ve şair karakterlerin tümünün de erkek olması oldukça düşündürücü görünüyor. Dişil olanı küçümseyen, dişi yanını unutmuş, ötekileştirmiş, kendisinin de doğa içindeki doğa olduğunun bilincini yitirmiş, gücün ve güçlünün güdümündeki maskülen bir dünyayı, bu dünya içinde erkeğin yarımlığını vurgulamak adınadır bu seçim belki. Öykülerde şaman ya da şifacı olarak beliren karakterler ya kadındır ya da cinsiyetleri vurgulanmaz çünkü. Erkek eksik olandır, devreye giren dişil ruh bu eksikliği tamamlayarak ona ruhunu, modern yaşamın körelttiği yaratıcılığını iade eder. Kuruyan, kavrulan, her gün biraz daha kuraklaşan; ruhunu, efsununu, doğayla bağını yitiren bir dünyaya, yeniden doğma, içindeki ve dışındaki doğayla barışma, en önemlisi de, özgürleşme olanağı bağışlayacaktır bu buluşma.

“Gök Derinin Altında” hem ağıt, hem umut olan; bizleri gerçek varoluşumuza, köklerimize dönmeye davet eden; boynunda bir kam davulu, elinde bir tokmak, algılarımıza, ezberlerimize, önyargılarımıza okkalı darbeler indiren bir kitap. Olanı biteni ters yüz ediyor, altını üstüne getiriyor dünyanın. Ve göğün bittiği yerde, hep yeni bir gökyüzü başlıyor.

*Gök Derinin Altında, Nazlı Karabıyıkoğlu, İthaki Yayınları, 2017

Perihan Baykal


 http://postdergi.com ve Çini Kitap'ta (Mart-Nisan 2018) yayımlandı.                                                                                                                

17 Şubat 2018 Cumartesi

Seçilmiş Kelimeler Bahçesi


SEÇİLMİŞ KELİMELER BAHÇESİ

ışığın kedileri, dolaşıyor odada, tıpış bir sessizlikte
eteklerimde, dizimde, birinin patisi okuduğum kitapta
ışığın kederi diye düşündüm bir an, neydi çağıran
bir kelimeden sonra
bir ötekini

(oysa ışık sevinçtir)

seçilmiş kelimeler bahçesinde bir kuyu
çıkrığın ucunda bir ketum anahtar
seni açmaz, beni açar

keten örtüler serdim ışığın gölgesine 
burası seçilmiş kelimeler bahçesi
döküldü ak dutlar, kara dutlar

(ışığın gölgesi olmaz ki)

seçilmiş kelimeler bahçesinde ötüşür kuşlar
kuşların ağzında tanrı'nın şapkası

ışığın kaderi diye düşündüm bir an
ağır ağır söküldü harflerinden
karanlığın hırkası

Perihan BAYKAL
Akatalpa, Mart 2016

7 Şubat 2017 Salı

KABUĞUM BİR YALIYAR DENİZLİĞİNDE DURUR


KABUĞUM BİR YALIYAR
DENİZLİĞİNDE DURUR

inceydim, inciydim, hayra yordum dünyayı
bilmedim sordum
giydiğin ateşten gömlek, soyunduğun su
var sen de yan dediler

yeniklik bir uzun ülke gez göz bitmez
ne ilk seherdir bu ne de son sefer

gökte uğruydu, dağda turaç
ferman bildim, derman bildim, incilâ
koşumladım atımı

samanım sarısıcak, taylarım tayy-i zaman
gitmekti muradım, bir kalmanın hatrına düştüm
-tutamadım dilimi, eyvâhtı-

ipi kuyuma denk, taşı boynuma
herkesin bir yarası var sanırdım
üstü kabuk içi nar
herkesin dalında bir kızılgerdan

çünkü yırtılmamıştı daha teyelim
türkümün kavuştağı inanmaklı
kalbim bütün

al oldum, del’oldum, ormanım tutuştu çöl oldum
yazımı kışa çevirdi bir çatal dilli dilmaç

kabuğum bir yalıyar denizliğinde durur
o günden beri
sessiz şiirler söylüyorum açıp pencereyi
düşürdüğüm harfleri topluyor kuşlar

gecenin bir sonu var kuşların yok
gecenin bir sonu var rüya ebedî

yor beni, yar beni, bana sor
incinmenin nârınaydı iki sözüm âh ki mor
erguvan dediler


Perihan Baykal
Akatalpa, Ağustos 2016

24 Ağustos 2016 Çarşamba

Bağ Evi'nde Bir Akşamüstü


BAĞ EVİ'NDE BİR AKŞAMÜSTÜ

burada her şey susuyor
küçük yanlışları seviyor kuşlar
-küçük bir yanlıştır dalında kurumuş bir dut-
göğe bakıyoruz, bir demet ışık
tevekler, şeker çiçekleri, çolpaz bir çekirge
şeker gibi eriyor ağzımızda sözcükler
onlarsız bakıyoruz göğe, iyi geliyor

patikaların ana caddeleri bilmemesi ne iyi
burada her şey duruyor
kuyunun bileziği, yaşlı ceviz, gıcırdayan kapı
saat çiçeğine saati soruyoruz
“adım!” diyor, “kulağıma kim üfledi bilmem”
toprağı dinliyorum bir müddet: pıt! pıt!
eski çinko çaydanlığın közdeki mırıltısı
ne güzel!

çardakta çay içiyoruz
gezdirerek elden ele aynı çay kaşığını
dudaklarımızda bir gülümseme, belli belirsiz
ortasındayız ılık, saydam bir suyun
toprak saksıdaki ıtır, telaşsız bir karınca, ellerimiz
hepimiz aynı suyun içindeyiz, ne tuhaf!

(batarken dönüp arkasına bakmaz mı bir de güneş!
kızarmaz mı ak güller nazarından!)

iri mercan taneleri yağıyor gökten
“yarın güzel bir gün olacak” diyor
uzun ötüşlü bir kuş
kafka’yı hiç okumamış ne arabî’yi
ne o biliyor adını, ne de biz

 *
Perihan Baykal

Yasakmeyve, Nisan 2015
Akatalpa. Ekim 2014

28 Mayıs 2016 Cumartesi

SOLİLOG


SOLİLOG

sunu: bu bir leylak kuykusuzluğudur!
                                                       
I

yürüyorum kral yolunda bir rüyanın
bir yanımda karacam
öbüründe kaplanım

sular kadar kalabalık, sular kadar yalağuz
geçtim cümlenizden, elimde bir noktalı gül

dedim aslı mıydı suret kerem mi yoksa
nerde başlıyordu nerde bitiyor
suların birbirine karışmamasındaki mit

kim çekiyor başağı kınından, bir cezir vakti
kim siliyor kılıcındaki kanı, orikula
ipeksi yapraklarına?

çalılıkta biten çiçek… sevinci kelebeğin
(bildiniz,  o büyük suç!)
bitmemişti daha cümlem… (bir, iki… hiç!)
çıt! dedi kırıldı içimdeki çit

dediler bu divit senin, bahtındır bu hokka
bu uykusuz leylak, bu susuz kuyu, bu zefir

şehrin dar geldiği her yürek bilir
altın vuruşlar gerekir hayata
tamtamlarıyla ve yamyamlarıyla
yüksek dozda afrikalar

giy siyahlarını, küpeler tak
kopar şu kırmızı elmayı, âhirin dalından

bak! içinde güneşi gizleyen kabuk
çiziyor geceyi

calliope, kızkardeşim; yak usul kandilini
-ol gözleri aynülhir!-
ben tutarım âhımı
gecenin sonuna değin

II

geceydi, siyahtı, âhtı
bir çiçeğin kıyısına eriştim, sütten ak
kuytusuna, koynuna
hû dedim gölgeye, sabahın çiyine hû!

suyun çekirdeği, -o eşsiz lotüs!-
âh, oradaydı!
hiçbir yere konmayan o kuş

sular kadar yalandı, sular kadar hakikat
‘altı ay bir güz’ koydum adını
alnımdaki kelebeğin

dediler kısrak koşumsuzsa güzeldir
elhak! aşk, koşulsuzsa
dedim tutarım sözümü
en son heceye değin

III

ol rivayettir ve ille pervane
kanadını rüzgârla bileyen her kelebek bilir
büyük ölümler vardır ölümsüzlüğe eş
sonsuza süvari

tütsün buhurdan! savulsun ağyar!
gülün de bir macerası vardır elbet
şu akan kanın bir mecrası

hay/dindi hey!
hiçbir şey(h)i olmayanlar
hakikatin kalbine!

Perihan Baykal


Adalya, Kış 2016, Sayı:1
Ekin Sanat, Mayıs 2016, Sayı: 124


9 Ocak 2016 Cumartesi

Gümüş ve Dağ


GÜMÜŞ ve DAĞ

ayazladı yürek yine,
-aşka gedâ!-
attı yalazını geceye.

takındı serin incilerini
deniz diplerinin
en derin mavisini, göğün.

hangi yıldı yüzünüzü hatırlıyorum;
bir yıldızdan mı düşmüştünüz?
belki de görmediğim bir rüyadan...

söylediydi Cemal Süreya
masallar ne zaman biter!

siz ki bilirsiniz;
hicran değil
vuslattı Kays'ı ağlatan.


Perihan BAYKAL


1 Aralık 2015 Salı

Anka'nın Kurduğu Cümle

 
Görsel: Ofra Amit

ANKA’NIN KURDUĞU CÜMLE

I

toprak geçmişin bilgisiyle ağır
                   gökyüzü geleceğin

mağara duvarlarına bizon resimleri çiziyor
çelik uçlu kalemlerle
son insan!

açsak pencereyi, bir aksak semâi
ferahlasak ferahlasak bir kuş yuvası kadar

nereden baksak
acının demir bukağısı kalıyor geriye

II

ah, jiyan!
sesler mi sağır, yoksa kulaklar mı
neredeydi “dünyanın en güzel Arabistan’ı”?

içinden su geçen şehirlerden geçtik
kurutulmuş güllerden, kuğulu göllerden
taze kan istiyordu ölüm tüccarları
ben karanlığını
         ve ışığını senin!

içimin karında bir akçabardak
açılsındı eski bir yaza doğru
çok kuark, çok çocuk, çok su
bir gemiye, - güvertesi tuz
bordası şarap rengi-

ah, jiyan!
rüya uykunun
peri soluğu

III

üç maskaron düştü Seine’in karanlığına
koparak Neuf köprüsünden
parıldıyordu yeşil ışıklar saçarak zümrüdünün üzerinde
Anka’nın kurduğu son cümle

derinliklerinde çağlayan suyu duydum
Allah’ın alnındaki ahşap kederi

birden hatırladım, -ad infinitum!-
bir geyiğin peşine düşmüştüm ben:

bütün tuzakları bilen!
bütün tuzaklara düşen!

ah, jiyan!

yoksa
ben miydim o geyik?

Perihan Baykal
Akatalpa, Mayıs 2015


Biz Bu Göğü Terk Etmemiş Miydik?

  BİZ BU GÖĞÜ TERK ETMEMİŞ MİYDİK? âcildim, âcizdim, yâresi yar kadar bir alageyik gözlerine bir parsın gözleri değmiş başını eğmemiş parstı...