13 Ekim 2019 Pazar

SAKİ

Canandaigua Lake, Bristol Harbour 2BR, 1.5 bath on Lake, Golf, Spa, Resort, SkiVacation Rental in Bristol from @homeaway! #vacation #rental #travel #homeaway
SAKİ


ağulu baldıran, kadehimde
bulutları söküp doladığım
dilek ağacı. ah nasıl tatlı
yağıyorsun, kara savat işi
göğsümün sütresine
dönüyor başım, başımda
yalazkanat yangın kuşları
öyle s u s u y o r u m ki
kuruyor dilim güneşte
bir dilim ekmek gibi
şarapla ıslıyorum sözcükleri
güneşi öpüp öpüp ağzından
damağımda sıcak turunç tadı
çıkıp çıkıp giriyorum yeniden
kuyu karası gözlerine
saki, doldur boşalan kadehimi
öyle sağ ki sütünü göğün
sağalayım… yalayıp suyunu
patlasın toprağımın kıracında
pıtrak arsız püren çiçeği
ko damarlarımda aksın Lethe
-sahi, kimsin sen?
Perihan Baykal

(Çok yıllar öncesinden, çok sevdiğim bir şiir:)

19 Eylül 2018 Çarşamba

Düş Derdim Düşler Derdim - II

shahmaran with hoope,,oil on canvas

DÜŞ DERDİM DÜŞLER DERDİM - II

Sümbülî bir sabahtı, bir yürüyüşe çıktım. Sinsi planının ayırdındaydım zamanın ama bir güzel burdum kulağını ve koydum cebime; ürü be dedim, ürü; ben yürüyeceğim! Bir gün bir aptallar ülkesinin öyküsünü yazacağım, zamana tutsak; söz verip kendime, yürüdüm. Göz kırptım Edgar Allan Poe’ya, “Çan Kulesi’ndeki Şeytan” öyküsünü anımsayıp; Tanpınar’a bir selam çakmayı da ihmal etmeden. Dedim ya, sümbülî bir sabahtı! Sümbülî’den daha güzel hangi sözcük anlatabilir bu sabahı, gökyüzünün şu rengini? Esirgeyen, serinliği ılık, üşütmeyen; sümbül rengi bir çadır bezi gibi başımızın üzerini kuşatan şu rengi. Kulaklığımda “Sonsuz Aşk” diyordu kadife sesli bir kadın, yumuşacık bir çığlık gibi. Ben yürüyordum; hem içimde, hem dışımda.

Yeni bitmiş, yeni yerleşilmiş, kendinden hoşnut binaların önünden geçtim. Yepyeni perdeleri, parlak gözler gibi pencereleri, geniş balkonlarında çiçekleri ile yaldızlı bir gösteriş içindeydiler. Kapı önlerinde, geniş bahçelerde, otoparklarda; metalik, opak, büyük, küçük, ucuz, pahalı onlarca araba; sabah mahmurluğu içinde uyukluyordu. Hizmete âmâdeydiler, köpekler gibi… Birazdan sahipleri uyanacak, kapılarını açacak, kontak anahtarlarını çevirecekti.Onlar da silkinip canlanacaklardı.

ekru duvar boyası
yaldızlı çerçeveler
neye yarar
neye yarar bir batık denizde
amforalar

-Gözüm acıyor, çiğ ışıklardan! Medet! Medet ey, içimdeki hiç susmayan arıkuşu. Medet, içimde çırpınan,çeperlerimi, sütrelerimi acıtan kırlangıç!..-

Ayaklarımın altında gıcır gıcır sesler çıkarıyordu asfalt. Görkemli konaklar yapılıyordu yol kenarlarında, ciğerini söker gibi toprağın, temeller açılıyordu. Bahçelerden, kazılan, yeni ekilen tarlalardan geçtim. Ayvalar çiçek açmıştı, gördüm. Ayva ağacı telaşsız, ferah bir rahatlık içinde, kadife kurdeleler gibi iri beyaz çiçeklerle, kadife tüylü meyvalarının muştularıyla donanmıştı.

Sümbülî bir sabahtı. Hem içimde, hem dışımda bir yolculuğa çıktım. Yürüdüm, ayaklarım acıyana, bacaklarım kamaşana değin. Ilık bir denizde kulaç atar gibi, yürüdüm. Gidebildiğim kadar gittim, patikalara çıktı yolum, baldıranlara, ebegümeçlerine, peygamber çiçeklerine. Sarı bir çiçek kopardım eğilip yerden, sordum, “Annen baban var mıdır?”

Yeşil bir tütsü gibi tütüyordu kır. Çektim içime doyasıya. Henüz vakit varken. 
***
Sustum ve dinledim. Evrene bin parçaya bölünüp dağılmış cevherdim, parçalarımı çağırıyordum demir mıknatıs gibi. Beduhsuz bir zarftım, korktum varamamaktan adresime. Bir harami bekler dağ geçidinde, yüreği kuş yüreği, gözleri fal taşı bir garip yolcuydum; ay çıtırtısından işkillenen! Ufka sevdalı ak tüylü martıydım, çayır gülüne vurgun mavi ispinoz kuşu. Halep yollarında Kerem’dim, Kalypso’nun adasında tutuklu Odysseus!.. Korkuyordum varamamaktan adresime ve göğüs kafesimde binlerce gül patlayıp dağılıyordu kan revan.

İnsicâm taşıyordu bulutlar, oysa sözüm vardı gökkuşağına.

Sustum ve dinledim… Mezopotamya’yı dinledim; Babil’i, sonra Bağdat’ı… Değildi asma bahçelerde gül ve bülbül, değildi Harun Reşid’in sarayında tef ve cümbüş; el yazmaları, külliyeler, rubailer değildi.

Meczup oluban aradım: Kül kesmiş ırmak kıyılarını, yanıp kavrulmuş bağları, bahçeleri; bir vakit atlas ve ipek hışırtılı, şimdi hayaletlerin dişleriyle güldüğü odaları, metrukhâneleri, aşhaneleri, kâşaneleri… Bir korunmasız yamaçta, aşk vurulmuş alnından yatıyordu boylu boyunca, sinekler konup kalkıyordu gül açmış alnında ve gördüm, bekleşirdi leş kargaları…

Sustum ve dinledim… Susumda patlarken sessiz çığlıklar…
Perihan Baykal
Mor Taka, Sayı:5, Bahar-Yaz 2006

Düş Derdim Düşler Derdim - I

Anne Marie Zylberman

DÜŞ DERDİM DÜŞLER DERDİM - I
Anne, o masalı anlat yine bana...

Durun!.. Kulaklarım işitmez oldu sesten. Susun!.. Burgaç gibi içine çekiyor sözcükler… Gerçek nerde? Sözcüklerde mi? Aradığım “gerçek”ti benim, elimde fener. Kâh içime çevirdim, kâh dışıma ışığı… Unuttum her ne gördüysem, hep yeniden başladım arayışıma. Ah, belleğin gizli bahçeleri!.. Kuytu köşeler… Loş çardaklar ki hanımeli ve aşk kokar ayışığı altında. Üstü gelişigüzel örtülmüş tuzak çukurlar… Karanlık ağızları mağaraların. Bellek!.. Düşlerde yırtılır saten örtüsü gizli bahçelerin. Kimi kez ejderha ağzı gibi yutar alır içine, kimi kez tülden kanatlarla bulutlara çıkarır…

Yeryüzüne çevirdim bakışlarımı. Ne varsa içimde menşei dünya değil miydi? Daha… daha… daha… Biz mi burgacıyız dünyanın, yoksa dünya mı bizim burgacımız? Dizlerim kanıyor düşüp kalkmaktan. Uçurum kıyılarından geçiyorum başım dönerek. Uğultular geliyor zifirî ormanlardan. Ufku tarıyor gözlerim kadırgasının burnundaki korsan gibi. Katıyorum başka gözleri de gözlerime, katıyorum başka kulakları kulaklarıma, başka elleri ellerime… Daha, daha, daha… Makinelerin uğultusu, madenî pırıltılar, kalabalıklar, kehkeşanlar… Yoksa hep aynı çekirdeğin etrafında mı dönüp durduk? Yoksa bir arpa boyu muydu çağlar boyu gittiğimizi sandığımız yol?

Anne, o masalı anlat yine bana… 


***

Neydi aşk? Esaretimiz mi, cesaretimiz mi?

Neydi aşk? Anımsıyor musunuz? Sözlüklere bakmayın! Ne zamandı, geçmişti yeğni adımlarla kapımızın önünden… Ne zamandı, bir yaz yağmuru gibi boşanıvermişti en çıtkırıldım hallerimizin, en ütülü giysilerimizin üzerine?

Bir tekmeyle, sımsıkı kapadığımız kapıyı sonuna kadar açan o değil miydi? O değil miydi altın varaklara kalem gibi parmaklarıyla simden harfler düşüren hattat! Gözlerinde ateşten oklar, bir acıması yok harami miydi yoksa?

Neydi aşk? Esaretimiz mi, cesaretimiz mi? Kendimize ettiğimiz zulüm mü, yoksa has bahçelerden derdiğimiz gülümüz mü? 


***
Aç vuslatın şarabını!

Bisutun dağları külünk sesleriyle sarsılmıştı bir vakit! Aslı saçlarından tutuşup yanarken nakkaşın resmettiği nakışta değil miydi aşk?

Nakışlardaki al lâlelerin, siyâh zülüflerin kıvrımlarından duyulan içli “âh” seslerinde değil miydi? Şirin kendini yardan aşağı bıraktığında hançeresinden çıkan “âh”ta değil miydi?

Kıyamındayım ibadetimin sana!.. İşte bak, tirşe’m, divit’im, geldim huzuruna. Yıkadım, pakladım yüreğimin tüm kıvrımlarını. Aşk, sana geldim!..

Döküyorum eteğimdeki taşları. İşte yakama yapışan asalak zaaflarım, işte alev dilli ejderhalara kafa tutan gücüm!.. Yaktım küllerimi, kapındayım… Aç vuslatın şarabını. 


***

Bir kalem daha...

Ormanlar yakıyoruz… Anızlar, çayırlar, ahşap konaklar… Ayın ağılı tutuşmuş, eyvah, yüzüme vuruyor yalımı, sıçramış da son yaktığımız konağın alevden çivisi. Mavi ışıklarının gizini devasa gözlem araçlarıyla çözdüğümüz yıldızlar tutuşmuş. Nereden çıktı bu kara delikler?

Öldürüyoruz yıldızları, güneşi saçlarından tutup çekiştiriyoruz boyuna. Artık ayışığının altında neon lambaları yanıyor, projektörler gündüz gibi aydınlatıyor geceyi!.. Keçi ayaklı bir dejenere Pan elektronik müzik eşliğinde çılgınca dansediyor, yüzsüz, yaşsız ve bedensiz çirkin ruhlar ortasında. Nereye gizleyeceğiz şimdi düşlerimizi? Nerede soluklanacağız? Kaldı mı dünyanın derisinin altında bilinmedik bir son dehliz, ışıklı odalara çıkan?

Bir kalem daha kırıyorum. Asamı alıyorum elime, giyiyorum çarıklarımı. Unutulmuş, bir yerlerde el değmeden kalmış bir yıldız olmalı!.. Tırnaklarını yiyen bir kız çocuğuna cebimdeki son karamela şekerini verip düşüyorum yola. 


***

Acı... Âh acı!..


Bir adagio ağırlığında ilerliyordu zaman…

Ben adagio severim müzikte, adagio ağırlığında yaşanan aşkları ve altın rengini. Ben yüreğiyle konuşanı, ben güvercin başlarının ve göğüslerinin yuvarlaklığındaki yumuşak kabullenişi, ben şahinin bakışlarındaki yırtıcılığı. Ah bir senfonidir yaşam. Yaşamın med-cezirleridir yükselişler ve alçalışlar. Allegro çıkışlar, lav selleri gibi boşalışlar… sonra bir çavlandan düşüp usul usul akmalar… Bir kumsalın kış yalnızlığı; bir dağ başının çınlayan, ormanın uğuldayan sessizliği. Neşeli altın pırıltıları, tambur ve tef. Yaşam bir yükselip bir alçalan bir senfonidir. Her mevsiminde ayrı çiçekler açar, kokuları durmaksızın değişen.

Acı… Âh acı!.. Ne zamandır âşinayız, ne zamandır kanıma karışıp damarlarımın içinde dolaşır durursun? Oyuncak bebeğimin kolu koptuğunda ve takamadığımda mı? Anı defterlerindeki ilk aşk şiirleriyle birlikte mi? Sonu hüzünle biten ilk öykülerle mi?

İşte ağlıyorum, Nemeçek öldü!..

Gül bahçesinde Hayyam gül yapraklarına divit kalemle rubailer yazıyor. Bir kemanın yayından süzülüp acı zambak kokusuyla havaya karışan bir adagio yükseliyor ömrün hasat mevsiminden…
Perihan Baykal
Mor Taka, Sayı:5, Bahar-Yaz 2006

11 Ağustos 2018 Cumartesi

"Gurbet Ne Yana Düşer Usta?"*

Ofra Amit                                                                                                                                                                                                                                                                                              






























                                                                  "Esîr-i gurbetiz biz, senden özge âşinâmız yok"  (Fuzûlî)
                                                                                                                         

Gurbet! Yüklü bir bohça kadar hafif, biber oyalı bir mendil gibi ağır… Yanı yöresi şiir alaz’ı, şiir ala’sı bir sözcük! İşte Nazım Hikmet, Turgut Uyar’ın “Büyük Gurbetçi”si o büyük şair, yine memleketinden uzak, durmuş da Varna kıyılarında, “burda yeşil biber acı mı acı” diyor; diyor ve dağlıyor yüreğimizi, “bana da böylesi gerek!” diyende. Bazı dizeler böyledir işte; acıda, sevinçte, öfkede hep hazır kıta, dilimi(zi)n hep ucunda. Vardır benim de öylesi dizelerim, nasıl olduysa olmuş, yerleşmiş oracığa ama buldu mu da suyunu toprağını, pıt diye açılıveren. Şu andaki gibi tıpkı:  “Burda yeşil biber, acı mı acı!” 

Bu yazıda onlardan, dilimin ucundakilerden bahsedeceğim. Gurbet dendikte aklıma düşüveren, yediveren gülü gibi açı-açıverenlerden. Kimler neler yazmış şimdiyece, gurbet kime ne demiş, kim gurbete ne? Kiminin ipini az çekmek lâzım, kiminin durup üflemek biraz tozunu. Eklemeli: Dilim döndüğünce. “Yağız atlar kişnesin” o halde, “meşin kırbaç şaklasın.” “Gurbeti gönlümüzde duya duya”, durma düşelim yola.

Ama ne güzel sözcüktür değil mi, “gurbet”? Gurbeti katlanılır kılar handiyse, söylenişindeki bu lezzet. Bizdendir, bize özgüdür. Türkü kokar, Türkçe kokar, Türkiye kokar bu yüzden. İçinde sadece yabancılık, uzaklık, özlem, yoksunluk değil; kır çiçekleri, duvara asılı bağlamalar, tren çığlıkları, ucu yanık mektuplar ve daha neler neler saklar. İçli’dir, gözü yaşlı-gönlü yas ama “çıkıp ele karşı ağlamayacak” kadar gururlu da sanki. Bağrı yanık sözcüktür vesselam; tüter durur bir ucundan, bir ucu düğüm.

“Gurbet” bizimdir, bizdendir, bizim yarattığımız bir sözcüktür. Bir yaman haldir ki, nasıl sığsındı başka sözcüğe? Bir de: Dâüssıla. Kim bizim insanımız kadar incecik, bizim insanımız gibi kopkoyu özler “memleket”ini? Gurbet bizimdir, bizdendir ya, onun karşıtı, em’i ilacı “sıla” farklı mı? Bazı Latince kökenli, İngilizce ya da Fransızca terimleri aynen alıp kullanırız hani, tam karşılığı yok Türkçe’de bahanesine sığınıp; Türkçe’de ya da Türkçeyle yüzyıllardır hemhal olup halimizce helmelenmiş, bizdenleşmiş öyle sözcükler vardır ki, başka hiçbir dilde bulamazsınız onların da tam karşılığını. Gurbet gibi, sıla gibi, dâüssıla gibi.  Halkın kendi öz değirmeninde çekip kendi terini kokusunu, hasretini yasını, tuzunu baharını, kendi kışını kendi yazını kattığı sözcüklerdir bunlar.

Kan çeker gibi çeker mi gurbet? Çekermiş meğer. Gurbet çekermiş, gidilirmiş. “Nerde karnın doyarsa vatanın ora”ymış. Anar gibi yaparmış ya, anmazmış kimse yoksulluğun, mecburluğun adını. Ah! Karışır halkın dilinde sevgiyle sövgü, ilençle tevekkül. Biri var ki söylemiş, almış yürümüş sonraki. Hangi yarasına merhem etti kim bilir?  Kime kin etti, kime razı geldi? Bazısı bilinir de, bazısının derindir zulası.

Gurbete “çıkılır” da, “düşülür” de. Türküler dolusudur. “Bir yiğit gurbete gitse, gör başına neler gelir.” Türkiye’de 1950’lerden sonra ivmesi giderek artan, kendini daha çok köyden kente akın şeklinde gösteren iç göç ne çok acı getirmiştir beraberinde, ne çok düş kırıklığı! Peki yürek yangınını en iyi ne soğutur? Elbette türküler! “Gönül gurbet ele varma/ Ya gelinir ya gelinmez/ Gurbet elde kıymetimiz/ Ya bilinir ya bilinmez” diyen Karacaoğlan’dan, “Gurbet elde bir hal geldi başıma/ Ağlama gözlerim mevla kerimdir” diyen Pir Sultan’a, nice halk ozanı ve onlardan el almış, kavı halkın yürek cönkü olan nice türkü.  “Yârim İstanbul’u mesken mi tuttun?”dan, “Gitti yârim gurbet ele gelmedi”ye, “Pencereden kar geliyor, aman annem, gurbet bana zor geliyor”a, nice “yâre”!

Bir de “gurbetçi”lik vardı, değil mi? 1960 ve sonrasında, Türkiye’den Almanya’ya işçi olarak giden ilk nesille birlikte dilimize yerleşmiş olan. Ne yuvalar dağıtmış, ne acılar suvarmış, ne zorluklar-ne horluklar yaşatmıştır halkımıza Almanya gurbeti! Nice yaratıya konu olmuştur sonra; öyküler, romanlar, sinema filmleri; say say bitmez.

Aysel Özakın’ın “Gurbet Yavrum”unu, Bekir Yıldız öykülerini, Nihat Behram’ın Gurbet’ini anmadan olmaz. Gurbet dendiğinde aklıma bir koşu gelenlerden biri de Refik Halit Karay’ın Gurbet Hikâyeleridir.  (Unutulur mu hiç! Türkçeyi onlardan öğrenmedik mi biz?) Eskici’deki (ki ilk “gurbet” öyküsüdür belki de okuduğum), hem öksüz, hem yetim, hem diline-yurduna hasret küçük Halil nasıl konuşuvermişti birden, “çiviler ağzına batmaz mı senin?” diye. Çiçek gibi açıvermişti ağzında Türkçe. Sonrası hüzün… Var mı hatırlamayan?

Sonra Orhan Kemal’in aynı adlı romanından uyarlanmış, 1964 yapımı bir Halit Refiğ filmi olan “Gurbet Kuşları”… Naif ama eli yüzü düzgün bir filmdir Gurbet Kuşları. Bir ailenin Anadolu’dan İstanbul’a savruluş öyküsüdür, belki de göç konusunu işleyen ilk filmdir Türk sinemasında. Sonra bozkırı çığlık çığlığa kat eden kara trenler gelir aklıma; tozlu otobüsler, kalabalık otogarlar, sallanan mendiller; şimdilerde iktidarın özelleştirme planları yaptığı güzelim Haydarpaşa Garı ve onun ünlü merdivenleri… Nazım’ın Memleketimden İnsan Manzaraları gelir.

Şiire, şiirimizdeki gurbet kokulu dizelere geçmeden önce, Behçet Necatigil’in burçlarından, o burçların ilki olan “gurbet burcu”ndan söz etmeden olmaz. Necatigil bir yazısında, -“burç”un gökteki ve yerdeki  iki anlamından da vaz geçmeden,- şairin şiir yolculuğunu üç burca ayırır: Gurbet burcu, hasret burcu ve hikmet burcu. Bilenler bilmeyenlere anlatsın, dileyen açsın okusun yeniden anlamlarını bu üç şiir burcunun ama ben şunu deyip geçeceğim, -gurbet’in Necatigilcedeki anlamını bir yana koyup-: Necatigil’in şiirinde somut anlamda gurbet yoktur ama gurbeti içinde şairlerimizdendir o. Çünkü her gerçek şair, Gülten Akın’ın o çok sevdiğim, “Ne cehennemi ne cenneti/ gurbeti de sılası da içindedir insanın” dizelerindeki gibi, gurbetini kendi içinde taşır. Ya da, daha doğrusu, gurbeti ya da sılası yoktur şairin. Şairin  gerçeğinin yalancısıdır çün dünya, kuyruklusundan hem de. Şair bu dünyanın yabancısıdır, sürgünüdür, haymatlosudur. Kimi kez de, bir yerin asıl yerlisinin bile olmadığı kadar yerlisi o yerin. Şairi en güzel anlatan tamlamalardan biri de Metin Altıok'un "yerleşik yabancı"sı değil de nedir? Her yerlidir şair ya da hiçbir yerli. Hem neresi cennet, neresi cehennem; neresi sıla, neresi gurbet; kim bilebilir? Kendi doğup büyüdüğümüz yerde olsun, gurbet bildiğimiz yerde olsun, alıştığımız-alışamadığımız, bize ait olan-olmayan ne çok şey vardır! Sonra bakıp göğe, yıldızlara, o dev kubbeye, kendi şuncacık sılasına, şuncacık gurbetine şaşmaz, şaşırıp da kalmaz mı insan?

“Gurbete eğimli olan çocuğun/ Özleme eğimli olur annesi” diyen de Gülten Akın. Bir de, bir yerli olamama, yerleşememe, oradan oraya savrulma hâli var ki bakın onu da nasıl anlatıyor Gülten Akın, “Kadın Olanın Türküsü”nde: “Her bahar, her yaz gurbette Sılaya dönmesi olur velâkin Ne sılamız belli ne gurbetimiz (…) Karıştırdık sıla nere, gurbet hangisi Bizim gibi gurbetçi görülmemiştir”

Zorluklar, zorunluluklar, sürgünler, tayinler…  Isınıp benimseyemeden bir yeri; perdesini yeni asmış, alışmışken tam konusuna-komşusuna; bir şehirden  ötekine savrul dur. Çocuklar varsa, hele kendi de çalışıyorsa, kadının yükü denklerce ağır. Nazım mı? "Tepeden tırnağa  hasret, tepeden tırnağa ümit”, tepeden tırnağa gurbettir zaten. Özler durur ülkesini, dilini, insanlarını. Bir yandan da dünyalıdır, yani her yerli. Turgut Uyar, “Büyük Gurbetçi” adlı o unutulmaz şiirinde “Gurbet bir yazgıdır ulusuna/ Güneşe çıkmak gibi, alın teri bilinir/ Gurbet bilinir, bir duyarlıktır, bir meslektir” der ve şöyle anlatır Nazım’ı:

“Eskimezsin bir mayıs serpintisi gibi Bir mayıs serpintisi ki sağlıklı Ağustos günlerini hazırlayan. Güllerini Sürer gurbetçiliğin. Halksız bir yazarın acısını taşıyan Kalebent bir şehzade gibi mahzun Börklüce gibi sabırsız haklılığında.”

Ah! Gurbet dedik… Şiir dedik! Hangi ülkenin şiiri bizimki kadar dalgalanmış, bin bir kılığa girmiş, hatta ki dili bile değişmiştir? Gurbet bir bakarsın Yahya Kemal’in dilinde “Gurbet nedir bilir mi o menfaya gitmeyen? Ey gurbet, ey gurubu ufuklarda bitmeyen” olur, bir bakarsın Enver Gökçe’nin dilinde, elle tutulurca somut, hayatın ta içinden bir “İnsanlar gidiyorlar/ Gurbete,/ Şehire,/ Kâra./ Sen bir efkâr gelmiş de ağlıyorsun.” yazıklanışı. Bir yanda Faruk Nafiz Çamlıbel’in Gurbet’i, bir yanda Orhan Veli Kanık’ın Yol Türküleri. Az ötede de Kemalettin Kamu’nun Gurbet Geceleri. Ya Cahit Külebi’nin, yâre “Sabret!” deyişi: “Ben kanadı kırık bir kuş değilim/ Döner bir gün gurbet ellerde kalan”. Hangisi daha çok gurbettir ya da daha çok şiir, kim bilebilir? Kimi şair için imgedir gurbet, kimisi için simge. Kimisi içinse adlı adınca gerçek! Refik Durbaş “Çırak Aranıyor” adlı şiirinde “Gurbet ne yana düşer usta/ Sıla ne yana/ Hasret hep bana/ Bana mı düşer usta?” diye sorar; Cahit Zarifoğlu’ysa “Kabul”de “De zarif inle. Ta ki huzura vardın/ Nice yıl isyan durdun gurbet kaldın” diye iniler. Bizse okur, şairin gurbetini bilir ama çokluk kendi gurbetimizi yaşarız okuduklarımızda. Ne kadar kendi gurbetimizi yaşatıyorsa şiir bize, o kadar severiz o şiiri. Ve belki bu yüzdendir, Ahmet Oktay'ın, "çoktan döndüm gittiğim gurbetlerden/ yine de/ içimde kanayan bir sılanın sesi" dizelerinin bu denli dokunması içimize.

Günümüz şairlerinden Şükrü Erbaş, “Yıldızların ülkesi var mıdır Edip?” diye soruyor, “Edip’e Yanıtı Bilinen Sorular” da: “Gecesi buz anısı kül ışığı kırbaç/ Hangi gurbet bir sürgünün yüreğini doldurur?” Sonra A. Hicri Özgören: “Ferman çıkarıldı genç ömrümüze,/ Sılada gurbet olduk” diyor, kıyısından bir çağ yangınının. Kendi yurdunda, sılada gurbet olmak da var demek, “öz yurdunda parya” olmak da. Şairin nasıl duyduğuna, nerede durduğuna bağlı.

Ne çok gurbet varmış meğer! Arife Kalender’inki “ağrıdan getirdiğimiz tuzlu gurbet”tir. Haydar Ergülen’de kar, gurbet gibi yağar, “gurbetin yorganı soğuktur, hem üşütür hem kimsenin gönlüne yetmez.” Ahmet Erhan “Ne balık, ne kuş olabildiğim şu dünyada/ Gurbetim bile yok beceremedim” diye acısını özüne yöneltir. Cevat Çapan “Sana bakıp bütün sessizlikleri ezberleyince,/ boğuk yankılarla bir sıla/ bir gurbet gibi/ yerleştiydi içime” deyip susar. Refik Durbaş için gurbet, “yüreğini dağlayan diktatörlük”tür. Ülkü Tamer’in “Antep Neresi”si baştanbaşa bir “ironik gurbet sızısı”dır. Behçet Aysan, “gurbeti hançer yapıp gezinir”. Ta ki Sivas’ta bir semenderleyin yanıp kül olana değin.
“Kâinatın Akşam Yoklamasında neler olur, neler biter, onu da Fazıl Hüsnü Dağlarca anlatsın. Yazımın sonlarına gelmek üzere olduğum şu akşam saatlerinde tam da: 

“Bir an, kaybolmuş sonsuzluğu gözyaşlarının,
Hatıraların kaybolmuş mesafesi.
Bir misafirliğin ilk manzaraları kaplar,
Ve gurbet kaplar, herkesi.”

Tanımlar başta verilir aslında, biliyorum. Ben öyle yapmadım, tuttum, avcumda kuş tutar gibi, en sona sakladım. Yok, bu tanımlar gurbetin neliğiyle ilgili bilimsel tanımlar falan değil, toplumbilim kitapları yazmıyor bu tanımları, sözlüklerde de yok. Ama gel gör ki bu iki dize, biri inci biri mercan, sayfalar dolusu araştırmanın, ciltlerce kitabın yapamayacağını yapmış, yapıp da bir çırpıda koyuvermiş önümüze, gönlümüze. Biri Cemal Süreya’nın: “gurbet yavrum, garba düşmektir gurbet”, diğeri Yüksel Pazarkaya’nın: “incindiğin yerdir gurbet”.

Bu dizelerin üzerine daha ne denir? Bu dizelerin üzerine bir allı turna olup uzak uzak uçulmaz mı? Bu dizelerin üzerine, “kuşkanadı kalem olsa, yazılmaz benim derdim” deyip de, bir güzel susulmaz mı? Bir de, akşamın şu alaca vaktinde, bir başka akşam alacasına gidip, bir türlü bitirilememiş bir öykünün satırları arasında usulca dolaşılmaz mı?: “Kışla baş başa kalmayan, bir sac sobayla hiç cebelleşmemiş, kılıç kalkan hiç vuruşmamış, o sac sobanın üzerinde dumanı tüte tüte çay demlememiş kişi kışın ne olduğunu bilmez. Gurbetin ne olduğunu hiç bilmez. Bana hâlâ öyle gelir.”

Ne yapalım? “İncinmeden incisi açmaz/ ne hayatın ne dilin!” diyelim ve kapayalım şimdilik bu bahsi. İnsanoğluna remil açmışlardan birine, Behçet Necatigil’e bırakarak son sözü:  “İnsanın en şaşmaz falını hikmet burcu gösteriyor; çünkü gurbetler geçici, hasretler geçici ve ebedi insan hikmet burcunda yaşıyor.” Bir başka gurbete kadar… Şiir ola!

*Başlıktaki dize: Refik Durbaş

Perihan Baykal

Beşparmak Dergisi, Temmuz-Ağustos 2013 
Adalya, Güz 2017

16 Temmuz 2018 Pazartesi

Şiir, O Hep Öte Yakamızdaki Karanfil!



ŞİİR, O HEP ÖTE YAKAMIZDAKİ KARANFİL!

“Şiir barbardır” ve bu yüzden de, -Kant’tan ilhamla- “ahlâkı kovar” der Cemal Süreya, “Şiir Anayasaya Aykırıdır” başlıklı ünlü yazısında. (Vârolmuş ve var olan) ahlâk ve hukuk düzenleri hiçbir zaman insanoğlunun tabiatına tam bir uygunlukta olmamıştır çünkü. Peki niçin olmamıştır? Tüm yasalar, tüm kurallar, yaşamı kolaylaştırdığı, hattâ mümkün kıldığı söylenen “toplumsal sözleşme” kandırmacasına karşın, doğrudan ve dolaylı olarak, hep güçlüye, maddi zenginlikleri elinde tutan ve yitirmek istemeyenlere hizmet eder de ondan. Yasaları yapanlar hep güçlülerdir ve tüm denetim mekanizmaları da onların elindedir. Bugün artık, bilincimizi bırakın, bilinçaltımız bile ellerindedir. Şiirin, bu cangılın içinde ayrı bir yeri olduğuna, hâlâ içimizdeki ilkel’i, yozlaşmamış olan saf yanı açığa çıkarabilecek, uyuyan özümüzü uyandırabilecek güce sahip olduğuna inanıyorum. Çünkü şiirin kendisi de oradan geliyor. Bir nemf gibi kaçgun ve uçucu, göğe ve toprağın –içimizin!- derinliklerine ait. Bu yüzden de konformize edilmesi, ele avuca sığması zor. Hâlâ bir devrimci potansiyele, “düyayı değiştirme” gücüne sahip.  Filistinli şair Mahmut Derviş’in dediği gibi, “şiir bir savaş uçağını düşüremez ama pilotunun düşüncelerini değiştirebilir.” Böyle bir güce sahip olan, bir de aşk var belki. Aşk ve şiir bugün hâlâ tabulara, verili olana; paraerkil, ataerkil ve cinsiyetçi kodlara, tek kelimeyle kurulu düzene meydan okuma, onu sorgulayıp sarsma, taşlaşmış yapıda gedikler açma potansiyeline sahip iki güç.

(Buraya ilk parantezimi açıyorum. “Her şeyin ama her şeyin tüccarların elinde olduğu”, popüler kültürün toplumun tüm hücrelerine nüfuz ettiği bir çağda şiirin bu kirlilikten nasibini almadan duracağını/kalacağını düşünmek elbette safdillik olur.  Ayrıca şiiri tarihsel boyutundan ayırmak, tabulaştırmak, aşkın bir boyuta yerleştirmek de doğru değil. Her iki tuzağa da düşmemek, kendimizi muhalif bir yapının/söylemin parçası içinde görürken/sayarken bir anda düzenin bir parçası oluverdiğimizi görmekten kaçınmak, bunun için de belki biraz uzaktan bakmak/uzağa düşmek, uzağa düşmekten/yalnız kalmaktan korkmamak, yeni karşı koyma yolları/kaçış çizgileri aramak/bulmak gerekiyor olabilir bugün. Tam burada, Calvino’nun Görünmez Kentler’inin Sunuş yazısında aydınlar için söylediklerini şiire/şaire de uyarlamak mümkündür belki: “Aydın (şair) sürekli muhalefette olmalı, her türlü düzenle bütünleşmeyi reddetmeli, sosyal gerçekleri bütünlüğü içinde daha iyi görüp değerlendirebilmek için kendisini uzaklara taşımalıdır,” diyordu Calvino.)

Adorno, “Lirik Şiir ve Toplum” başlıklı yazısında “Lirik tinin maddi şeylerin üstün gücüne karşı o çok kişisel muhalefeti, dünyanın şeyleşmesine karşı, modern çağın başlangıcından, sınai devrimin hayattaki baskın güç hâline gelişinden beri insanların meta tahakkümü altına girişine karşı bir tepki biçimidir” der ve bu tepkiye örnek olarak Lorca ve Brecht gibi şairlerin yanısıra Rilke’nin ve “her türlü burjuva duyarlılığının suratında tokat gibi patlayan lirik şiirler yazıyordu”, “kitlelerin hakikatine herhangi bir ‘yoksul halk’ şiirinin olabileceğinden daha sadıktı” diyerek Baudelaire’in de adını anar.  

Aynı Adorno, “Auschwitz’den sonra şiir yazılamaz” demişti. O günden bugüne daha kaç Auschwitz yaşandı! Dünya koskoca bir Auschwitz kampına dönüştü. Kuşatıldık. Albert Camus’nun Başkaldıran İnsan’da yaptığı biraz da mazlumun zâlime dönüşme potansiyeline karşı bir uyarıydı ve yüzyılın son yarısı onun öngörüsünün gerçeğe dönüştüğü bir zaman dilimi oldu. Belki de en çok şimdi gereksinimi var dünyanın şiire. Saf’kan şiirle safları sıklaştıran şiirin, içinde yüzdüğümüz deryayla içimizde yüzen deryanın birbirine karışıp katışmasına. Bunun için de, -bugün kültürel hegemonyanın bir parçası hâline gelmiş olan popülizmin ve dahi pasifizmin dört başı mâmur ve mâmul tuzaklarına düşmeksizin- tavrı ve duruşuyla, sırasında eylemiyle, gerçek anlamda “muhalif” olabilecek bir şiire/şaire gereksinim var. İktidar talebi olmayan, küçük hesaplar peşinde koşmayan, aydın kimliğiyle sanatçı kimliği birbiriyle örtüşen. Şiir gökten zembille inmiyor çünkü ve hepimiz içinde yaşadığımız toplumun ve çağın ürünleriyiz. Turgut Uyar boşuna “şiir çıkmazda, çünkü insan çıkmazda” demiyordu. Hakiki ve has olana gereksinim var. Dünyayı iyi okuyana. Özgür ve gür olana. Sanatçının-şairin biraz kendi acılarından başını kaldırıp  dünyada yaşanan acılara; toplumsal, siyasal ve ekonomik olana; güne, tarihe ve geleceğe bakması gerekiyor. Karnının tok, gözünün kara olması, zalimin değil mazlumun yanında yer alması, her koşulda aklının ve “vicdan”ının sesini dinlemesi gerekiyor.  Yapay gündemlerin kuyruğuna takılmadan kendi gündemini yaratabilmesi gerekiyor.  Ve dahi, “yeryüzünün neresi ağrırsa benim de bir yerim ağrır” diyenlerden olması gerekiyor. Ritsos bunun için “Benim yaşamım, politik yaşamım şiirim kadar önemlidir. Bir ‘Ritsos mitosu’ varsa, bu sadece şiirden oluşmamıştır” diyordu. Aynı zamanda bir şair de olan Vietnamlı Ho Şi Minh bir şiirinde “Şairler de savaşmasını bilecek” diye, bunun için. Nâzım bunun için hâlâ bir mitos.

(Buraya bir parantez daha açıp bir soru alınabilir belki: Şairin aynı zamanda “aydın” olmak gibi bir görevi de var mıdır, ille de toplumsal ve siyasal belirteçlere sahip olmak zorunda mıdır şair kişi? Somuta dökecek olursak, Ahmet Haşim mi daha çok şairdir, yoksa Nâzım mı? Neruda mı, yoksa Ezra Pound mu? Bu soruya salt poetik ölçütler göz önünde tutularak (artık bu ne derecede mümkünse!) da bir yanıt vermek mümkün, şairin hayatını, kişiliğini, kimliğini şiire/şiirine dâhil ederek de. Ben ne zaman bu soruya bir yanıt arasam, her büyük/gerçek şairin çok özel bir ruhla donanmış olduğu gerçeğiyle, bu gerçeğin içinde de, yalnızca kendi içindeki zaman ve ülkenin işçisi (ve kralı) olma hâliyle karşılaştım. Ve inandım ki, hepsi özünde muhaliftir gerçek sanatçıların. Çağın, zamanın, günün, güncelin ötesindeki, o en derindeki ince tele dokunmayı, oradan bakmayı/görmeyi, “yer”in ve yerliliğin kalabalık korosuna karşın yabanıl sesler çıkarmayı bilmişlerdir.)

Şiir dili özü itibariyle zaten muhaliftir. Şiir ve şair her devirde tehlikeli görülmüş, susturulmaya çalışılmış ve iktidarlar evvel ezel sözcüklerin gücünden ürkmüşlerdir.  Franco faşizminin bir duvarın dibinde kurşuna dizdiği Lorca, ömrünün büyük bir kısmı sürgün ve hapislerde geçen ve ölümü de bu yüzden olan dev şair Neruda bunun capcanlı örnekleridir. Sergey Yesenin ve Mayakovski, belki de içlerindeki muhalif ruhu susturamadıkları için ölümü seçmişlerdir. Burada aklıma şair Adnan Satıcı’nın “Bugünün sanatçıları çağının tanığı değil, sanığı olmak zorundadır” sözü düşüyor. Kendimize sormamız gereken bir soru var sanırım: Bugün niçin şairler çağlarının bırakın sanığı, tanığı bile olamamaktadırlar? İşte bu sorunun üzerine cesaretle gidebilendir şair.

Kulaklar tümden paslanmadan ve gün gelip dilimizi hepten lâl kılmadan acı! Unutmayalım: Ölümsüz olan Pir Sultan Abdal’dır. Hızır Paşa ise zulmün adıdır sadece.


(Not: Parantez içindeki bölümler yazıya -yazının yeniden gözden geçirilmesi sırasında- sonradan dahil edilmiştir.)


Perihan Baykal


Güncellenmiş biçimiyle, Adalya Kültür Edebiyat Seçkisi'nin Yaz 2017 sayısında yayımlandı.


"In Illo Tempore"den, "Şifaaağ"a: "Gök Derinin Altında"



“IN ILLO TEMPORE”den, “ŞİFAAAĞ”a: “GÖK DERİNİN ALTINDA”*


                                                                                 “Yazarın görevi mitleri ölümden kurtarmaktır.”
                                                                                                                                                     Michel Tournier

Adorno ve Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği’nin ilk bölümünde, akıl ile mitoloji arasındaki karşıtlığı vurgulayarak, uygarlığın bizi yalnızca söylencesel düşünmenin çokanlamlılığından değil, her türlü anlamdan nasıl yoksunlaştırdığının, aklı nasıl araçsallaştırıp her şeyi kuşatan teknoloji aygıtının emrine verdiğinin izini sürerler. Düşünürlere göre, tarihöncesine ait her canlı hatıra binyıllar boyunca uygulanan en acımasız cezalarla insanların bilincinden kazınmıştır. Ne pahasına olmuştur bu? Bugünden baktığımızda çok net bir biçimde görebildiğimiz üzere, elbette mutluluğumuz pahasına. Kapitalist ekonominin, teknolojinin, uygar dünyanın temelinde doğa üzerindeki toplumsal egemenliğin sürdürülmesi zorunluluğu yatar ve insan kendinin (de) doğa olduğunun bilincinden bir kez uzaklaştı mı, uğruna onca özveride bulunduğu ‘ilerleme’ye yönelik tüm çabalar, paradoksal bir şekilde kendini hükümsüz kılar. Doğa üzerindeki tahakkümümüzün artması, sistemin insanlar üzerindeki tahakkümünün de artması anlamına gelir çünkü ve bu da, sakatlanmış; özünden, kökeninden, can suyundan uzaklaşmış; doğaya ve doğasına yabancılaşmış bireyler demektir.

“İlerleme bizi doğru yöne yöneltiyor mu?” diye soruyordu Tarkovski.  “Gelişme dümdüz yollar inşa eder, gel gör ki gelişmemiş, eğri büğrü yollardır dehanın yolları” diyordu, Cennet ve Cehennemin Evliliği”nde William Blake.  Onların bu dünyaya hep ilk kez görür gibi bakan, gördüğü her şeyi yeniden değerlendiren, giydirilmiş anlamları ters yüz eden, alışılmışın dışındaki yalvaçsı bakışları çok şey söylüyor bize. Bu bakışa gereksinmemiz var. Yalnızca geniş otobanlara değil;  eğri büğrü yollara, sapaklara, patikalara, yeni çığırlara, çığırından çıkmalara da gereksinmemiz var.  En önemlisi de, yönümüzü, dünyanın dört bir yanına diktiğimiz bütün o yön tabelalarını yeniden sorgulamaya gereksinmemiz var.

Bütün bunları niye yazıyorum?  Çünkü kendime, durduğum yerden “Gök Derinin Altında”ya doğru bir yol açmaya, bir güzergâh belirlemeye çalışıyorum. “Gök Derinin Altında”, son yıllarda kadın yazarlar arasında dikkati çeken bir isim olan Nazlı Karabıyıkoğlu’nun yayımlanmış beşinci kitabı. Günümüzde bir yerlerde başlıyor/ geçiyor görünse de, bir noktadan sonra zamansal ve mekânsal anlamda boyut değiştiren, sınırlardan azade, zamansal ve uzamsal olarak geçişken, alegorik denebilecek dünyalar kuruyor öykülerinde Nazlı Karabıyıkoğlu. Mitler, arketipler, efsaneler, dinsel meseller ve mesel kişileri, pagan inanışları ve şaman ayinleriyle bezeli; ilkel ve ilksel olan tarafından –adeta- ele geçirilmiş; içimizdeki ilkel’i, ilksel olanı uyaran, çağıran, hattâ bağıran öyküler bunlar. Dilin riyasından bezmiş de rüyasına talip; içine dünya kaçmış bir kulak gibi, huzursuz bir nabız gibi, zonk zonk zonklayan öyküler. Nazlı Karabıyıkoğlu, araçsallaşmış aklın bizi betona, kapitalizmin takırtılarla işleyen çarkına, dijital cennetlere zincirlediği modern zamanların içinden eğri büğrü yollar açmaya çalışıyor bize. Kazanlar kaynatıyor; kurban kanları akıtıyor; ruhunu, büyüsünü, bütünlüğünü yitirmiş bir dünyaya, doğaya ve doğasına yabancılaşmış insana orman kokulu yadırgı nefesler üflüyor.

Biçimsel olarak, dört bölümden oluşuyor “Gök Derinin Altında”, her bölüm de kendi içinde dört öyküden. Bağdaşık, tematik bir bütünlük oluşturan, görünmez iplerle birbirine bağlı, aynı görünmez partisyona tâbi dört bölüm ve on altı öykü. Bu yazıyı hazırlarken, kitabın omurgasını oluşturan bu geometrinin bilinçli bir tercihe ve belli bir maksada dayanıyor olabileceği düşüncesiyle, kişisel olarak bu tür inançlarım olmamasına karşın, “dört” rakamının ezoterik anlamına bakma gereği duydum. Minik bir araştırma beni, rakamın, genel olarak, iki dişil ve iki eril enerjinin birleşimini ve bu birleşim sonucunda oluşan bir dünyayı temsil ettiği bilgisine götürdü. Kitapta, isim tercihlerinden mitolojik ögelere kadar, bu türden birçok simgesel ayrıntı mevcut. (Dört bölüm, monoteist dinlerdeki dört büyük meleğe tekabül ediyor örneğin: Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail.)  Kitabın bütünsel meramı göz önünde tutulduğunda, bazı yerine oturmayan ayrıntılara, bulanıklıklara, anakronik karmaşaya karşın (ki, bir sanatsal yaratıda doğaldır da bu), bu tercihlerin bilinçli tercihler olduğu, belli bir plan dahilinde yapıldığı çok açık. Bu uyuma, kitabın adı da dâhil. Kulağımıza, “kozmosun ve insan ruhunun derinliklerinin oluşturduğu ikili evren”e dair sırlar fısıldayan; doğanın bir parçası oluşumuzu, içimizle dışımızın “bir”liğini, dışımızdaki doğayla içimizdeki doğanın birbirinden ayrılamazlığını vurgulayan ve kitabın tematik bütünlüğüne yakışan bir isim, “Gök Derinin Altında”.

Baştan söyleyelim, bu öykülerin içine girmek hiç de kolay değil. Alışkın olmadığımız, yabancısı olduğumuz, daha doğrusu yabancılaştığımız, belleğin unutkanlığına terk ettiğimiz, ayak izlerimizin çoktan silindiği bir dünya çünkü anlattığı. Orda olduğu bilinen ama söz birliği etmişçe hakkında konuşulmayan. Vahşi, ötelenmiş, hasıraltına itilmiş. Bu öyküleri okumak bir “ang”a, bir şaman ayinine ilk kez katılmak, bir ayini ilk kez izlemek kadar tekinsiz ve irkiltici, ama bir o kadar da merak uyandırıcı. Mevcut önyargıları, ahlaksal çerçeveleri, numarası fi tarihinde belirlenmiş bütün o numaralı gözlükleri, yumuşak terlikleri çıkarıp geride bırakmayı gerektiriyor. Öte yandan, dil, gidimli dilin alışkın olduğumuz raylı sisteminden bir anda çıkıp kaotikleşebiliyor da. Anlatılamayanı anlatmak söz konusu olduğunda şiirselliğe değil de, kısa, kesik, sayıklamalı, dil ögelerinin birbirine karışıp karmaşıklaştığı bu kaotik dile yaslanıyor yazar. Dişil, belki daha çok cinsiyetsiz, -cinsiyet kodlarının çok öne çıkmadığı, belirsiz olduğu-, zaman zaman sertleşebilen bir dil bu. Bu açıdan da, kolay bir okuma değil, okuru bekleyen.

Bu öykülerde Rimbaud’nun, “Kutsal Borazan O, yaban çığlıklar, gürültüler,/ Meleklerden, acunlardan geçmiş sessizlikler” dediği gürültü ve sessizlikler var. Omegalar, Alfalar, mor ışıklı gözler, mor gözlü kadınlar, ruhunu arayan bedenler, bedeninden ayrı düşmüş ruhlar var. Dünyanın dağılmışlığı, parçalanmışlığı; ikiye, dörde, bin parçaya bölünmüşlüğü; bütünlenmeye duyduğu özlem, göz göz yaralarına şifa arayışı var.  Farklı öykülerde karşımıza farklı suretlerde çıkabilen; kadın, erkek, çoğu kez cinsiyetsiz ya da çift cinsiyetli kahramanlar, bir bakıma anti-kahramanlar var. Bir yanı Daphne, bir yanı avcı Artemis; amazon ve anaç; Santor’dan olma, Kybele’den doğma kadınlar var. Aracı ruhlar, ateşi diri tutmanın sembolü ihtiyar Ulaynalar ve Manuşkalar, uygar yaşamın nevrozuna bulanmış libidolar, doğuma ve ölüme biçilen yeni anlamlar var. Sözümona uygar yaşamın, modern şehirlerin klostrofobik atmosferi de var; geniş ve kadim topraklar, yün ve toprak kokan şaman çadırları da. Sonra, kadınlık (ve erkeklik) rollerinin kabulü ve reddi; sürekli bir ambivalans, araf hâli var. Şiir yok mu? Olmaz mı, -“şiir, insanın mantık öncesi düşünme biçimidir” diyen Eliot’a kulak verecek olursak hele-, şiir de var. Kitabın bütününe yayılmış olarak da; birkaç öykünün başında, epigraf olarak da.

Sanatta yaratıcılıkla birlikte, cinsellik, ölüm, doğum, doğurganlık, biyolojik ve toplumsal açıdan cinsiyet rolleri, ahlaki ezberler gibi konular yazarın başlıca sorunsalları arasında. Ancak Karabıyıkoğlu bunu klişelere dayanarak, adını koyup çerçeve içine alarak, bize açık, tekil ve yalınkat yanıtlar sunarak değil, sezgilerimize seslenerek, bizi, gördüklerimizi bir anlam bulutsusunun ardından seçmeye çalışmak zorunda bırakarak yapıyor. Öykülerde bolca yer tutan şamanik coğrafyalar ve zamanlar gibi, bize başka, tanımadığımız, yabancısı olduğumuz bir dünyadan sesleniyor ve arada bu dünyanın kapılarını pencerelerini açıp okuru “cereyan”a tutmayı da ihmal etmiyor.

Öykü kişileri arasında sanatçılar, bunlar arasında da özellikle şair ve yazar olanlar dikkat çekiyor tabii. Fallus’taki romancı Sinan, Noli Me Tangere’deki şair Mikail ve Şifaaağ’daki, bir yaratıcı yazarlık kursuna devam eden (ve onun, alter ego’su, dişil yanı, “şifacı”sı olan Efsun) diğerleri arasında ayrıksı bir yerde duran öykü ve öykü kişileri. Sinan son romanını yazmak için yazacağı konuda bilgiye ve ilham kaynağına gereksinim duyan, bu süreç içinde eşiyle birlikte inzivaya çekilmiş tanınmış bir yazar; Mikail, ete ve şöhrete doymuş, “artık sığınacağı biri, bir hayvan ya da ağaç dibi arayan”, “şiir ödüllerinin jüri toplantılarının tekdüzeliğinden, İstanbul’un hengâmesinden sıyrılıp (…) şiirden ötede, söylenen ilahilerin ahenginde kaybolup kendinden geçmeyi bir kadının içine girmekten (artık) daha çok isteyen”, maskülen yapıda, yine tanınmış ve muteber bir şair; Rafet, çevresindeki sahteliklerden usanmış, yaptığı seçimlerden hoşnutsuz, yeteneğine yeterince güvenemeyen genç bir yazar adayı. Yazar ve şair karakterlerin tümünün de erkek olması oldukça düşündürücü görünüyor. Dişil olanı küçümseyen, dişi yanını unutmuş, ötekileştirmiş, kendisinin de doğa içindeki doğa olduğunun bilincini yitirmiş, gücün ve güçlünün güdümündeki maskülen bir dünyayı, bu dünya içinde erkeğin yarımlığını vurgulamak adınadır bu seçim belki. Öykülerde şaman ya da şifacı olarak beliren karakterler ya kadındır ya da cinsiyetleri vurgulanmaz çünkü. Erkek eksik olandır, devreye giren dişil ruh bu eksikliği tamamlayarak ona ruhunu, modern yaşamın körelttiği yaratıcılığını iade eder. Kuruyan, kavrulan, her gün biraz daha kuraklaşan; ruhunu, efsununu, doğayla bağını yitiren bir dünyaya, yeniden doğma, içindeki ve dışındaki doğayla barışma, en önemlisi de, özgürleşme olanağı bağışlayacaktır bu buluşma.

“Gök Derinin Altında” hem ağıt, hem umut olan; bizleri gerçek varoluşumuza, köklerimize dönmeye davet eden; boynunda bir kam davulu, elinde bir tokmak, algılarımıza, ezberlerimize, önyargılarımıza okkalı darbeler indiren bir kitap. Olanı biteni ters yüz ediyor, altını üstüne getiriyor dünyanın. Ve göğün bittiği yerde, hep yeni bir gökyüzü başlıyor.

*Gök Derinin Altında, Nazlı Karabıyıkoğlu, İthaki Yayınları, 2017

Perihan Baykal


 http://postdergi.com ve Çini Kitap'ta (Mart-Nisan 2018) yayımlandı.                                                                                                                

17 Şubat 2018 Cumartesi

Seçilmiş Kelimeler Bahçesi


SEÇİLMİŞ KELİMELER BAHÇESİ

ışığın kedileri, dolaşıyor odada, tıpış bir sessizlikte
eteklerimde, dizimde, birinin patisi okuduğum kitapta
ışığın kederi diye düşündüm bir an, neydi çağıran
bir kelimeden sonra
bir ötekini

(oysa ışık sevinçtir)

seçilmiş kelimeler bahçesinde bir kuyu
çıkrığın ucunda bir ketum anahtar
seni açmaz, beni açar

keten örtüler serdim ışığın gölgesine 
burası seçilmiş kelimeler bahçesi
döküldü ak dutlar, kara dutlar

(ışığın gölgesi olmaz ki)

seçilmiş kelimeler bahçesinde ötüşür kuşlar
kuşların ağzında tanrı'nın şapkası

ışığın kaderi diye düşündüm bir an
ağır ağır söküldü harflerinden
karanlığın hırkası

Perihan BAYKAL
Akatalpa, Mart 2016

Biz Bu Göğü Terk Etmemiş Miydik?

  BİZ BU GÖĞÜ TERK ETMEMİŞ MİYDİK? âcildim, âcizdim, yâresi yar kadar bir alageyik gözlerine bir parsın gözleri değmiş başını eğmemiş parstı...