30 Eylül 2020 Çarşamba

UZUN GECENİN ARDINDAN: ŞAFAK'taki ARAF


                                       “Hakikatte bir şafak diye baktığın şey, belki de bir yangındır.”

                                                                       (Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur)


Sevgi Soysal’ın Şafak adlı romanında anlatılan olaylar, 12 Mart 1971 askerî darbesinin ardından gelen baskı rejiminin ülkemizdeki yaşamı bir karabasana çevirdiği ağır, sancılı günlerde geçer. Yabana atılamayacak bir estetik değere ve Sevgi Soysal’ın kısacık ömrüne sığdırdığı bütün içinde önemli bir yere sahip olsa da, sonuç itibariyle bir dönem romanıdır Şafak. Sevgi Soysal’ın hemen hemen bütün yapıtlarını daha ilk gençlik yıllarında okumuş bir okur olarak, Şafak’ı ilk okuyuşum, iki-üç yıl kadar önce, yine bir başka dönem romanıyla, Selim İleri’nin (adıyla yine bir zaman dilimini imleyen ve ilk basım yılı 1981 olan) Bir Akşam Alacası’yla aynı günlere rastlamıştı.  Okurken, bir yandan bunun her iki kitap için de gecikmiş okumalar olduğunu düşünüp hayıflandığımı, bir yandan da, aslında belki de tam zamanıdır, nesnel bir değerlendirme açısından böylesi çok daha iyidir diye düşündüğümü hatırlıyorum. (Kim tezatlardan uzak kalabilmiş ki! Hayatın ve düşüncenin zembereğidir onlar.) Şöyle de bir not düşmüştüm ardından, sıcağı sıcağına: “Ortak yanlarının bilincinde olarak, heyecanla ve bu heyecanın verdiği süratle, peş peşe okuduğum iki kitap: Biri (Şafak) 12 Mart, biri (Bir Akşam Alacası) 12 Eylül dönemlerini sorgulayan, bunu edebiyatın olanakları içinde, edebî dilden taviz vermeksizin yapan, iki önemli romancımıza ait iki dönem romanı. Her ikisi de, o günlerden bugünlere, bugünün okuruna, acı sularda çalkalanmış, mutlaka okunası potkallar gönderiyorlar. Ve bolca yürek sızısı.”

Niyetim her iki kitabı birden ele almak ya da bir karşılaştırma yapmak değil. Bu yazıda ele alacağım, izinden gideceğim kitap, Şafak olacak. Ancak öncesinde, Berna Moran’ın, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış adlı yapıtının, “Sevgi Soysal’dan Bilge Karasu’ya” alt başlıklı üçüncü kitabında yer alan bazı önemli saptamalara değinmek istiyorum.  12 Mart romanları o dönemde yaşananları, hapis ve işkence konularını gerçekçi yöntemle işleyen siyasal ve toplumsal içerikli yapıtlardır. Denebilir ki biçim sorunlarının önemsizleştiği, estetik özenden çok anlatılana, verilmek istenen mesaja odaklanılan romanlardır bunlar. Berna Moran’a göre yaşanan toplumsal değişimler, ayrıca estetik yönün bu romanlarda ikinci plana atılmış olması 12 Mart romanını belli bir dönemde ilgiyle ama sonra ancak tarihsel değeri için okunan sosyolojik romanlar sınıfına katmıştır. Berna Moran, yaklaşık on yıllık bir arayla gerçekleşen 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin toplumsal sarsıntılar yaratan ve doğal olarak edebiyatı etkileyen olaylar olduğunu belirttikten sonra bu iki döneme ait romanlar arasında önemli ve düşündürücü bir ayrımın altını çizer. 1980 sonrası, yalnız Türkiye’de değil tüm dünyada solun içine düştüğü çıkmaz ve giderek daha çok karmaşıklaşan toplumsal ve ekonomik sorunlar, yazarlarımızı bu sorunları işlemeye elverişli yeni yöntemler, yeni içeriklere uygun farklı anlatım biçimleri aramaya itmiştir. Böylece, 1980 sonrası edebiyatımızda köktenci bir değişikliğe, postmodernist çizgide yeni bir anlatı türünün doğuşuna tanık oluruz. 12 Mart’ın toplumcu gerçekçi olarak adlandırabileceğimiz geleneksel formdaki romanları 1980 sonrasında yerini klasik anlamdaki gerçekçilikten ve geleneksel formlardan uzaklaşmaya ve bu doğrultuda yeni biçimlere, yenilikçi/avangard anlatılara bırakır.

Yaşam kuşkusuz sürekli bir devinim; ülkemiz ve ülkemiz edebiyatı da bu devinimden, bu devinimin getirdiği değişikliklerden payını almakta. O günlerden bugünlere (de) köprünün altından çok sular aktı, ancak bu yazıda konumuz/niyetimiz bunu irdelemek değil. Şafak’ın, gerek toplumsal gerçekçi yanıyla; gerekse içeriği, roman kişilerinin seçimi ve olayların geçtiği zaman dilimiyle, su katılmamış bir 12 Mart romanı olduğunu vurgulamamız şimdilik yeterli. Ancak Şafak’ı diğerlerinden ayıran, onu özgün ve farklı kılan yanları da var ve bu yazının konusunu bir bakıma bunlar oluşturuyor.

12 Mart ve 12 Mart romancılığı denince insanın aklına Sevgi Soysal’ın düşmemesi olanaksız. Sevgi Soysal yalnızca kitaplarıyla değil, tüm yaşamıyla, hattâ bedeniyle geçti 12 Mart’ın içinden. Duyarlı ruhunun neredeyse kaçınılmaz kıldığı yaralar alarak geçti. Ahmet Oktay’ın Borçlu Öleceğim Herkese adlı şiirinde üç dize vardır ki, ilk okuduğum günden beri çıkmaz aklımdan. Orada, şiirin bir yerinde, “Sevgi’yi iki kez ziyaret edebildim/ Mamak Askerî Cezaevi’nde” der ve şiirin devamında, bu ziyaret sırasında Sevgi Soysal’ın kendisine söylediği iki cümleyi şu dizelerle şiirleştirir: “’Göğsüm acıyor ara sıra’/ demişti. ‘Şuramda bir çiçek/ büyüyor sanki.’” Büyümüş, hepimizin bildiği gibi kansere dönüşmüştür o çiçek ve genç yaşında, en verimli çağında almıştır Sevgi Soysal’ı aramızdan. Evet, 12 Mart dendikte, yalnızca yapıtlarıyla değil, ödediği bedellerle, yaşamı ve ölümüyle de canlı bir simgedir benim gözümde Sevgi Soysal. Tutukluluk günlerini anlattığı, Şafak’ta yer yer yansılarını göreceğimiz, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu adlı bir kitabı vardır örneğin ve Yenişehir’de Bir Öğle Vakti adlı romanını tutukluluk koşullarında yazdığı bilinir. Çok fazla anlam yüklüyor gibi görünmek istemiyorum ve gerek 12 Mart, gerekse 12 Eylül dönemlerinde çok ve daha büyük acılar yaşandığını gayet iyi biliyorum; ne var ki bazı insanlar açık, kabuk bağlamamış /kabuk bağlamayı unutmuş yaralar gibidir bu hayatta, yaşadıkları her şeyi olağanın üstünde bir yoğunlukta, derinden hissederek yaşarlar ve Sevgi Soysal da kanımca bu tarz insanlardandır.

Sevgi Soysal’ın, kişisel sorunlardan siyasal ve politik konulara bir geçiş yaptığı şeklinde bir genel kabul olsa da, ben onun bütün yapıtlarında hep aynı, yalnızca biçim ve boyut değiştiren eleştirel bilinci, yaşanılan dönemin getirdiği düşünsel sorunlardan uzak duramayan sorumlu aydın tavrını bulurum.  Toplumda kadınlık ve erkeklik rollerini/kodlarını sorguladığı Tante Rosa’dan beri bu böyledir. Koşulların değişimi, toplumdaki siyasallaşma doğal olarak bilince yansımakta, bu da sorunların ağırlık noktalarını değiştirmektedir olsa olsa. Çağının tanığı (sadece tanığı da değil üstelik; sanığı, hattâ yargıcı da!) bir yazar olarak, gözlem gücünü, eleştirelliğini, bireysel sorunlardan toplumsal yapıya doğru kaydırmıştır Sevgi Soysal. Ancak onun en bireysel addedilen yapıtlarında bile bireyselden toplumsala açılan bir duyarlılık ve en siyasi romanı sayılabilecek  Şafak’ta bile cinsellikle, birey ve kadın oluşla ilgili alttan alta işleyen bir damar buluruz. Sorunu kişilerle değil, sistemledir hep. Öte yandan, iktidar denince yalnızca kurumsallaşmış olanı, yürürlükteki hükümeti anlamamak gerekir. İktidarın/tahakküm ilişkilerinin toplumda nasıl yaygın ve içselleştirilmiş halde bulunduğunun, faşizmin yalnızca düşen bombalarla değil, iki insan arasındaki ilişkiyle başladığının (Ingeborg Bachmann) ne denli bilincinde olursak, bir romanın (ya da bir şiirin, bir öykünün, bir sanat yapıtının) bireyciliği ve toplumsallığı konusundaki yargılarımızda aceleci davranmaktan, dar görüşlülükten, en önemlisi de önyargılarımızın tutsağı olmaktan o denli kaçınmış oluruz.

Şafak siyasal olarak nitelenebilecek bir romandır, siyasal romansa birtakım handikaplar içermekle malul bir tür olarak bilinir. Bu ne derece doğrudur ya da bu yargı Şafak için de geçerlidir diyebilir miyiz? Orhan Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancı adlı yapıtında, siyasal romanın sınırlı bir tür, sınırlı bir biçim olduğunu söyler. Çünkü siyaset, en sonunda bizim gibi olmayanları kararlılıkla anlamama, romancılık ise anlama işidir. Siyaset ve ideolojik bakış dünyayı biz ve onlar biçiminde bir dikotomi içine hapseder, yazarın özerkliğini kısıtlar, romancıyı sürekli birilerini temsil etmek ve temsil ettiği kesimden tasvip beklemek durumunda bırakır. Oysa bir roman bittiğinde okurun aklında, (yalnızca) tarih ve anlamı değil, insan hayatının kırılganlığı, dünyanın genişliği, âlemdeki yerimiz üzerine düşünceler, vb. kalmalıdır. Şafak’ı okuyup bitirdiğimde, son sayfayı da okuyup kapadığımda kapağını, öykünün bende hâlâ devam ettiği o anlarda, bundan pek farklı değildi hissettiklerim. Ben Şafak’ı, ele aldığı konu güncelliğini her ne kadar yitirmiş olsa da, siyasal roman olmanın handikaplarını büyük ölçüde aşabilmiş, evrensel insan hallerini hâiz; basmakalıplıktan ve siyasal romanın belki de en büyük açmazı klişelerden uzak bir roman olarak görüyorum. Semih Gümüş, roman için yazdığı önsözde, “düpedüz tipik kişiler üretmiş bir dönemi tipik kişiler olmadan anlatmayı başaran bir roman” olarak görür Şafak’ı ki bu yargıya katılmamak mümkün değildir. Kaldı ki romanlar, sanat yapıtları, bir toplumun alternatif belleğini oluştururlar ve Şafak ve benzerleri, arada dönüp bakmayı, hatırlamayı gerektiren kıymetli bellek kayıtlarıdır da, aynı zamanda.

Şafak, her şeyden önce, Sevgi Soysal’ın bizzat kendi yaşamından, 12 Mart sonrası Adana sürgününden  izler taşır. Romanın iki ana karakterinden biri olan Oya, tıpkı Sevgi Soysal gibi, bir süre sudan/yakıştırma sebeplerle siyasal tutuklu olarak hapiste yatmış, romanın şimdiki zamanında ise hiç tanımadığı, yabancısı olduğu Adana’da sürgündedir. (Baskın gerçekleştiğinde bir buçuk aylık sürgün yaşamının bitmesine bir hafta kadar bir süre kalmıştır.) Muhalif kimlikte, doğrudan olmasa da dolaylı biçimde devrimci harekete destek vermiş, küçük burjuva kökenli bir aydındır Oya. Evli ve çocuk sahibi bir kadın olduğu bilgisini de ediniriz bu arada.  Bu bilginin geriye dönüşler ve iç hesaplaşmalardan çok, emniyetteki sorgusu sırasında polis müdürünün “evli, hem de çocuklu bir kadın!” suçlamasıyla vurgulanması özellikle manidardır. Geriye dönüşler Oya’nın –önce siyasi, sonra sivil- hapis yaşamına, hapiste tanıdığı diğer kadın tutuklulara değgindir daha çok; özel yaşamına değil. Geriye dönüşler sırasında tanıdığımız bu kadınlardan bazıları (tutuklu devrimci kızlar, gardiyanlar, vs.) Sevgi Soysal’ın Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’ndan fırlayıp gelmiş gibidirler adeta. Bütün bunlar, romandaki birçok ayrıntının Sevgi Soysal’ın yaşamının belli bir kesitiyle bire bir örtüşüyor olması, yazarla kahramanı, Oya ile Sevgi Soysal arasında koşutluk/özdeşlik kurabilmemiz için yeterli görünüyor.  Ancak şu da unutulmamalı; Şafak bir özyaşamöyküsü, bir anı kitabı değildir asla. Romanda kurgusal/hayâl ürünü olma ihtimali çok yüksek ayrıntılar da mevcuttur ki öyle olmasa bile kurguya dönüşmüştür artık, gerçek yaşamın nerede bitip kurgunun nerede başladığını ayırt etmeye olanak kalmamıştır.  Kaldı ki buna hakkımız da yoktur. Biraz alakasız gibi görünse de, buraya küçük bir not düşmek isterim: İyi bir okur, asla yazarın mahrem duygularını öğrenmek, özel yaşamına vakıf olmak için okumaz; iyi bir yazarın da mahrem duygularını ifşa etmek, özel yaşamını sergilemek için yazmayacağı gibi.

Romanın ikinci bir ana kahramanı daha vardır. Siyasi tutuklu olduğu hapisten o sırada yeni çıkmış (hiç beklemediği bir zamanda ‘salıverilmiş’), eşinin ve o hapisteyken dünyaya gelen çocuğunun yanına, Urfa’ya gitmezden önce Adana’daki akrabalarının yanına uğramış olan, ev sahibi Ali’nin çok sevdiği yeğeni, öğretmen Mustafa. O gece sıkıyönetime yapılan –o dönemde sıklıkla olduğu üzere, asılsız- bir ihbar sonucunda eve bir baskın gerçekleşir; Mustafa ve onun bu akraba evinde ilk kez karşılaştığı Oya, ev sahibi Ali dahil orada bulunan birkaç kişiyle birlikte, yemek yedikleri sofradan kaldırılıp gözaltına alınırlar. Öykü dönüşümlü olarak Oya ve Mustafa’nın bakış açılarından anlatılır ve yine dönüşümlü olarak zihinsel geriye dönüşler şeklinde ilerler. Üç bölümden (Baskın, Sorgu, Şafak) oluşan romanda, bu planın da gösterdiği gibi, olaylar, Adana’da bir sonbahar akşamında başlayıp o gecenin sabahında sona erecek şekilde, bir gece içinde olup biter. Romanda Oya ve Mustafa’nın, bu iki protagonistin dışında, temsiliyetler açısından önemli işlevler yüklenen başka yan kahramanlar da vardır elbette: Ev sahibi (Maraşlı) işçi Ali, Fethi Naci’nin ilk defa  Şafak’la edebiyatımıza girdiğini söylediği, yaygın bir solcu aydın tipi olan, kaypak, sınıf atlama heveslisi Hüseyin, faşist damat Zekeriya, Almancı yoz komşu Ekrem, ezikliğini kendinden zayıflara gösterdiği zorbalıkla bastırma yoluna giden sivil polis Abdullah, polis müdürü Zekâi Bey, fabrika müdürü emekli Albay Muzaffer Bey, varlığını daha çok kara bir gölge gibi hissettiğimiz büyük patron Turgut Sabuncu Beyefendi, Mustafa’nın karısı Güler, -ataerkil dünyanın kadınları olarak- Ali’nin cefakâr karısı Gülşah, Gülşah’ın kız kardeşi yeni gelin Ziynet ve Oya’nın hapishane yaşamında tanıdığı diğer tüm kadın karakterler. Bu kadarla da kalmaz aslında. Sevgi Soysal romanlarında az sayıda karakterle yetinmediği gibi bu karakterleri karikatürize etme kolaycılığına da kaçmaz. Ne romanlarını düşüncelerini iletmede kullanacağı bir araç olarak görür, ne de karakterlerini bu fikirleri dile getirmede kullanacağı cansız mankenler olarak. Canlı, yaşayan, gerçekliği inandırıcı, “olması gerektiği gibi”den çok, “olduğu/olabileceği gibi” kahramanlardır bunlar. Onun, Mustafa’nın devrimci arkadaşlarından, son bölümde karşımıza çıkacak olan Hisseli Şen Çadır Tiyatrosu’nun mensuplarına ve nezarethanede şafağı bekleyen diğer iki tutukluya kadar, yarattığı irili ufaklı tüm karakterler, ülkemizin belli bir zaman dilimindeki gerçekçi bir panoramasını sererler gözlerimizin önüne. Zengin, devinip duran, capcanlı bir dünyadır bu.

Sevgi Soysal, erken dönem yapıtlarından olan, toplumsal kodlarca belirlenen kadınlık ve erkeklik rollerinin, kadın ve erkeğin cinselliği keşfedişleri ve yaşayışları arasındaki yakıcı farkların altını çizdiği Yürümek’te kullandığı bir tekniği, biri kadın biri erkek iki ayrı protagonist üzerinden ilerleyen paralel anlatı tekniğini, Şafak’ta da kullanmıştır. Bunun nedeni elbette gerçeği farklı boyutlarıyla, tüm yönleriyle vermek, tek yanlı bir bakışın sakıncalarını mümkün olduğunca ortadan kaldırmak olsa da, ben bu seçimde kadın ve erkeğin salt kadın ve erkek oluşları bakımından nasıl farklı muamelelere maruz kaldıkları, maruz kaldıkları olayları nasıl farklı biçimlerde yaşadıkları gerçeğini vurgulama amacının da önemli bir rol oynadığı kanısındayım. Kadın ve toplumsal cinsiyet sorunsalı, toplumda kadın üzerindeki katlanmış baskı, ezilen kadının buna karşı çıkacak/direnecek yerde erkek egemen toplumun değerlerini nasıl olup da içselleştirdiği, tek kelimeyle kadın sorunsalı, her daim en başat konularından biri olmuştur Sevgi Soysal’ın. Bu konuda, erkenciliğiyle öncü yazarlardandır Sevgi Soysal. Şafak’ta  kadın sorununu yalnızca devrimcilik bağlamı içinde ve yalnızca Oya üzerinden ele almaz örneğin. En büyük mutluluğu “yemeği iştahla çiğneyen erkek avurtlarını seyretmek” olan Gülşah’tan, “erkektir, döver” diyen Firdevs’e; Mustafa’yla evlendikten sonra kadınlık rolleri içine sıkışıp kalan Güler’den, hapishanenin copta simgeleşmiş fallosantrik dünyası içindeki “kader kurbanı” bütün o kadın mahkûmlarla işkence görmüş devrimci kızlara varana değin, diğer kadın karakterleri kullanarak da yapar bunu. Çünkü “gerçek, acılığı oranında sıradan bir öyküdür” ve eklemek gerekirse, erkekliğin roman boyunca çok güçlü bir metafora dönüşmesiyle (Seval Şahin) ve kadın devrimcilerin sorununa, Türkiye’deki genel kadın sorununun bir parçası olarak bakıyor olmasıyla da farklı bir romandır Şafak.

Şafak’ta, bu tarz romanlarda mutat olduğu üzere, sarsılmaz devrimci karakterler, ideolojik dayatmalar, idealleştirmeler, kahramanlaştırmalar, katıksız iyiler ve katıksız kötüler yoktur. Varlığı dolaylı olarak verilse/sezdirilse de, ayrıntılı işkence betimlemelerine de rastlayamayız. Kötüler insani denebilecek yanlarıyla, iyiler kusurları ve zaaflarıyla anlatılır. Buna karşın, baskından gözaltı koşullarına, sorgudan salıverilişlerine kadar, insanın yalnızca canına değil, özgürlüğüne de kasteden o acımasızlığı, keyfiliği, zorbalığı; faşizmin iradeyi, hukuğu, kazanılmış tüm hakları hiçe sayan insanlık dışı ürkünç nefesini roman boyunca bir şekilde hep hissederiz. Olaylar -tarihsel boyut ve sınıfsal bağlam ihmal edilmeksizin- psikolojik boyutlarıyla; kişiler (özellikle Oya ve Mustafa) korkuları, kuşkuları, çelişkileri, kararsızlıkları, kısacası iç dünyalarındaki tüm karmaşayla birlikte derinliğine verilir. Öte yandan verili olanı sorgulayan, yetinmeyen, dogmalardan çok kuşkuyla hareket eden, olup bitene hep eleştirel bir gözle bakan kahramanlardır bunlar. Yol boyunca gezdirdiği aynaya, roman kişilerinin nezdinde kendisi de, korkmadan bakan bir yazardır Sevgi Soysal. Sadece “an”ı, “bugün”ü anlatmakla yetinmez Şafak’ta; yarınlara dair umut, kaygı, öngörü sinyalleri de verir. Ne yılgınlığa kapılır, ne de katıksız bir inançla yazar. Yazar olarak durduğu yer, değişimi ve dönüşümü, öleni ve doğanı görmek adına, hep bir “araf”tır.

Fethi Naci, Yüz Yılın 100 Türk Romanı adlı yapıtının Şafak’ı incelediği bölümünde, Sevgi Soysal’ın Şafak’taki halktan kişilere - özellikle Maraşlı Ali’yle karısı Gülşah’ı anlatırken- büyük bir saygıyla baktığından söz eder ve yorumunu şöyle sürdürür: “Sevgi Soysal küçük burjuva aydınların(sa) gözünün yaşına bakmıyor. Onlara karşı alabildiğine acımasız. Ve onları Ali’den, Gülşah’tan çok daha iyi tanıdığı belli.” Evet, Sevgi Soysal küçük burjuva aydınları, mensubu olduğu/içinden çıktığı sınıfı elbette çok daha iyi tanımaktadır ama ben burada, bu tercihte daha iyi tanıdığı şeyleri yazmanın getirdiği avantajı görmüyorum yalnızca, bu şekilde bakamıyorum. Başından sonuna bilinçli bir tercihtir Sevgi Soysal’ınki. Oya ve Mustafa neredeyse roman boyunca kendilerini sorgularlar; her ikisinin de özeleştiri mekanizmaları sürekli işler. Romanın ikinci bölümü olan “Sorgu”yu, yalnızca polisteki –malum- dışsal sorgunun değil, eşzamanlı olarak içsel bir sorgulamanın/hesaplaşmanın, diğer bir deyişle romanın iki ana karakterinin kendi içlerine dönüp orada gördüklerini, devrimci hareket içindeki konumları, hataları, korkuları, suçluluk duyguları, konformist yanları vb. açısından durmaksızın deşip eleştirmelerinin imi olarak da görmek pekâlâ mümkündür. Sorunları göz ardı etmeyen bir sorumlulukla, “güzellik gölgesizdir, sığınamazsın” der Oya kendi kendine ve kendini kandırmanın eşiğine her geldikte, tutar çeker kendini geriye. Geçmişin eleştirisini yapmaksızın, kendi kendinin bunca zalimi olmaksızın geleceğin sorumluluğunu yüklenmek mümkün değildir çünkü. Biz biraz da bu yüzden, yalnızca küçük burjuva kökenlerinin, sınıfsal zaaflarının ya da küçük burjuva kimlikleriyle devrimci kimlikleri arasındaki çatışmanın yansımalarını değil; bireyliğinden vaz geçemeyen, özgürlüğünden taviz veremeyen, kendi kararlarını kendi alma iradesini askıya alamayan bir bireyliğin sancılarını da buluruz Şafak’ta. Ve tabii, şaşmaz bir pusula gibi hep özgürlüğü ve bireye saygıyı seçmiş, “insanın en baskıcı koşullar altında bile kendisine saygısını, insani değerlerini ve psikolojik özerkliğini nasıl koruyabileceğinin bir el kılavuzunu yazmış” (Deniz Kondiyati) bir Sevgi Soysal’ı.

Oya “sabahları sever. Her türlü başlangıcı. Ama artık başlangıcın tek başına iyi ve güzel olmadığını biliyor. Bağlantıları iyi kurulmamış, seçilmemiş, bilinçsiz başlangıçların. Şimdi, bir anlamda bir başlangıç noktasında olduğu halde sevinememesi bundan.” Ve sürdürür Oya, iç konuşmasını: “Nereye ait peki Oya? Çıkarcı olmamaya çalışan namuslu bir aydın olmaktan öte. Bunun bedelini ödemiş olmaktan öte. Korktuğu gibi olmamaya çalışmak yeterli değil. Bundan sonrası için hiç, ama hiç yeterli değil. (…) Özgürlük düşündürücü şu an.” Uzun gecenin ardından, şafakla birlikte salıverildiklerinde, Oya “sorumluluğa evet dese de, “örgütlü bir hareket içindeki bir ‘bağımlılık halkası’na katılmayı başarabileceğinden emin değildir” hâlâ (ya da artık). Mustafa da ondan farklı sayılmaz ama onun düşüncesi daha çok, sınavı başarıyla veremediği yönündedir. Öyle bir şafaktır ki bu, “ne özgürlük ne de kurtuluş getiriyor”dur. Oya olsun, Mustafa olsun, bu tek gecelik, uykusuz tutukluluğun şafağında aslında bir bakıma kendi şafaklarına uyanmışlardır. Güneş doğmuş, şafak çözülmüştür ama hâlâ çözülmeyi bekleyen yığınla düğüm vardır roman kişilerinin önünde.  Yeni başlangıçlara, arayışlara, buluşlara, yeni alaşım ve oluşumlara açık bir sondur bu; atkı ve çözgüleri durmaksızın atılıp çözülen, çözülüp atılan, kendini her an yeniden yaratan bir dokunun durmaksızın atan nabzını duyar gibi olursunuz bu sonda. Tıpkı gerçek yaşam gibi, ülkenin içinde bulunduğu yol ayrımı gibi. Açık uçlu bir romandır Şafak. Yaşam da öyle değil midir? 

 Perihan Baykal

Roman Kahramanları, Temmuz/Eylül 2020

 

 

 

 

22 Şubat 2020 Cumartesi

TAM KALBİME GÖREYDİ HANÇERİN

René Magritte Le coup au coeur (The blow to the heart), 1952
Görsel: René Magritte

TAM KALBİME GÖREYDİ HANÇERİN

içinde çiçek geçtiği için güzel kokan şiirler vardır
kan geçtiği için kanayan!

damarlarında gezinen o mavi mercan
göğüs boşluğunda atıp duran
bir yardan bir yaraya kendini

diplerde soluğunu tutarak dolaşmışsa bir şiir
işte o zaman diyor, ancak o zaman
soluğunu kesebilir insanın

sapı gül ağacı
bir bıçak gibi

dolunaylı gecelerde, büyülü, lâhutî
ormanda kaybolan bulabilir ancak
yine ormanda kendini

en idealidir belki, Borges kadar
kör olması bir kütüphanecinin
gözlerinde aşktan ve ışıktan bir su

gökte ne varsa yerde de o, hû!

memur mazurdur ve elçiye zeval olmaz
bazen son dizesi için yazılır
bütün bir şiir

ışıklı balık, güzel balık, topaz balık
deltasında göğsümün, remli ve derin
yakamozlar gibi çakıp duran, ah!

tam kalbime göreydi
hançerin!

Perihan BAYKAL
Edebiyat Nöbeti, Eylül-Ekim 2019

13 Ocak 2020 Pazartesi

Dolendo

aylan bebek ve diğerleri ile ilgili görsel sonucu"
DOLENDO
       -Aylan, Valeria ve diğer çocuklar için-

I.

gerçek tenhadır, derin sular tenha
neden yalnızca çöllerde duyulur sesi tanrının
ve dağ doruklarında

taş yerine yabancı, taş bilmiyor
acun dar, acı geniş

siz kuşa ateş etmiştiniz
oysa gökyüzü oldu düşen yere
kan-revan!

II.

bak bunlar deniz kabukları, cânım ey!
-çatlayan dalganın getirdiği-
bunlarsa kumda zül!      

eski türkülerde (mi) kaldı allı turna
değiştirdi (mi) göç yollarını kuşlar
                                  -bile ki, ah!
“arabam kırıldı kaldım burada”

iptida susardım derin sularda
şimdi çölde konuşan gül!

III.

kapanır bir yıldız çiçeği, bin ışık yılı ötede
kapanmaz bu yara!

vurdukça kara gözlü çocukların kıyılara, ey ins!
içinde gittikçe büyüyen bir acı duyunç, bir kara

ondandır uzak durman, sulara ve aynalara


Perihan BAYKAL 
(Mazruf, 6. sayı)

13 Ekim 2019 Pazar

SAKİ

Canandaigua Lake, Bristol Harbour 2BR, 1.5 bath on Lake, Golf, Spa, Resort, SkiVacation Rental in Bristol from @homeaway! #vacation #rental #travel #homeaway
SAKİ


ağulu baldıran, kadehimde
bulutları söküp doladığım
dilek ağacı. ah nasıl tatlı
yağıyorsun, kara savat işi
göğsümün sütresine
dönüyor başım, başımda
yalazkanat yangın kuşları
öyle s u s u y o r u m ki
kuruyor dilim güneşte
bir dilim ekmek gibi
şarapla ıslıyorum sözcükleri
güneşi öpüp öpüp ağzından
damağımda sıcak turunç tadı
çıkıp çıkıp giriyorum yeniden
kuyu karası gözlerine
saki, doldur boşalan kadehimi
öyle sağ ki sütünü göğün
sağalayım… yalayıp suyunu
patlasın toprağımın kıracında
pıtrak arsız püren çiçeği
ko damarlarımda aksın Lethe
-sahi, kimsin sen?
Perihan Baykal

(Çok yıllar öncesinden, çok sevdiğim bir şiir:)

19 Eylül 2018 Çarşamba

Düş Derdim Düşler Derdim - II

shahmaran with hoope,,oil on canvas

DÜŞ DERDİM DÜŞLER DERDİM - II

Sümbülî bir sabahtı, bir yürüyüşe çıktım. Sinsi planının ayırdındaydım zamanın ama bir güzel burdum kulağını ve koydum cebime; ürü be dedim, ürü; ben yürüyeceğim! Bir gün bir aptallar ülkesinin öyküsünü yazacağım, zamana tutsak; söz verip kendime, yürüdüm. Göz kırptım Edgar Allan Poe’ya, “Çan Kulesi’ndeki Şeytan” öyküsünü anımsayıp; Tanpınar’a bir selam çakmayı da ihmal etmeden. Dedim ya, sümbülî bir sabahtı! Sümbülî’den daha güzel hangi sözcük anlatabilir bu sabahı, gökyüzünün şu rengini? Esirgeyen, serinliği ılık, üşütmeyen; sümbül rengi bir çadır bezi gibi başımızın üzerini kuşatan şu rengi. Kulaklığımda “Sonsuz Aşk” diyordu kadife sesli bir kadın, yumuşacık bir çığlık gibi. Ben yürüyordum; hem içimde, hem dışımda.

Yeni bitmiş, yeni yerleşilmiş, kendinden hoşnut binaların önünden geçtim. Yepyeni perdeleri, parlak gözler gibi pencereleri, geniş balkonlarında çiçekleri ile yaldızlı bir gösteriş içindeydiler. Kapı önlerinde, geniş bahçelerde, otoparklarda; metalik, opak, büyük, küçük, ucuz, pahalı onlarca araba; sabah mahmurluğu içinde uyukluyordu. Hizmete âmâdeydiler, köpekler gibi… Birazdan sahipleri uyanacak, kapılarını açacak, kontak anahtarlarını çevirecekti.Onlar da silkinip canlanacaklardı.

ekru duvar boyası
yaldızlı çerçeveler
neye yarar
neye yarar bir batık denizde
amforalar

-Gözüm acıyor, çiğ ışıklardan! Medet! Medet ey, içimdeki hiç susmayan arıkuşu. Medet, içimde çırpınan,çeperlerimi, sütrelerimi acıtan kırlangıç!..-

Ayaklarımın altında gıcır gıcır sesler çıkarıyordu asfalt. Görkemli konaklar yapılıyordu yol kenarlarında, ciğerini söker gibi toprağın, temeller açılıyordu. Bahçelerden, kazılan, yeni ekilen tarlalardan geçtim. Ayvalar çiçek açmıştı, gördüm. Ayva ağacı telaşsız, ferah bir rahatlık içinde, kadife kurdeleler gibi iri beyaz çiçeklerle, kadife tüylü meyvalarının muştularıyla donanmıştı.

Sümbülî bir sabahtı. Hem içimde, hem dışımda bir yolculuğa çıktım. Yürüdüm, ayaklarım acıyana, bacaklarım kamaşana değin. Ilık bir denizde kulaç atar gibi, yürüdüm. Gidebildiğim kadar gittim, patikalara çıktı yolum, baldıranlara, ebegümeçlerine, peygamber çiçeklerine. Sarı bir çiçek kopardım eğilip yerden, sordum, “Annen baban var mıdır?”

Yeşil bir tütsü gibi tütüyordu kır. Çektim içime doyasıya. Henüz vakit varken. 
***
Sustum ve dinledim. Evrene bin parçaya bölünüp dağılmış cevherdim, parçalarımı çağırıyordum demir mıknatıs gibi. Beduhsuz bir zarftım, korktum varamamaktan adresime. Bir harami bekler dağ geçidinde, yüreği kuş yüreği, gözleri fal taşı bir garip yolcuydum; ay çıtırtısından işkillenen! Ufka sevdalı ak tüylü martıydım, çayır gülüne vurgun mavi ispinoz kuşu. Halep yollarında Kerem’dim, Kalypso’nun adasında tutuklu Odysseus!.. Korkuyordum varamamaktan adresime ve göğüs kafesimde binlerce gül patlayıp dağılıyordu kan revan.

İnsicâm taşıyordu bulutlar, oysa sözüm vardı gökkuşağına.

Sustum ve dinledim… Mezopotamya’yı dinledim; Babil’i, sonra Bağdat’ı… Değildi asma bahçelerde gül ve bülbül, değildi Harun Reşid’in sarayında tef ve cümbüş; el yazmaları, külliyeler, rubailer değildi.

Meczup oluban aradım: Kül kesmiş ırmak kıyılarını, yanıp kavrulmuş bağları, bahçeleri; bir vakit atlas ve ipek hışırtılı, şimdi hayaletlerin dişleriyle güldüğü odaları, metrukhâneleri, aşhaneleri, kâşaneleri… Bir korunmasız yamaçta, aşk vurulmuş alnından yatıyordu boylu boyunca, sinekler konup kalkıyordu gül açmış alnında ve gördüm, bekleşirdi leş kargaları…

Sustum ve dinledim… Susumda patlarken sessiz çığlıklar…
Perihan Baykal
Mor Taka, Sayı:5, Bahar-Yaz 2006

Düş Derdim Düşler Derdim - I

Anne Marie Zylberman

DÜŞ DERDİM DÜŞLER DERDİM - I
Anne, o masalı anlat yine bana...

Durun!.. Kulaklarım işitmez oldu sesten. Susun!.. Burgaç gibi içine çekiyor sözcükler… Gerçek nerde? Sözcüklerde mi? Aradığım “gerçek”ti benim, elimde fener. Kâh içime çevirdim, kâh dışıma ışığı… Unuttum her ne gördüysem, hep yeniden başladım arayışıma. Ah, belleğin gizli bahçeleri!.. Kuytu köşeler… Loş çardaklar ki hanımeli ve aşk kokar ayışığı altında. Üstü gelişigüzel örtülmüş tuzak çukurlar… Karanlık ağızları mağaraların. Bellek!.. Düşlerde yırtılır saten örtüsü gizli bahçelerin. Kimi kez ejderha ağzı gibi yutar alır içine, kimi kez tülden kanatlarla bulutlara çıkarır…

Yeryüzüne çevirdim bakışlarımı. Ne varsa içimde menşei dünya değil miydi? Daha… daha… daha… Biz mi burgacıyız dünyanın, yoksa dünya mı bizim burgacımız? Dizlerim kanıyor düşüp kalkmaktan. Uçurum kıyılarından geçiyorum başım dönerek. Uğultular geliyor zifirî ormanlardan. Ufku tarıyor gözlerim kadırgasının burnundaki korsan gibi. Katıyorum başka gözleri de gözlerime, katıyorum başka kulakları kulaklarıma, başka elleri ellerime… Daha, daha, daha… Makinelerin uğultusu, madenî pırıltılar, kalabalıklar, kehkeşanlar… Yoksa hep aynı çekirdeğin etrafında mı dönüp durduk? Yoksa bir arpa boyu muydu çağlar boyu gittiğimizi sandığımız yol?

Anne, o masalı anlat yine bana… 


***

Neydi aşk? Esaretimiz mi, cesaretimiz mi?

Neydi aşk? Anımsıyor musunuz? Sözlüklere bakmayın! Ne zamandı, geçmişti yeğni adımlarla kapımızın önünden… Ne zamandı, bir yaz yağmuru gibi boşanıvermişti en çıtkırıldım hallerimizin, en ütülü giysilerimizin üzerine?

Bir tekmeyle, sımsıkı kapadığımız kapıyı sonuna kadar açan o değil miydi? O değil miydi altın varaklara kalem gibi parmaklarıyla simden harfler düşüren hattat! Gözlerinde ateşten oklar, bir acıması yok harami miydi yoksa?

Neydi aşk? Esaretimiz mi, cesaretimiz mi? Kendimize ettiğimiz zulüm mü, yoksa has bahçelerden derdiğimiz gülümüz mü? 


***
Aç vuslatın şarabını!

Bisutun dağları külünk sesleriyle sarsılmıştı bir vakit! Aslı saçlarından tutuşup yanarken nakkaşın resmettiği nakışta değil miydi aşk?

Nakışlardaki al lâlelerin, siyâh zülüflerin kıvrımlarından duyulan içli “âh” seslerinde değil miydi? Şirin kendini yardan aşağı bıraktığında hançeresinden çıkan “âh”ta değil miydi?

Kıyamındayım ibadetimin sana!.. İşte bak, tirşe’m, divit’im, geldim huzuruna. Yıkadım, pakladım yüreğimin tüm kıvrımlarını. Aşk, sana geldim!..

Döküyorum eteğimdeki taşları. İşte yakama yapışan asalak zaaflarım, işte alev dilli ejderhalara kafa tutan gücüm!.. Yaktım küllerimi, kapındayım… Aç vuslatın şarabını. 


***

Bir kalem daha...

Ormanlar yakıyoruz… Anızlar, çayırlar, ahşap konaklar… Ayın ağılı tutuşmuş, eyvah, yüzüme vuruyor yalımı, sıçramış da son yaktığımız konağın alevden çivisi. Mavi ışıklarının gizini devasa gözlem araçlarıyla çözdüğümüz yıldızlar tutuşmuş. Nereden çıktı bu kara delikler?

Öldürüyoruz yıldızları, güneşi saçlarından tutup çekiştiriyoruz boyuna. Artık ayışığının altında neon lambaları yanıyor, projektörler gündüz gibi aydınlatıyor geceyi!.. Keçi ayaklı bir dejenere Pan elektronik müzik eşliğinde çılgınca dansediyor, yüzsüz, yaşsız ve bedensiz çirkin ruhlar ortasında. Nereye gizleyeceğiz şimdi düşlerimizi? Nerede soluklanacağız? Kaldı mı dünyanın derisinin altında bilinmedik bir son dehliz, ışıklı odalara çıkan?

Bir kalem daha kırıyorum. Asamı alıyorum elime, giyiyorum çarıklarımı. Unutulmuş, bir yerlerde el değmeden kalmış bir yıldız olmalı!.. Tırnaklarını yiyen bir kız çocuğuna cebimdeki son karamela şekerini verip düşüyorum yola. 


***

Acı... Âh acı!..


Bir adagio ağırlığında ilerliyordu zaman…

Ben adagio severim müzikte, adagio ağırlığında yaşanan aşkları ve altın rengini. Ben yüreğiyle konuşanı, ben güvercin başlarının ve göğüslerinin yuvarlaklığındaki yumuşak kabullenişi, ben şahinin bakışlarındaki yırtıcılığı. Ah bir senfonidir yaşam. Yaşamın med-cezirleridir yükselişler ve alçalışlar. Allegro çıkışlar, lav selleri gibi boşalışlar… sonra bir çavlandan düşüp usul usul akmalar… Bir kumsalın kış yalnızlığı; bir dağ başının çınlayan, ormanın uğuldayan sessizliği. Neşeli altın pırıltıları, tambur ve tef. Yaşam bir yükselip bir alçalan bir senfonidir. Her mevsiminde ayrı çiçekler açar, kokuları durmaksızın değişen.

Acı… Âh acı!.. Ne zamandır âşinayız, ne zamandır kanıma karışıp damarlarımın içinde dolaşır durursun? Oyuncak bebeğimin kolu koptuğunda ve takamadığımda mı? Anı defterlerindeki ilk aşk şiirleriyle birlikte mi? Sonu hüzünle biten ilk öykülerle mi?

İşte ağlıyorum, Nemeçek öldü!..

Gül bahçesinde Hayyam gül yapraklarına divit kalemle rubailer yazıyor. Bir kemanın yayından süzülüp acı zambak kokusuyla havaya karışan bir adagio yükseliyor ömrün hasat mevsiminden…
Perihan Baykal
Mor Taka, Sayı:5, Bahar-Yaz 2006

11 Ağustos 2018 Cumartesi

"Gurbet Ne Yana Düşer Usta?"*

Ofra Amit                                                                                                                                                                                                                                                                                              






























                                                                  "Esîr-i gurbetiz biz, senden özge âşinâmız yok"  (Fuzûlî)
                                                                                                                         

Gurbet! Yüklü bir bohça kadar hafif, biber oyalı bir mendil gibi ağır… Yanı yöresi şiir alaz’ı, şiir ala’sı bir sözcük! İşte Nazım Hikmet, Turgut Uyar’ın “Büyük Gurbetçi”si o büyük şair, yine memleketinden uzak, durmuş da Varna kıyılarında, “burda yeşil biber acı mı acı” diyor; diyor ve dağlıyor yüreğimizi, “bana da böylesi gerek!” diyende. Bazı dizeler böyledir işte; acıda, sevinçte, öfkede hep hazır kıta, dilimi(zi)n hep ucunda. Vardır benim de öylesi dizelerim, nasıl olduysa olmuş, yerleşmiş oracığa ama buldu mu da suyunu toprağını, pıt diye açılıveren. Şu andaki gibi tıpkı:  “Burda yeşil biber, acı mı acı!” 

Bu yazıda onlardan, dilimin ucundakilerden bahsedeceğim. Gurbet dendikte aklıma düşüveren, yediveren gülü gibi açı-açıverenlerden. Kimler neler yazmış şimdiyece, gurbet kime ne demiş, kim gurbete ne? Kiminin ipini az çekmek lâzım, kiminin durup üflemek biraz tozunu. Eklemeli: Dilim döndüğünce. “Yağız atlar kişnesin” o halde, “meşin kırbaç şaklasın.” “Gurbeti gönlümüzde duya duya”, durma düşelim yola.

Ama ne güzel sözcüktür değil mi, “gurbet”? Gurbeti katlanılır kılar handiyse, söylenişindeki bu lezzet. Bizdendir, bize özgüdür. Türkü kokar, Türkçe kokar, Türkiye kokar bu yüzden. İçinde sadece yabancılık, uzaklık, özlem, yoksunluk değil; kır çiçekleri, duvara asılı bağlamalar, tren çığlıkları, ucu yanık mektuplar ve daha neler neler saklar. İçli’dir, gözü yaşlı-gönlü yas ama “çıkıp ele karşı ağlamayacak” kadar gururlu da sanki. Bağrı yanık sözcüktür vesselam; tüter durur bir ucundan, bir ucu düğüm.

“Gurbet” bizimdir, bizdendir, bizim yarattığımız bir sözcüktür. Bir yaman haldir ki, nasıl sığsındı başka sözcüğe? Bir de: Dâüssıla. Kim bizim insanımız kadar incecik, bizim insanımız gibi kopkoyu özler “memleket”ini? Gurbet bizimdir, bizdendir ya, onun karşıtı, em’i ilacı “sıla” farklı mı? Bazı Latince kökenli, İngilizce ya da Fransızca terimleri aynen alıp kullanırız hani, tam karşılığı yok Türkçe’de bahanesine sığınıp; Türkçe’de ya da Türkçeyle yüzyıllardır hemhal olup halimizce helmelenmiş, bizdenleşmiş öyle sözcükler vardır ki, başka hiçbir dilde bulamazsınız onların da tam karşılığını. Gurbet gibi, sıla gibi, dâüssıla gibi.  Halkın kendi öz değirmeninde çekip kendi terini kokusunu, hasretini yasını, tuzunu baharını, kendi kışını kendi yazını kattığı sözcüklerdir bunlar.

Kan çeker gibi çeker mi gurbet? Çekermiş meğer. Gurbet çekermiş, gidilirmiş. “Nerde karnın doyarsa vatanın ora”ymış. Anar gibi yaparmış ya, anmazmış kimse yoksulluğun, mecburluğun adını. Ah! Karışır halkın dilinde sevgiyle sövgü, ilençle tevekkül. Biri var ki söylemiş, almış yürümüş sonraki. Hangi yarasına merhem etti kim bilir?  Kime kin etti, kime razı geldi? Bazısı bilinir de, bazısının derindir zulası.

Gurbete “çıkılır” da, “düşülür” de. Türküler dolusudur. “Bir yiğit gurbete gitse, gör başına neler gelir.” Türkiye’de 1950’lerden sonra ivmesi giderek artan, kendini daha çok köyden kente akın şeklinde gösteren iç göç ne çok acı getirmiştir beraberinde, ne çok düş kırıklığı! Peki yürek yangınını en iyi ne soğutur? Elbette türküler! “Gönül gurbet ele varma/ Ya gelinir ya gelinmez/ Gurbet elde kıymetimiz/ Ya bilinir ya bilinmez” diyen Karacaoğlan’dan, “Gurbet elde bir hal geldi başıma/ Ağlama gözlerim mevla kerimdir” diyen Pir Sultan’a, nice halk ozanı ve onlardan el almış, kavı halkın yürek cönkü olan nice türkü.  “Yârim İstanbul’u mesken mi tuttun?”dan, “Gitti yârim gurbet ele gelmedi”ye, “Pencereden kar geliyor, aman annem, gurbet bana zor geliyor”a, nice “yâre”!

Bir de “gurbetçi”lik vardı, değil mi? 1960 ve sonrasında, Türkiye’den Almanya’ya işçi olarak giden ilk nesille birlikte dilimize yerleşmiş olan. Ne yuvalar dağıtmış, ne acılar suvarmış, ne zorluklar-ne horluklar yaşatmıştır halkımıza Almanya gurbeti! Nice yaratıya konu olmuştur sonra; öyküler, romanlar, sinema filmleri; say say bitmez.

Aysel Özakın’ın “Gurbet Yavrum”unu, Bekir Yıldız öykülerini, Nihat Behram’ın Gurbet’ini anmadan olmaz. Gurbet dendiğinde aklıma bir koşu gelenlerden biri de Refik Halit Karay’ın Gurbet Hikâyeleridir.  (Unutulur mu hiç! Türkçeyi onlardan öğrenmedik mi biz?) Eskici’deki (ki ilk “gurbet” öyküsüdür belki de okuduğum), hem öksüz, hem yetim, hem diline-yurduna hasret küçük Halil nasıl konuşuvermişti birden, “çiviler ağzına batmaz mı senin?” diye. Çiçek gibi açıvermişti ağzında Türkçe. Sonrası hüzün… Var mı hatırlamayan?

Sonra Orhan Kemal’in aynı adlı romanından uyarlanmış, 1964 yapımı bir Halit Refiğ filmi olan “Gurbet Kuşları”… Naif ama eli yüzü düzgün bir filmdir Gurbet Kuşları. Bir ailenin Anadolu’dan İstanbul’a savruluş öyküsüdür, belki de göç konusunu işleyen ilk filmdir Türk sinemasında. Sonra bozkırı çığlık çığlığa kat eden kara trenler gelir aklıma; tozlu otobüsler, kalabalık otogarlar, sallanan mendiller; şimdilerde iktidarın özelleştirme planları yaptığı güzelim Haydarpaşa Garı ve onun ünlü merdivenleri… Nazım’ın Memleketimden İnsan Manzaraları gelir.

Şiire, şiirimizdeki gurbet kokulu dizelere geçmeden önce, Behçet Necatigil’in burçlarından, o burçların ilki olan “gurbet burcu”ndan söz etmeden olmaz. Necatigil bir yazısında, -“burç”un gökteki ve yerdeki  iki anlamından da vaz geçmeden,- şairin şiir yolculuğunu üç burca ayırır: Gurbet burcu, hasret burcu ve hikmet burcu. Bilenler bilmeyenlere anlatsın, dileyen açsın okusun yeniden anlamlarını bu üç şiir burcunun ama ben şunu deyip geçeceğim, -gurbet’in Necatigilcedeki anlamını bir yana koyup-: Necatigil’in şiirinde somut anlamda gurbet yoktur ama gurbeti içinde şairlerimizdendir o. Çünkü her gerçek şair, Gülten Akın’ın o çok sevdiğim, “Ne cehennemi ne cenneti/ gurbeti de sılası da içindedir insanın” dizelerindeki gibi, gurbetini kendi içinde taşır. Ya da, daha doğrusu, gurbeti ya da sılası yoktur şairin. Şairin  gerçeğinin yalancısıdır çün dünya, kuyruklusundan hem de. Şair bu dünyanın yabancısıdır, sürgünüdür, haymatlosudur. Kimi kez de, bir yerin asıl yerlisinin bile olmadığı kadar yerlisi o yerin. Şairi en güzel anlatan tamlamalardan biri de Metin Altıok'un "yerleşik yabancı"sı değil de nedir? Her yerlidir şair ya da hiçbir yerli. Hem neresi cennet, neresi cehennem; neresi sıla, neresi gurbet; kim bilebilir? Kendi doğup büyüdüğümüz yerde olsun, gurbet bildiğimiz yerde olsun, alıştığımız-alışamadığımız, bize ait olan-olmayan ne çok şey vardır! Sonra bakıp göğe, yıldızlara, o dev kubbeye, kendi şuncacık sılasına, şuncacık gurbetine şaşmaz, şaşırıp da kalmaz mı insan?

“Gurbete eğimli olan çocuğun/ Özleme eğimli olur annesi” diyen de Gülten Akın. Bir de, bir yerli olamama, yerleşememe, oradan oraya savrulma hâli var ki bakın onu da nasıl anlatıyor Gülten Akın, “Kadın Olanın Türküsü”nde: “Her bahar, her yaz gurbette Sılaya dönmesi olur velâkin Ne sılamız belli ne gurbetimiz (…) Karıştırdık sıla nere, gurbet hangisi Bizim gibi gurbetçi görülmemiştir”

Zorluklar, zorunluluklar, sürgünler, tayinler…  Isınıp benimseyemeden bir yeri; perdesini yeni asmış, alışmışken tam konusuna-komşusuna; bir şehirden  ötekine savrul dur. Çocuklar varsa, hele kendi de çalışıyorsa, kadının yükü denklerce ağır. Nazım mı? "Tepeden tırnağa  hasret, tepeden tırnağa ümit”, tepeden tırnağa gurbettir zaten. Özler durur ülkesini, dilini, insanlarını. Bir yandan da dünyalıdır, yani her yerli. Turgut Uyar, “Büyük Gurbetçi” adlı o unutulmaz şiirinde “Gurbet bir yazgıdır ulusuna/ Güneşe çıkmak gibi, alın teri bilinir/ Gurbet bilinir, bir duyarlıktır, bir meslektir” der ve şöyle anlatır Nazım’ı:

“Eskimezsin bir mayıs serpintisi gibi Bir mayıs serpintisi ki sağlıklı Ağustos günlerini hazırlayan. Güllerini Sürer gurbetçiliğin. Halksız bir yazarın acısını taşıyan Kalebent bir şehzade gibi mahzun Börklüce gibi sabırsız haklılığında.”

Ah! Gurbet dedik… Şiir dedik! Hangi ülkenin şiiri bizimki kadar dalgalanmış, bin bir kılığa girmiş, hatta ki dili bile değişmiştir? Gurbet bir bakarsın Yahya Kemal’in dilinde “Gurbet nedir bilir mi o menfaya gitmeyen? Ey gurbet, ey gurubu ufuklarda bitmeyen” olur, bir bakarsın Enver Gökçe’nin dilinde, elle tutulurca somut, hayatın ta içinden bir “İnsanlar gidiyorlar/ Gurbete,/ Şehire,/ Kâra./ Sen bir efkâr gelmiş de ağlıyorsun.” yazıklanışı. Bir yanda Faruk Nafiz Çamlıbel’in Gurbet’i, bir yanda Orhan Veli Kanık’ın Yol Türküleri. Az ötede de Kemalettin Kamu’nun Gurbet Geceleri. Ya Cahit Külebi’nin, yâre “Sabret!” deyişi: “Ben kanadı kırık bir kuş değilim/ Döner bir gün gurbet ellerde kalan”. Hangisi daha çok gurbettir ya da daha çok şiir, kim bilebilir? Kimi şair için imgedir gurbet, kimisi için simge. Kimisi içinse adlı adınca gerçek! Refik Durbaş “Çırak Aranıyor” adlı şiirinde “Gurbet ne yana düşer usta/ Sıla ne yana/ Hasret hep bana/ Bana mı düşer usta?” diye sorar; Cahit Zarifoğlu’ysa “Kabul”de “De zarif inle. Ta ki huzura vardın/ Nice yıl isyan durdun gurbet kaldın” diye iniler. Bizse okur, şairin gurbetini bilir ama çokluk kendi gurbetimizi yaşarız okuduklarımızda. Ne kadar kendi gurbetimizi yaşatıyorsa şiir bize, o kadar severiz o şiiri. Ve belki bu yüzdendir, Ahmet Oktay'ın, "çoktan döndüm gittiğim gurbetlerden/ yine de/ içimde kanayan bir sılanın sesi" dizelerinin bu denli dokunması içimize.

Günümüz şairlerinden Şükrü Erbaş, “Yıldızların ülkesi var mıdır Edip?” diye soruyor, “Edip’e Yanıtı Bilinen Sorular” da: “Gecesi buz anısı kül ışığı kırbaç/ Hangi gurbet bir sürgünün yüreğini doldurur?” Sonra A. Hicri Özgören: “Ferman çıkarıldı genç ömrümüze,/ Sılada gurbet olduk” diyor, kıyısından bir çağ yangınının. Kendi yurdunda, sılada gurbet olmak da var demek, “öz yurdunda parya” olmak da. Şairin nasıl duyduğuna, nerede durduğuna bağlı.

Ne çok gurbet varmış meğer! Arife Kalender’inki “ağrıdan getirdiğimiz tuzlu gurbet”tir. Haydar Ergülen’de kar, gurbet gibi yağar, “gurbetin yorganı soğuktur, hem üşütür hem kimsenin gönlüne yetmez.” Ahmet Erhan “Ne balık, ne kuş olabildiğim şu dünyada/ Gurbetim bile yok beceremedim” diye acısını özüne yöneltir. Cevat Çapan “Sana bakıp bütün sessizlikleri ezberleyince,/ boğuk yankılarla bir sıla/ bir gurbet gibi/ yerleştiydi içime” deyip susar. Refik Durbaş için gurbet, “yüreğini dağlayan diktatörlük”tür. Ülkü Tamer’in “Antep Neresi”si baştanbaşa bir “ironik gurbet sızısı”dır. Behçet Aysan, “gurbeti hançer yapıp gezinir”. Ta ki Sivas’ta bir semenderleyin yanıp kül olana değin.
“Kâinatın Akşam Yoklamasında neler olur, neler biter, onu da Fazıl Hüsnü Dağlarca anlatsın. Yazımın sonlarına gelmek üzere olduğum şu akşam saatlerinde tam da: 

“Bir an, kaybolmuş sonsuzluğu gözyaşlarının,
Hatıraların kaybolmuş mesafesi.
Bir misafirliğin ilk manzaraları kaplar,
Ve gurbet kaplar, herkesi.”

Tanımlar başta verilir aslında, biliyorum. Ben öyle yapmadım, tuttum, avcumda kuş tutar gibi, en sona sakladım. Yok, bu tanımlar gurbetin neliğiyle ilgili bilimsel tanımlar falan değil, toplumbilim kitapları yazmıyor bu tanımları, sözlüklerde de yok. Ama gel gör ki bu iki dize, biri inci biri mercan, sayfalar dolusu araştırmanın, ciltlerce kitabın yapamayacağını yapmış, yapıp da bir çırpıda koyuvermiş önümüze, gönlümüze. Biri Cemal Süreya’nın: “gurbet yavrum, garba düşmektir gurbet”, diğeri Yüksel Pazarkaya’nın: “incindiğin yerdir gurbet”.

Bu dizelerin üzerine daha ne denir? Bu dizelerin üzerine bir allı turna olup uzak uzak uçulmaz mı? Bu dizelerin üzerine, “kuşkanadı kalem olsa, yazılmaz benim derdim” deyip de, bir güzel susulmaz mı? Bir de, akşamın şu alaca vaktinde, bir başka akşam alacasına gidip, bir türlü bitirilememiş bir öykünün satırları arasında usulca dolaşılmaz mı?: “Kışla baş başa kalmayan, bir sac sobayla hiç cebelleşmemiş, kılıç kalkan hiç vuruşmamış, o sac sobanın üzerinde dumanı tüte tüte çay demlememiş kişi kışın ne olduğunu bilmez. Gurbetin ne olduğunu hiç bilmez. Bana hâlâ öyle gelir.”

Ne yapalım? “İncinmeden incisi açmaz/ ne hayatın ne dilin!” diyelim ve kapayalım şimdilik bu bahsi. İnsanoğluna remil açmışlardan birine, Behçet Necatigil’e bırakarak son sözü:  “İnsanın en şaşmaz falını hikmet burcu gösteriyor; çünkü gurbetler geçici, hasretler geçici ve ebedi insan hikmet burcunda yaşıyor.” Bir başka gurbete kadar… Şiir ola!

*Başlıktaki dize: Refik Durbaş

Perihan Baykal

Beşparmak Dergisi, Temmuz-Ağustos 2013 
Adalya, Güz 2017

Biz Bu Göğü Terk Etmemiş Miydik?

  BİZ BU GÖĞÜ TERK ETMEMİŞ MİYDİK? âcildim, âcizdim, yâresi yar kadar bir alageyik gözlerine bir parsın gözleri değmiş başını eğmemiş parstı...