24 Nisan 2026 Cuma

Kitap Kokulu Oda















KİTAP KOKULU ODA

Zamanıdır, Zamanı Gelmenin!

“vakt erişti, herkesler bilsin bunu!
Artık çiçek açma zamanıdır taşın,
yüreğinse tedirginlik zamanı.
Zamanıdır, zamanı gelmenin.

Artık zamanıdır.”

Bu dizeler, Türk şiir okurları tarafından “Bademlerden Say Beni”, “Ölüm Fügü” gibi şiirleriyle tanınan Paul Celan’ın Corona’sından. Evet, “zamanıdır, zamanı gelmenin!” Özellikle bu dize, geldi dolandı dilime, sabahtan beri.  İlk okuduğum günden beri hatta. Bazı dizelerin böyle tuhaf bir büyüsü  vardır işte, insanın göğüs kafesini umutlu ve sabırsız bir nefesle dolduran. İçimizde dört duvar içre kıvranıp duran biri varmış da, artık fırlayıp çıkacakmış gibi yerinden. Nicedir kıvrandıran bir hasret, sonu vaadli bir vade sona ermiş, birileri “öte geçelerden” o hanidir beklenen ıslığı çalıvermiş gibi.

Clarissa P. Estes’in Kurtlarla Koşan Kadınlar’ını okuyordum. Oradaki bir cümleydi aslında beni Paul Celan’a götüren. Diyordu ki orda da: “Zamanı geldiğinde zamanıdır. Hazır olmasanız bile, işleriniz bitmemiş olsa bile, bugün geminiz geliyor olsa bile.” Değil midir? Öyledir. Zamanı geldiğinde zamanıdır, bunu herkes bilir. Çağrı büyük yerdendir çünkü; içimizden, içimizdeki o her şeyi bilen vahşi doğadandır. La Loba! Biz uyurken tüner bir ağaca, ulur durur aya karşı. Duyar da duymazlıktan geliriz, bilir de bilmezlikten. Ne uğruna ve ne pahasına?

Estes, insanlığın ortak bilinçaltının aynaları olduğunu düşündüğü masallar aracılığıyla, -pentimento tekniğiyle oluşturulmuş bir resmi kazır gibi tıpkı-, o masalların üzerindeki çörü çöpü bir güzel üfleyip, masallarda yansısını bulan ve hepimizin derinlerinde yatan kadim bilgeliğin izlerini sürüyor. Uzun uzun, sevgiyle; hiçbir basamağı, ince ayrıntıyı atlamadan yaptığı yorumlarla. Clarissa P. Estes’in, o zengin ve berrak üslubuyla, bizi kadın psişesinin derinliklerine doğru çıkardığı yolculukları okurken, o en-en-en büyükannemiz, tarihin derinliklerinden çıkmış da, yumuşacık sesiyle, zaten ezelden beri bildiğinizi fark ediverdiğiniz sırları kulağınıza fısıldayıvermiş gibi oluyorsunuz. Estes, içimizdeki vahşi ruhu, mutsuzluğumuz pahasına terk edip bastırdığımız vahşi ruhlarımızı geri çağıran bir medyum! Ama yok, sanmayın ki ekten püften bir “new age” yazarıyla karşı karşıyasınız; hayır; Kurtlarla Koşan Kadınlar, yazarın 1971 yılında başlayıp yirmi yılı aşkın bir sürede tamamladığı dev bir yapıt ve Estes de, uluslararası  platformda tanınan, Jungcu Psikanalist Diplomatı ünvanı da bulunan bir bilim kadını. Ayrıca, uzun zamandır kendini insanlığa adamış bir aktivist, âsâ-çarık dolaşarak dünyanın her yerinden masallar derlemiş-derleyen bir kantador (:eski öyküler derleyicisi) ve aynı zamanda bir şair! Hem nasıl! Yaklaşık beşyüzelli sayfalık kitabının hemen her satırında hissediyorsunuz zaten o şiiri. Şiir tozu serpilmişçesine ışıldıyor her satır kitaptaki. “Şiirsel imgelerle düşünme yeteneğini tanımlamak için” de kullanılan “El- Duende” için bakın şöyle diyor bir dipnotta: “Öykü toplayan Latin curandera’ların arasında kendi ruhundan daha fazla ruhla dolma yeteneği olarak anlaşılır. İster sanatçı olunsun, ister izleyici, dinleyici ya da okur, el-duende bulunduğu zaman, insan, dansın, müziğin, sözcüklerin, sanatın altındakini görür, duyar, okur, hisseder; orada olduğunu bilir. El-duende orada olmadığı zaman, olmadığını bilir.”

Ah! Ne zaman, ne zaman koptuk o büyük şefkatten ve ne zaman “öteki” oldu doğa, insan için? Gregory Colbert’in doğayla insanın bütünleştiği o enfes fotoğraflarına bakıp böyle düşünmüştüm bir vakit. Kurtlarla Koşan Kadınlar bir an için o üzerine çöl kumu serpilmiş gibi duran olağanüstü fotoğraflara  götürüp getirdi beni. Şöyle yazmıştım o zaman: Huşû mu demeli, sükûn mu; yüreği büyütüp, büyütüp, büyütüp kocaman yapan büyük nefese , buradaki? Do’lar ve mi’ler, içrek rebâbı doğanın, ama saf ve salt doğanın, zehrimizin henüz katışmadığı.
İtiraz yok çünkü. Karşı koyma yok. Nefret yok. Ah! Ne zaman, ne zaman koptuk bu büyük şefkatten ve ne zaman “öteki” oldu doğa, insan için?
Hayf!

Estes kadınlar için yazmış ama eğer bir “oğul”sanız yine okuyun bu kitabı ve korkmadan, dikkatle bakın o berrak gözlere; çünkü o, dişi olsun, erkek olsun, bütün kurtların büyükannesi. Dinleyin-dinleyelim onu; o dişil, diri ve derin nefesi. İyice geç olmadan, dönüş yolunu unutmadan; kurumadan derimiz, derinimiz…

Rilke…

Bir inci tanesi nasıl oluşur? Rengiyle, biçimiyle, parlaklığıyla diğerlerinin arasında öne çıkan bir çakıl taşı ya da? Bazen düşünürüm de, bir büyük sır var gibi gelir, evrenin bizden gizlediği.

Hani “yıldızın parladığı anlar” der ya Stefan Zweig, öyle mi olur bilmiyorum ama bildiğim, birçok koşul biraraya gelir, -çalışır adeta- ve nesneler gibi, bazı insanlar da, tıpkı göz alıcı inci taneleri gibi , diğerlerinin arasında öne çıkar ve adlarını tarihin belleğine altın harflerle yazdırırlar. Yok, muzaffer komutanlardan; devletlere, ülkelere, insanlara hükmedenlerden söz etmiyorum. Daha mütevazı ve daha büyük olanlardan, Herman Hesse’nin coşkulu adlandırmasıyla “ölümsüzler”den söz ediyorum ben. Şimdi sözünü edeceğim ölümsüz, hepimizin az ya da çok yakından tanıdığı Rainer Maria Rilke. Peki ya Kappus kimdir? Kappus, onun mektuplarındaki “sevgili Kappus”tur; Rilke’nin sevgili “genç şair”i!

Şiirle ilgili çoğu kişi okumuş ya da en azından duymuştur bu mektupları. Bu yazışma başladığında  sanmayın ki Rilke yaşını başını almış olgun bir şairdir, hayır, henüz yirmi sekizinde, yeni yeni tanınan genç bir şairdir o da. Diyeceğim şu; Kappus bir görevlidir de sanki, bu altın değerindeki mektuplar yazılsın ve bize kalsın için girivermiştir yaşamına Rilke’nin. Kim daha değerli, gerçekten bilmiyorum. Değerler atfeden bizizdir belki yalnızca ve bir yerlerde birisi gülümseyip duruyordur bu işgüzarlığımıza. Değerler atfetmek insana özgü bir çocukluk hastalığıdır belki. Kimbilir? Yine de ne kadar soylu ve dokunaklı bir çabadır insanoğlunun bu anlama ve anlamlandırma çabası! Sanır ve umarız ki, herşeyin üzerinde ya da herşeyi kapsayan bir hakikat vardır ve hepimizin bildiği o çocukluk oyunundaki gibi, tutulan nesneye yaklaştıkça “sıcak!”, uzaklaştıkça “soğuk!” diye fısıldayıp durmaktadır bir şey, kulaklarımıza.

Rilke’ye dönelim yine. Rilke, içindeki vahşi yanı korumuş bütün büyük ve saf ruhlar gibi, gerçeğin içinden konuşmayı bilir. Bu, Clarissa P. Estes’in el-duende’si değildir de nedir?

Şöyle yazar örneğin bir mektubunda: “ Bizlere gereken yalnızlıktır, büyük, içsel bir yalnızlık. Kendi içine yürümek ve saatler boyu kimselere rastlamamak… İşte erişilmesi gereken şey bizler için. Erişkinler büyük ve önemli buldukları nesnelerle sarmaş dolaş sağa sola koşuşurken, yalnızlık içinde yaşayan bir çocuk gibi tıpkı, erişkinlerin hamaratlıklarına bir anlam veremeyen ve yaptıkları işlerden bir şey anlamayan bir çocuk gibi.”

Şiir Defteri ve dahası…

Üç Nokta’yı ve beraberinde verdiği Şiir Defteri’ni (o zamanlar Toroslu kitaplığından çıkan ki aynı titizlik İkaros Yayınları’ndan çıkan sayılar için de geçerli) 2006 sayısından beri izliyorum. Şiir Yıllıkları’nı elimden geldiğince izlemeye çalışıyorum ama içlerinde bu yıla kadar hiç sektirmeden edinip okuduğum yıllık Şiir Defteri oldu diyebilirim. Şeref Bilsel ve Cenk Gündoğdu’nun çok iyi bir iş kotardıklarını düşünüyorum. Bu yıl (2010) çıkan hemen bütün şiir yıllığı, seçki ve antolojileri inceledim, hepsinin kendince olumlu ve olumsuz yanları var elbette, bunlar hep yazılıp çizildi, dergilerden ve internet ortamlarından izledik. Sonuçta şiire gönül vermeden bu iş olmaz. Bu işin hasbiliğini hepimiz biliyoruz. Hepsi de emek ürünü bu çalışmaların, hepsi de saygıyı ve ilgiyi hak ediyor. Yıllıklarla özdeşleşmiş isimlerin belli başlıları çoğumuzun ve bu arada benim de, şiirlerini, şiire dair yazdıklarını ve yaptıklarını takdirle izlediğimiz değerli insanlar. Ve kim ne derse desin, iyi ki varlar!

Zaman zaten sözünü söyleyecek vakti saati gelince. Benim burada özellikle vurgulamak istediğim başka bir şey: Dizgi-baskı-düzelti açısından gösterilen, gösterilmesi gereken azami özen. Bu açıdan, olumlu anlamda, birinci sıraya yerleştirebilirim Şiir Defteri’ni. Çünkü inanılmaz bir özensizlik, dikkatsizlik ve baştansavmalık hâkim şiirle ilgili yayınlarda. Güzel bir şey görünce gözümüzün ışıması bundan. Aslında bu özensizlik her yerde! En çok da internet ortamlarında ama yazılı basında karşımıza çıkan hatalar, beklentimiz oranında daha çok canımızı yakıyor. Bunun yalnızca olanaklarla –elbette vardır bir miktar payı ki çoğu kez bağışlatan da bu- ilintili olduğunu da sanmıyorum ayrıca. Ufak tefek kusurlar değil kastettiğim; münferit olanlar da değil. İnsanız, bundan daha doğal bir şey yok. Baskı-kâğıt kalitesi, şu-bu da değil. Bu yazıyı okumakta olduğunuz dergi dâhil, sınırlı olanaklarla ama çiçekler gibi çıkan nice dergi var ki onlar daha da kıymetlimiz. Ayrıca hepsi bizim! Ben biraz sâfiyâne bakıyorum galiba. Şiir ve edebiyat adına sunulan her güzel şeye heyecanla yaklaşmaya teşne bir yapım var. Kendimi “ben şu konuda iyiyim!” diye kolay kolay öne atamam ama okurluğum için hiç düşünmeksizin “iyi” sıfatını kullanabilirim. Okuyor ve görüyorum. Bazen öyle hatalar yapılıyor ki, hiç düzeltme yapılmıyor mu, -teknik ayrıntıları bilmiyorum elbette ama, kulaktan dolma bildiğim kadarıyla- baskıya verilmeden sayfa dizini hiç mi kontrol edilmiyor, geriye dönüp bakılmıyor, merak ediyorum. Şiir, evet, karşılıksız bir uğraş, gönül indirmeden yapılacak bir iş değil. Holding dergileri, büyük marketlerin dergi reyonlarında gördüğümüz bütün o pırıl pırıl dergiler değil kastımız. Ne de kıstasımız! Onlarda belki hiç hata yok, çünkü onlar zaten hatanın ta kendisi. Bir de ne var: Taşrada otomobil dergisi çıkmıyor, taşrada life-style dergisi çıkmıyor, taşrada moda dergisi çıkmıyor. Taşrada “şiir” dergisi çıkıyor. Şiirin, edebiyatın, insani değerleri yüklenmiş olmanın getirdiği sorumluluk büyük. Farklılık, farkındalıkla yan yana yürümeli. Bu şu demek ki, sevilene, sevgiyle yapılan nâçizâne bir uyarıdır yazdıklarım.

Dedim ya, dergilere, belki bazılarına safça gelebilir ama, şiir-edebiyat adına bize sunulan her şeye çok önem ve değer veriyorum ben bir okur olarak. Hâl böyle olunca,şiire-edebiyata gönül vermiş insanlardan ki çoğu bu anlamda iddialı insanlar; yazım, dil, dili anlamlı ve doğru kullanma konularında; sözkonusu olan matbu alansa, -baskı kalitesi bir yana- dizgi, düzelti, sayfa düzeni bakımlarından daha fazlasını istemek ve beklemek hakkım(ız)dır diye düşünüyorum. Sırasında internet ortamlarındaki dil ve yazım yanlışlarını -haklı olarak- eleştirmekten geri durmuyoruz. Ne demişti Cioran? “Bir virgül için ölünen bir dünya düşlüyorum.” O kadar da değil elbette, doğanın ve şiirin özünde de kusur var, büyüsü de biraz oradan geliyor ama seviyorsak yazmayı; hele yazmaya, yazıya adamışsak kendimizi, imi-imlâyı biraz daha sevelim.  Hatta çok sevelim. Ve bozacaksak da, bilinçle bozalım dilin bağını. Daha lezzetli şaraplar için.

Demiş bir kere üstadlar ya, hevesi kendinden önde giden nicesi de çoğun internet marifetiyle duymuş ya bir kere, kime sorsan yazmadan yaşayamıyor. Okumadan yaşayamam diyen yok hiç! Hız ve hırs, iki meşum kardeş, kurmuşlar bağdaşlarını, oturmuşlar baş köşelere! Herkes, hepimiz bir şeylere yetişmeye çalışıyoruz ama neye, bilmiyorum. Varsa da bilen, beri gelsin. Edebiyat zamanı yavaşlatmaya, hatta durdurmaya yarıyorsa, bir diklenme, bir meydan okumaysa zamanın dur duraksız akışına, dünyanın kirine pasına karşı hayatlarımızdaki nerdeyse yegane panzehir olup çıkmışsa, neden yenik düşmeli ki hıza?

Aynı sorun, nerdeyse içler acısı diyebileceğimiz bir yoğunlukta internet ortamlarında da var. Bir yıl kadar önce, internette kendime ait bir sayfada Turgut Uyar’ın “Federico Garcia Lorca İçin Üç  Şiir” adlı şiirini paylaşmak istemiş ve ben de başlangıçta herkes gibi kolayına kaçmayı düşünmüştüm işin. Şiirin altına düştüğüm not şöyleydi:

Şiiri önce nette aradım, kolaylık olsun için. Ama maalesef o denli eksik ve hatalıydı ki bulduğum şiirler, vazgeçtim kopyala-yapıştır'dan ve oturup Büyük Saat'ten kendim harf harf dikte ettim. Bir şiirde tek bir harf, bir dize aralığı, italik dizilmiş bir dize ya da sözcük bile çok önemlidir bence ve bu konudaki azami özen, şiire ve şaire saygı gereğidir. Şiirdeki görselliğin, şiirin bu anlamdaki kompozisyonunun, şiir için çok önemli olduğunu, hatta anlamı bile etkileyebildiğini düşünürüm. Bilmiyorum, bu belki biraz bir halk ozanına ait bir ezginin kulaktan kulağa, sazdan saza değişmesine mi benziyor, tortu mu dibe çöken, kalan, halkın bağrına bastığı; yoksa kolaycılığın ve gerçek sanatı bile kuşatıp soluksuz bırakan pespayeliğin ta kendisi mi?”

Mavi Güvercin…

Bahsedecek çok kitap, çok dergi var daha ya, ben dergi olarak bugün, bir süredir Kuşadası’ndan havalanan bir seçkiden söz etmek istiyorum: Mavi Güvercin’den. Hüseyin Cahit Kerse’nin tecrübeli elleriyle kotarılan tematik bir seçki Mavi Güvercin. Her teleğinde bin meneviş! Şu ana kadar iki sayı çıktı: Barış ve Dostluk. Hüzün’lü Mavi Güvercin’se bildiğim kadarıyla, yolda. Ve işte, Barış’lı sayının, otuzuncu sayfasının, iki şiir sütunu arası boşluğuna, o beyaz boşluğa, el yazısıyla serpilivermiş birkaç naif dize. Dize de değil aslında; hemen o anda, çocuk cıvıltıları içinde uyanıp, aynı anda kalemin ve derginin ayrımına varıp, gülümseyerek mırıldandığım (ama gerçekten mırıldandığım!) ve ulaşabildiğim en yakın yer olarak elimdeki derginin bir köşesine bir çırpıda karalayıverdiğim birkaç cümle:

barış şiirleri okuyordum/ uyuyup kalmışım/ bir elimde dergi/ ve bir mavi tükenmez kalem/diğerinde
açık pencereden gelen/ çocuk seslerine uyandım/ dudağımda bir gülümseme/ ve işte bu dizeler/ köşeciğine sayfanın, karalayıverdiğim

Şiir ola!


Perihan Baykal

Şehir Dergisi'nin Ocak 2011 tarihli 62. sayısında yayımlanmış bir yazı. Konuşmayı daha çok sevdiğim, naif zamanlarımdan:)
Noktasına, virgülüne dokunmadan.

                                                                       

Kitap Kokulu Oda

KİTAP KOKULU ODA Zamanıdır, Zamanı Gelmenin! “vakt erişti, herkesler bilsin bunu! Artık çiçek açma zamanıdır taşın, yüreğinse tedirginli...